23 Temmuz 2010 Cuma

Tirza: Mutsuzluk Tanrısına Tapmak!

Arnon Grünberg'in kültleşen romanı "Tirza", Batılı orta sınıf burjuva bireyinin "öteki" aynasında kendisine bakışını yansıtıyor.


Sondan başlayalım. Tirza , bir sinema filmi oldu. Yönetmen koltuğunda Hollandalı bir isim var: Rudolf van den Berg. Yasaklı YouTube’dan filmin ilk fragmanına ulaşmak mümkün. Tek bir görüntü var fragmanda; koca bir çölde hızla ilerleyen kamera, o ıssızlığın içinde tek başına yürüyen bir adamın gergin yüzüne ulaştırıyor bizi. Tirza’yı okumuş olanlara Gijs Scholten van Aschat tarafından canlandırılan bu adamın Jörgen Hofmeester olduğunu söylemeye gerek yok. Bir bütün roman boyunca vurulmuş ve kurtarıcı kurşunu bekleyen, ancak yoldaşlarının bulamadığı asker gibi avazı çıktığı kadar bağırmak isteyen, bağıramayan Hofmeester. (Küçük bir not; filmin hikayesi olarak sunulan özete bakınca, konunun merkezinin biraz kaydığını anlamak mümkün.)

Yasaklı YouTube’dan romanın Het Nationale Toneel tarafından Johan Doesburg rejisiyle sahnelenen tiyatro yorumunu izleyen Tirza-severlerin pek memnun kalmadığını biliyorum. Bir çok okur Hofmeester rolü için John Malkovich’in uygun olduğunu söylüyordu. Bu buluşma gerçeklemedi ama okurun Malkovich beklentisi bir başka projede karşılığını bulacak. John Malkovich, Marek van der Jagt’ın “The History of my Baldness” kitabını sinemaya uyarlayacağını açıkladı. Marek van der Jagt kim mi? Tirza yazarı Arnon Grünberg’in ta kendisi. Grünberg, kimi romanlarını bu isimle yazıyor.

Zaten kararı Tirza’nın has okuruna bırakacak olsak, bu kitabın sinemaya da tiyatroya da uyarlanması (okuru tarafından bir mücevher kutusunda saklanmak istenen bütün özel kitaplar gibi) mümkün olmayacaktır. Kitabı henüz okumamış olanlarla heyecanı azaltacak, lezzeti ekşitecek konuşmalar yapmayan, yazılı olmayan bir anlaşmayla Tirza’yla ilk kez tanışacak olmanın büyüsüne saygı gösteren has bir okur kitlesi var Tirza’nın. Oysa ilk bakışta bir sır perdesiyle korunması, saklanması gerekmeyen, basitçe özetlenebilir bir konusu var: Başarısız kitap editörü, Amsterdamlı Jörgen Hofmeester’in biricik kızı, başarılı meleği, yeryüzünün en özel ergeni Tirza’nın mezuniyet partisi için –karısıyla katıldığı Evde Suşi ve Saşimi Yapma Kursu’nda öğrendiği gibi- suşi yaptığı an’la gireriz romanın dünyasına. Hofmeester daha bu ilk paragrafta olduğu gibi, roman boyunca bıçağı fazla bastırmadan tutacaktır. Bütün bir romanın merkezinde orta sınıfın kalıplaşmış ilişkileriyle örülü, sıkıcı bir burjuva varoluşu içinde yaşayan emeklilik yaşındaki Hofmeester’in olmasına karşın, elimizde tuttuğumuz cildin üstünde Tirza yazıyor oluşu da bir o kadar manidardır. Tirza, sadece babasının değil, beyaz burjuva yaşamının yumuşak karnıdır bir anlamda. Mezuniyet partisinin hemen ertesinde, Faslı bir Müslüman olan erkek arkadaşı Choukri ile Afrika gezisine çıkacak olan güzel Tirza. Erkek arkadaş, Hofmeester’in küresel korku imparatorluğu algısı ile Muhammet Atta’dan başkası olarak görülemeyecektir elbette. Varlığı ile Üçüncü Dünya Savaşı’nı başlatmış olan(?) Muhammet Atta. “Muhammet Atta yok artık diyorlar, oysa binlerce, yüz binlerce, milyonlarca Muhammet Atta var. Dünya ekonomisi bu kadar Muhammet Atta ile başa çıkamaz. Hatta benim evime bile geldi Muhammet Atta.”

Hofmeester, günümüzün beyaz orta sınıf ideolojilerinin, ortalama algılarının her birini uygun bir zemin buldukça sahaya süren bir teknik direktör belki de. Yıllar önce çocukluk aşkına kaçan ve mezuniyet partisi günü beklenmedik şekilde ortaya çıkan karısına Choukri ile ilgili düşüncelerini anlatırken şöyle der: “Her halükârda Muhammet Atta’nın cinsinden. Aynı et, aynı bakışlar ve aynı çene. Tabii ki aynı düşünceler. Aynı nefret. Bize karşı duyduğu nefret. Bizim varlığımıza, kim olduğumuza ve neden böyle olduğumuza karşı duyulan nefret.”

Karısının “biz” vurgusuna yorumu aslında romanın okura sorduğu-sordurduğu sorudur: “Biz kimiz Jörgen?”

Biz, bir gecede bütün malvarlığını kaybedenleriz, biz evimize kadar giren “öteki” yüzünden güvenlikli hayatlarımızdan uzak düşenleriz, biz işsizliği işe çevirmek için çaresizliğimizin istasyonlarına sığınanlarız, biz “biz” kavramından tiksinenleriz. “Senden, benden, komşularımızdan neden nefret ettiklerini biliyor musun?” der Jörgen Hofmeester, “Çünkü biz mutluluğa inanıyoruz. Tanrı’ya değil ama mutluluğa inanıyoruz. Çünkü biz kimlikleri olan bireyleriz, sürü hayvanı değiliz.”

Karısının cevabı, kendisiyle yüzleşen okurun mırıltısı gibidir: “Jörgen, sen mutluluğa inanmazsın ki. Senin Tanrı’n hep mutsuzluk olmuştur. Mutsuzluktan başka bir hayat istemedin ki. Ve hep o Tanrı’ya hizmet ettin, ona hiç ihanet etmedin, hatta onun ihanetine uğradığın zamanlarda bile ona kızmadın. Mutsuzluk tanrısına güvenmeye devam ettin. Onun en sadık kulu oldu. Seni alkışlamak gerekir. Seni neden terk ettiğimi biliyor musun? Ben de hayatımda ilk kez birinci sırada olmak istedim. Mutsuzluğu yüceltmeyen birinin yanında olmak istedim. Tahammülüm kalmamıştı. Sana karşı. Ya da senin yücelttiğin her şeye karşı.”

Tirza, enginarın kabukları gibi yaprak yaprak açılmaya devam eder. Romanın üçte ikisini kaplayan mezuniyet partisi bölümü boyunca zihinde, zamanda git-geller yaşarız. Grünberg, Hofmeester’in zihninde bir üst anlatıcı olarak ilerlerken, ahlak, aile, ırkçılık, ötekileştirme, cinsellik, beden, küreselleşme, dünyanın tekinsizliği, şiddet ve daha pek çok konuda orta sınıf algısı üstünden hesaplaşmamızı sağlar. Hem de bunu yaparken, olay örgüsünün heyecanından, geriliminden, sayfa çevirten akıcılığından ve ironik anlatımından bir an bile ödün vermeden. Üstelik enginarın kalbinde bizi nelerin beklediğini edebi bir zorlamaya, anlatım numaralarına sığınmadan saklamayı başarır. (Tirza ile ilgili bir yazı yazmanın zorluklarından biri de bu işte; kitabın has okurlarının yazılı olmayan anlaşmayla birbirlerinden sakladıkları gizemi açık etmeden yazmanın zorluğu.)


“Kira”, “Kurban” ve “Çöl” adını taşıyan üç bölümden oluşur roman. Giderek tırmanan bir olay örgüsünde, okur reflekslerini de giderek sertleştiren bir çöle doğru sürükleniriz. Psikolojik gerilim biz okurları kıskıvrak bağlar ve nefes kesici bir finalde kendi uçurumumuzdan aşağı bırakıverir.
Jörgen’in zihninden okurun zihnine oklar fırlatırken kanatmaktan korkmuyor Grünberg: “Utanç müthiş bir duygu, samimiyetten çok daha nefes kesici.” Hemen sonrasında, romanın son bölümünün en önemli karakterlerinden, medeniyet algımızın turnusol kağıdı Afrikalı küçük Kaisa’ya şöyle diyor Hofmeester: “Utancın ne olduğunu biliyor musun? Medeniyet.”

Tirza, son yılların en etkileyici romanı. Has okurun, dönüp dönüp bir daha okumak isteyeceği, her okumada yeni bir kapıyı açacak güçte bir eser. Eseri Türkçeye kazandıran Gül Özlen’in de hakkını teslim etmek gerekiyor. Bir teşekkür de Alef Yayınları’na. Kitabı okumuş iki kişinin, saatlere yayılan sohbetlerinden birine tanık olsanız, sözünü ettiğim gücü daha iyi anlayabilirsiniz sanırım. O zaman vakit kaybetmeden kendinizi bu harika romanın sayfalarına bırakın ve bütün Tirza okurlarıyla suç ortağı (!) olun. Hem unutmayın: “Suç işleyen hiç kimse yalnız değildir. Nereye giderse gitsin, suç da onunla birlikte gelir.”

Not: Bu yazı Milliyet Kitap dergisinin "Bu kitabı keşfedin" sayfası için kaleme alınmış ve derginin Temmuz 2010 sayısının 15.sayfasında yayınlanmıştır.

2 yorum:

piktobet dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
Narince dedi ki...

Şimdi bitti. Evet uluorta konuşulmasına izin vermiyor roman kalbinde saklı olanı.