21 Temmuz 2010 Çarşamba

Yürümek. Denize.


denizin üstünde yürünebilir mi?

hayır, mitolojiden ya da masallardan bahsetmiyorum. dini öyküler de değilidir söylediğim. ben gerçek adımlardan, hatta belki de uzun soluklu bir koşudan bahsediyorum. hem de tekrar karaya ayak basmak isteyen bir korkağın adımlarından değil, sığ bir sudan, derinliklere, giderek okyanusun göbeğine koşmak isteyen bir aşığın koşusundan bahsediyorum.

denizin üstünde yürünebilir mi?

gece, göz gözü görmezken mercanadaların renkleri, tırsi balıklarının yalnızlıkları, denizatlarının nefesleri paylaşılarak ileriye, daha ileriye gidilebilir mi? zaten ne yapmak istiyoruz ki bundan başka? neden bu kadar çok soru var hayatımızda? neden en mutlu olunabilecek anlarda bile geçmişten çaldığımız bir meşalenin geleceğimizi yakmasına izin veriyoruz? neden yalnızlığımızı kelimelerle büyütebilmek için bu kadar hastalıklı bir hayat yaşıyoruz? işte bundan. gerçekten de başka bir nedeni olamaz. yapmak istediğimiz sadece ve sadece bu… denizin üstünde yürümek istiyoruz.

denizin üstünde yürünebilir.

peki, denizin bütün suyu içilebilir mi?

Resim: Walking on Water 1. Adrian Lockhart

9 yorum:

Adsız dedi ki...

sizin gibi yazmak isterdim içimden ne geliosa ama yazamıyorum sadece aklımda kalıo hepsi içimede attıkça iyi olmuo

SiZOiD-KiRPi dedi ki...

Gece, yaşamdır. Deniz, yaşamdan alınan hazlardır. Yaşamın bazı anlarında gerçekten haz alınabilir. Mercan adaları, tırsi balıklar, denizatları da bu anların güzelliğini ve zor ulaşılabilirliğini ifade eder. Ve ancak gerçekten cesur insanlar benliğinde böylesi bir keşif yolculuğuna çıkabilir. Aksi sürekli bir geri dönüş ve kendini tekrar eden yaşantıların toplamıdır çünkü. Denizin bütün suyunu içme isteği ise, doyumsuzluk olsa gerek. Tüketim ve gösteri çağında rastlanması zor olmayan bir sahne. Mitoloji, masallar, metaforlar. En başında söylemiş şair, değil diye. Belki de yazı, sadece kendisidir. Yaşamda asıl sorun, ne kadar çok soru olduğu değil, yanıtların çoğulluğudur yine de. Geçmiş-gelecek döngüsü değil, aslolan an'dır yine.

Burcu Yıldızer dedi ki...

Yalnızlığımızı kelimelerle büyütebilmek için değil; bir şekilde hayatın kendi içindeki zıtlıklar dengesi nedeniyle hastalıklı hayatlar yaşıyor ve yaşatıyoruz. Beslenme şekillerimiz farklı. Ne garip öyle değil mi aşırı mutlu olduğumuz anlar bir sonraki güne fazlasıyla taşmazken,derin bir sorgu parantezinin içinde günler,aylar hatta yıllar geçirebiliyoruz.Bir macera uğruna, hayallerimizin peşinden gitmek adına yola koyuluyoruz. Kimimiz farklı ülkelere ayak basıyor, kimimizse aynı ülke içerisinde şehirler değiştiriyor. Kimimiz rakının kokusunu unutmuyor, diğerimizse başka ülkelere ait sert bir içkinin tadıyla aslında hiç unutamadıklarımızı, giderken bile hayallerimizle dolu olan bavulun kuytu bir köşesinde dahi olsa, dipnot düşüyoruz ruhumuza...

Neyse, bu yazı bana bir şiiri anımsattı. Onu paylaşıp denize doğru yürüyeceğim:...ve evet, denize yürünebilir, neden olmasın?

DENİZ SUYU TÜRKÜSÜ

Deniz
gülümsüyor uzaktan.
Dişleri köpükten
dudakları gök.

"Ne satarsın, deli kız,
rüzgârda memelerin?"

"Suyunu denizlerin, yiğit,
suyunu denizlerin."

"Ne taşırsın, kara oğlan,
kanınla karıştırıp?"

"Suyunu denizlerin, yiğit,
suyunu denizlerin."

"Bu tuzlu gözyaşları, ana,
nerden gelirler?"

"Ağlarım suyunu denizlerin, yiğit,
suyunu denizlerin."

"Bu derin sızı, gönül,
nerden doğdu oy?"

"Ne acıymış, ne acı
suları denizlerin!"

Deniz
gülümsüyor uzaktan.
Dişleri köpükten,
dudakları gök.

Federico Garcia LORCA

Mikurin dedi ki...

Bir aralık akşamıydı. Hava soğuk muydu hatırlamıyorum, zaten umrumda bile değildi, çünkü hissetmiyordum. Hissedebildiğim tek şey beni yok etmek isteyen sorulardı. Tüm suç aletlerim yanımdaydı. Bir defter, bir kalem... Tüm sorulara cevaplar vermeye çalıştığım suç aletlerim. Artık tükenmiştim, kazanan sorular olmuştu, kaybedense ben ve cevaplarım. Şişenin dibinde kalan son yudum şarabımıda içtikten sonra, büyük bir acelecilikle suç aletlerime saldırdım. İkisi de elimde birer zavallı gibi duruyorlardı. 'Yapma' diyorlardı, 'bizden asla kurtulamayacaksın.' 'Hayır' diyordum kendi kendime, sanırım bunu defalarca tekrarladım. Çok ihtişamlı bir ritüelle cevaplarımı tutuşturdum. Isıyı elimde hissetmeye başlamıştım ve yanan cevaplarımı denize fırlattım. Ardından diğer suç aletim kalemi... Belki bir mucizeydi yaşadığım, fakat gerçekti. Cevaplarım denizin üstünde yanıyordu. Bir sigara yaktım ve cevaplarımın, suç ortaklarımın yokoluşunu izledim. Dakikalarca sürdü bu yokoluş... Bir mucizeydi... İşte ben o zaman denizin üstünde yürüdüm ve denizin bütün suyunu içtim... Bunu her hücremde işte o zaman hissettim...

tuğba çelik özer dedi ki...

Mesela bugün öğle üstü ancak şnorkelle görebildiğim ve 30 cm den fazla yaklaşamadığım küçük gri, yeşil balıklarla denizin derinliklerinde bir gün geçirmek mümkün müdür? Alsalar ya karada biriktirdiğim tüm kaygıları üstümden, silseler ya yolunda gitmeyenlerin ağzımda bıraktığı ekşi tadı...Ben de uçuşsam onlar gibi oradan oraya, buruşturmasam yüzümü de hep biraz hayret dolu hep ferah feza bir ifadeyle seyreylesem alemi..Olmaz mı?

Funda Yener dedi ki...

evet yürünebilir. hiç düşünmeden yürümek gerek.

iclal dedi ki...

Uçmak kadar yürümekte kolaydır.:)

Oceanland dedi ki...

Evet. Denizin üstünde yürünebilir. Bunu gerçek anlamda, fiziki olarak gerçekleştirmiş bir kişinin varolduğunu Sunay Akın’ın Ay Hırsızı kitabını okuduğum sırada öğrendim. Leonardo Da Vinci’nin deniz üzerinde yürümek için tasarladığı ayakkabılar gibi bir ayakkabi tasarlayip, boğazı ilk kez yürüyerek geçen kişi Atilla Hülagü’dür.

Kitapta Atilla Hülagü’nün bu başarısı şöyle anlatılmaktadır:

“İki kıta arasındaki ilk yürüyüşün 1973 yılında Boğaz Köprüsü'nün açılışıyla yaşanıldığını sanıyorsanız, yanılıyorsunuz! İstanbul Boğazı ilk kez suyun üstünden yürünerek geçilmiştir. Yanlış okumadınız, İstanbul Boğazı ilk kez denizin üstünden, bizzat suya basılarak, dalgalar arasında adım atılarak aşılmıştır. Nasıl mı? Yakışıklı deniz subayı Atilla Hülagü, dünyalar güzeli eşinin de yardımlarıyla Boğaz'ı karşıdan karşıya geçmesini sağlayacak özel ayakkabıların yapımına koyulur. Beylerbeyi Astsubay Okulu'nun önünde küçük birer kayığı andıran deniz ayakkabılarını deneyen Atilla Hülagü, aylar süren hesaplar ve çizimler sonucunda kendisini başarıya götürecek ayakkabıları yaptığına ikna olur. Vapurların üstüne asma köprünün gölgesinin düşmediği 1963 yılında İstanbullular bir gün, su üstünde yürüyen bir adam görürler! O gün, kaç insanın ve kaç martının şaşkınlıktan birbirleriyle çarpıştığı bilinmemektedir.”

İşte deniz üzerinde yürüyüşün fotoğrafı:
http://img.internethaber.com/news/47447.jpg

Kitapta, Atilla Hülagü gibi Hülya Koçyiğit’in de bir fotoğrafı yeralamaktadır. Bu fotoğrafa bakinca deniz üzerinde yürünebildiğini gibi, deniz üzerinde araba bile kullanılabileceği görülmektedir.

Deniz üzerinde araba kullanan Hülya Koçyiğit’in fotoğrafı:
http://3.bp.blogspot.com/_ydXXWJ1i_6w/S2cc01HmkpI/AAAAAAAAE68/Pw4K3vcoLhg/s400/araba.jpg

Kısacası, kitapta bahsi geçen Atilla Hülagü ya da havacılık alanında sayısız başarıları olan pilot Vecihi Hürkuş gibi tarihimizde yeralan değerli kişilerin topluma kitaplar, filmler aracılığı ile tanıtılmasI halinde çocuklara, gençlere örnek olabileceğini düşünüyorum. Bu kişileri tanıyarak, örnek alarak ilerleyen kişiler, değil deniz üzerinde, ay üzerinde bile yürüyebilecektir.

Nasıl mı?

O zaman Ay Hırsızı’ndan son bir bölüm daha:
"Bilim ve sanat, toplumlar için bir kuşun iki kanadı gibidirler. Bu iki kanadı kullanan toplumlar uçarlar ve özgür olurlar. Kullanamıyanlar ise tavuğa dönüşürler. Tavuk toplumlar, birileri önüne yem atsın diye bekler. Uçamayan toplumlar, önüne atılan yemleri kafaları önde gagalamak için uğraşırken, arkalarından yumurtaları alınır..."

http://oceanlandtoo.blogspot.com/

Adsız dedi ki...

Denizin yuzeyinde kosarcasina ozgurluge dogru..