26 Temmuz 2010 Pazartesi

Sözlük.09

D

DAYIOĞLU: Vüs’at O. Bener’in kısa öyküsünde, bilincin en derinlerinden karabasana sızan bir gulyabani gibidir Dayıoğlu. Dayıoğlu sapanla serçe avlar, meşin önlüğüne doldurur kuşları. Dayıoğlu serçelerin kafalarını koparır, göğüslerini yarar, yüreklerini yer çiğ çiğ. Dayıoğlu secdeye kapanmış ninenin öldüğünü söyler, üç yıl önce de ölmüştü der. Karabasan sürer, gider… Taşranın sıkıntısı, büyük aile içindeki yalnızlığa döner… Ölümün sıkıntısı, yaşamın koşuşturmasına döner… Kısacık metin büyük ustanın kaleminde dev bir yapıta döner…
(Vüs’at O. Bener, Nine)

Meraklısı için not: Öykü Sözlüğü etiketindeki diğer maddeler ve yorumlarla farklı bir sözlüğe ilerliyoruz. Sizlerden gelen yorumlar, etkileyici... Dileyen yorumlara kendi öykü maddelerini yazabilir. Okuduğunuz, sizi etkileyen bir öyküden bir karakter, bir nesne, bir sahne, bir isim, bir replik bu sözlüğün maddesi olabilir...

4 yorum:

Zeugma dedi ki...

DİŞ KİRASI: Osmanlı döneminde önemle üzerinde durulmuş,ancak günümüzde tamamen unutulmuş bir gelenek bu.Duymuşsunuzdur mutlaka..
O dönemde zengin köşk ve konaklarda iftar davetleri verilir, fakir halkın orucunu açması için de sofralar hazırlanır, bu davetleri bilerek gelen ve ''Allah misafiri'' sıfatıyla iftar açmak isteyen herkes içeriye alınırmış. Yedirilip içirilen söz konusu bu fakir fukaraya bir miktar da para verilmek istenir, fakat harçlık ya da sadaka veriliyormuş gibi olmasın, verilen kişi rencide olmasın diye ''Soframıza geldiniz, şeref verdiniz. Bizim için dişlerinizi eskittiniz, '' şeklinde bir cümleyle kadife bir kese içerisinde gümüş akçe veya altın paralar verilip gönlü hoş edilerek, incitmeden, hiç tereddüt etmeden alması sağlanırmış.

Zamanla sadece köşk ve konak sahiplerinin değil, orta halli halkın da uyduğu, hatta padişaha kadar uzanan bir gelenek haline gelen diş kirası, zengin fakir ayrımı yapılmayan misafire iftardan ayrılıp teravihe gitmeye hazırlanırken ''para ya da kıymetli bir eşya'' olarak verilirken, dişlerinin bedeli sanki hemen orada ödenmiş oluyormuş :)
Tüm Osmanlı bu geleneği benimsemiş, hatta tarihin en pahalı diş kirası Padişah Sultan Abdülaziz'e ödenmiş.
Bir Cuma akşamı Yusuf Kamil Paşa'nın Zeynep Hanım Konağı'nda verilen mükellef iftar yemeğinden maiyetiyle birlikte ayrılmak üzere kalkan Sultan Abdülaziz'e Zeynep Kamil Hanımefendi altın bir tepsi içinde sahip olduğu tüm mücevheratı, altınlarını, incilerini, mal ve mülk varlıklarının tapularını koyarak diş kirası olarak kabul buyurmasını istediğinde padişah Abdülaziz çok fazla memnun olmuş,
- ''Aldım kabul ettim. Şimdi hepsini size hibe ve iade ediyorum hanımefendi, '' demiş ve hemen ardından göğsündeki Şefkat Madalyası'nı çıkarıp Zeynep Kamil Hanımefendi' ye takmıştır.

jalesahin dedi ki...

İ

İğne Deliği

Sessizliğin altın kadar kıymetli olduğu mahallelerden birinde bütün gün pencerenin önünde oturup çeyiz işlermiş ana kız. "Hayallerin iğne deliğinden geçecek kadar küçük olmalı" dermiş kadın kızına. "Baktın ki bir hayalin geçemedi iğnenin deliğinden boşver onu. Unut gitsin. İğne deliğinden geçemeyen hayaller boş hayallerdir. Hüsrandan başka bir şey getirmezler."

Kızcağız dikkatle dinlermiş annesinin anlattıklarını. Sonra dalıp gidermiş hayallere. Ne vakit hayal kursa, elinden kayıverirmiş gergef; iğneyi de beraberinde götürerek.

(Mahrem, Elif Şafak)

jalesahin dedi ki...

Y

YANGIN

Derdim büyük. Harflere savaş açtım. Bir yere varmak niyeti olmayan, amacı sadece gitmek olan harfler var dilimin ucunda. Sırdaşım rüzgâr ağzımdan çıkar çıkmaz harfleri alıp götürüyor bilinmez diyarlara. Gene de yetmiyor bu bana çünkü biliyorum bir gün bu harfler kelimelerle dönüp yakacaklar içimi. Onlardan tamamen kurtulmanın bir daha onlarla karşılaşmamanın tek yolu var! Onları yakmak. Hepsini teker teker sabırla atıyorum ateşe. Eriyip ateşte birbirlerine karışıyorlar önce hangisi hangisi bilinmiyor artık. Kızıl bir top olup göğe ağıyorlar, sonra kül olup toprağa yağıyorlar. Artık kimse bilemez kim kim oldu. Hangisi hangisini boğdu. Yandı bitti hepsi kül oldu.

jalesahin dedi ki...

U

UYANIŞ

İnsan sustukça açılıyordu dili ağaçların, suyun, bulutların. Rüzgâr yaprakları titretip geçerken, uzak diyarlardan aldığı haberleri yayıyordu doğanın dört bir yanına. İnsan sustukça dillenmişti taş, toprak, çayır, çimen. Dertlilerin gözyaşlarıyla ıslanıp göz göz olmuş taş, bağrını güneşe açmış kurutmuştu tüm yaşları. İzleri kalsa da geçmişti artık içini yakan sızı. Sıcaktan cayır cayır yanan toprak, kaldırıp kollarını göğe bulutlara anlatmıştı derdini. Gök gürültüyle cevap vermiş, yağmur olup yağmıştı toprağın çatlaklarına. Yağmurla dolup taşan ırmaklar, dağlardan gelip baharı müjdeliyordu. İnsan sustukça doğa konuşuyor, insan kayboldukça doğa varoluyordu.