Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

18 Eylül 2010 Cumartesi

Masallar II: Mavi Gözlü Ceylan

Evvel zaman içinde deniz kenarında küçük bir köy varmış. Bu köyün halkı denizcilikten başka iş bilmezmiş. Yaşlı, genç, kadın, erkek bütün köy halkı denizle uğraşır, hayatlarını mavi suların kendilerine sağladığı nimetlerden faydalanarak sürdürürmüş. Deniz insanlara, insanlar birbirlerine yardım ederlermiş. Kimi balık avlar, kimi ağ örer, kimi sünger çıkarır, kimi tekne yapımında uzmanlaşmaya çalışırmış. Bir de herkesin hayalini süsleyen bir iş varmış: Beyaz Kaptan’ın deniz aşırı gemisiyle uzun seferlere çıkıp, ticaret yapmak. Ama kaptan yanında çalışacakları çok zorlu sınavlardan geçirip seçtiği için, bu öyle herkesin gerçekleştirebileceği türden bir hayal değilmiş. Köy halkı bu hayallerini çaresiz bir kenara bırakıp huzur dolu yaşamlarını sürdürür, keyif içinde yaşar giderlermiş. Tabii ki lanetli ana-kız ortaya çıkmadığı sürece. Yıllar yıllar öncesinde, bu denizcilikten başka bir şey bilmeyen köyde önce babalarının terk ettiği ana-kız, sonra evin iki oğlunun köyün ileri gelenlerinin karşısına dikilip, “Biz dağların ardındaki yaşamı merak ediyoruz, oralara gidip toprakla uğraşacağız, denizci olmayacağız.” demeleriyle yapayalnız kalmışlar. İlk zamanlar bu kötü kadere acıyan köylüler, kötü kalpli bir büyücünün attığı nifak tohumları yüzünden, önce babanın ardından da oğlanların evi terketmesini, zavallı ana-kızın lanetli olmasına bağlamışlar. O vakit bu vakittir kimse ana-kızla konuşmamış, onlara yardım elini uzatmamış. Onlar da evlerinin bahçesine ektikleriyle, balıkçı kasalarından dökülen artıklarla yaşamlarını sürdürmeye çalışmış. Yıllar geçtikçe büyüyen kız, öyle güzelleşmiş öyle güzelleşmiş ki köydeki bütün oğlanların aklını başından almaya başlamış. Kirli görüntüsüne, yırtık pırtık elbiselerine rağmen bir görenin bir daha görmek için adaklar adayacağı güzellikte olan mavi gözlü bir ceylan olmuş. Ama ailelerinden korkan delikanlılar kız yanaşmaya korkuyor, gördüklerinde yollarını değiştirmek zorunda kalıyorlarmış. Köyün çımacısı hariç… İleri gelenlerin bütün yasaklarına, lanetlenme tehditlerine rağmen çımacı, kızı her gördüğünde yolunu değiştirmek bir yana üstüne üstüne gidiyormuş. Sevda bu, laf dinler mi?.. Ama kızdan bir türlü istediği güleryüzü göremiyor, içini yakan bu sevdaya kahrediyormuş. Kız da sevdalıymış sevdalı olmasına ama çımacıya değil. Beş altı ayda bir limana yanaşan geminin karayağız miçosuna. Miço ile çımacının bütün köy halkını büyüleyen gösterilerini izlerken, o başka alemlere dalar, kendini miçonun kollarında çırpınan bir deniz kızı olarak görürmüş. Beyaz Kaptan’ın gemisi son seferine çıkmadan miço ile çımacının halatı birbirlerine atarken yaşadıkları başarısızlık onu üzüntüden kahretmiş. Sevdasının yolunu daha büyük bir merakla gözlemeye başlamış. Bir gün köy büyük bir fırtınanın geldiği haberiyle çalkalanmış. Herkes evlerine koşmuş, kendilerini bu doğal afetten korumak için hazırlıklara başlamış. Kapılarına, pencerelerine tahtalar çakmaya, teknelerini korunaklı yerlere taşımaya, hayvanları ahırlardan, ağıllardan çıkarıp evlerine sürüklemeye başlamışlar. Herkes koşturuyor, herkes kendini düşünüyormuş. Sonunda fırtına patlak vermiş, köyün altını üstüne getirmiş. Yağmur damlalarının kanatlarına kırbaç gibi inmesine aldırmayan bir papağan, kapı kapı dolaşıp, “Unuttunuz deniz fenerini yakmayı, Beyaz Kaptan gelirse ne yapmalı?” diye bağırıyormuş ama nafile. Kimse evinden başını çıkarmaya cesaret edemiyormuş. Mavi gözlü ceylan, Beyaz Kaptan’ın gemisinin adını duyunca fırtına, felaket dinlemeden düşmüş yollara. Herkes pencereden hem deli mi diye düşünerek, hem de utanarak bakmış lanetli kızın kahramanca yolculuğuna. Bir yandan da “Ne kötülük planlıyor yine bu lanetli kız?” diyorlarmış. Kız sonunda güç bela ulaşıp deniz fenerine, tırmanmış yukarıya. Bakmış ki köy halkı yakılması için koymaları gereken çalı çırpıyı bile koymamış. Hemen üstündekileri çıkarıp onları yakmış, Beyaz Kaptan’ın gemisinin yolunu aydınlatsın, sevgili miçosunun yaşamını kurtarsın diye. Köy halkı deniz fenerinin ışıdığını görünce kızın başardığını anlamış, utanç denizinde yüzmeye başlamış. Sabah olduğunda herkes gemiyi görmeye limana koşmuş ama gemi yokmuş. Kötü kalpli bir ihtiyar utançtan kurtarabilmek için ruhunu “Lanetlinin yaktığı deniz feneri, Beyaz Kaptan’a da lanet getirdi!” diye bağırmış. Herkesin işine gelmiş bu fikir, utançtan kurtulabilmek için. Bütün gece soğuk fırtınanın ortasında çırılçıplak kalarak son nefesini veren kızın ölüsünü deniz fenerinden almak için bile kılını kıpırdatmamış köy halkı. Bir tek çımacı cesaret etmiş sevdiğini son yolculuğuna huzur içinde uğurlamak için. “Lanetleneceksin!” bağırışlarına aldırmadan kucaklamış mavi gözlü ceylanı, denize armağan etmiş gözyaşları içinde. Köyün dış dünyayla tek bağlantısı olan Beyaz Kaptan’ın gemisiniyse bir daha gören olmamış. Ama rivayet o ki, her sene olayın olduğu gün mavi gözlü ceylanın sesi kayalarda yankılanırmış:
Bilirim ki lanetiniz
Aslında utancınız
Bir deniz fenerinde
Yanıp gitti aşkımız…

2 yorum:

zeynep özek dedi ki...

ne kadar doğru ne kadar yanlış olduğunu bilmeden aklıma "lal masallar"ı getirdi bu masallar. artniyetsiz bir akranlık kuruldu aralarında, hem dibi görünen bir suda yüzer gibi anlatan derdini, hem de "uzaklık" olduğundan başköşede. yakınlaştıkça yasaklaşan. elinize sağlık, teşekkürler bu köye bizi bir anda çekiveren öyküleri için.

jalesahin dedi ki...

Masal der geçer insanlar, oysa bir masalda bir sürü hayat, o hayatlarda alınacak dersler vardır. Ama adı "masal" ya almaz dersini alması gerekenler ve işte bu yüzden yüzlerce yıl dilden dile dolaşır aynı masallar.