Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

11 Haziran 2010 Cuma

Sözlük.05

 
K



KARGA HEYKELİ: Siyah mermer kaidesinin üstündeki porselen karga heykeli, hep düşünen, ne düşündüğünü kimseye söylemeyen Karga Vahit’in barındaki üç önemli şeyden biridir. Diğer ikisi: merkezinde karga başı bulunan, akreple yelkovanı gaga biçimindeki saat ve içki. Yalnızlık, kısıtlanmış zaman, tutku… Yalnızdır Sefilcik; tek dostu Karga Vahit’in barındadır. Zamanı kısıtlıdır; karısına yakalanmadan, tek dostuyla olan buluşmasının tadını çıkarmalıdır. Tutkundur; duyduğu “Gaak!” sesini hemen kendi diline çevirir; “Bir elli gram daha içebilirsin.” Votka, ellişer gram yuvarlanır boğazdan, zaman durur, uçaklar, kuşlar, kargalar patır patır düşer.
(Cemil Kavukçu, O Kadın Fatma Girik Değil)


Meraklısı için not: Dileyen yorumlara kendi öykü maddelerini yazabilir. Hep birlikte, farklı bir Öykü Sözlüğü'ne doğru...

7 yorum:

Dogan dedi ki...

KAFKA

-Onları arzulamadınmı hiç? kadınları
Kafka -. Hayır!
-olumlu bir cevap oldu.
Kafka-. "tanri insanda kotu bir gun gecirmis olmali" gülümseyerek.
-Kendi dönüşümünü yaşıyorsun ihtiyar. "yazdıklarınız kurtuluşunuz olamaz." Sizin değiminizle. Dönüşüm kendi benliğimize yaklaşma ona olan özlemimizmidir..

zeynep dedi ki...

A
AVUÇ
Hastanenin gökyüzüne benzeyen tavanına baktım.Başımın üstündeki lambanın ışığı azalıyordu.Belli olmayacak kadar şeffaf bir örümcek ağı vardı lambada.Kuş sesleri doldu odaya.Yaprakların birbirlerini okşayışlarını duyuyorum.Keşke dışarıdaki kedi,ağaçtaki kuş,duvardaki örümcek yahut sokaktaki çocuk olsaydımda burada olmasaydım...

Hemşireler avucumu dikmeye başladılar.Acı duymuyordum.İpin etimden geçtiğini hissetmeye çalıştım.Kamaştırıcı bir hayaldi bu.Zihnimi bomboş bırakarak lambaya baktım.Pencereden giren rüzgar, lambadaki örümcek ağını uçurdu.

Direnmedim daha fazla.Uyumak istedim.Gözlerimi kapayınca kalın,uzun ipler dolanıyor sağ avucuma.Kızgın,üşengeç,uykusuz bir ruh saatteki rakamları yutuyor. Zaman hep aynı yerde kalıyor.

Yumuşak bir ses:”Tamam,bitti.”dedi.”Beş dikiş attık avucuna.Elini suya değdirme.Her iki günde bir pansumana geleceksin.Geçmiş olsun.”
(Zeynep Altıntepe, AVUÇ)

poetaster dedi ki...

K: KÜÇÜK KARA BALIK
Akıllara özgürlüğün ilk tutkusunu düşüren ufacık ama kocaman yürekli bir kahraman. Annesinin olanca endişesine, tanıdıkların küçümseyici sözlerine, rastladığı deniz canlılarının 'öteki'leştirmelerine aldırmadan bir savaşın en önemli kahramanı oldu. Akıbeti ne oldu bilinmez, tıpkı yazarı gibi; ancak geride kalan diğer küçük kırmızı balıklara yadigar soru işaretleri bıraktı. Öyle ki artık başka yerleri, yaşamları her hayal edişimizde, engin suların eşlik ettiği sözlerini duyarız onun: "Ben yalnızca sağa sola dolaşıp durmaktan bıktım, can sıkıntısı içinde yüzmek istemiyorum artık, bir nedeni olmadan mutlu olmak da istemiyorum; günün birinde gözlerimi açıp hepiniz gibi yaşlandığımı, ama hala aynı balık olduğumu, ilk başta bildiğimden daha fazla bir şey bilmediğimi görmek istemiyorum."
(Behrengi, Küçük Kara Balık)

jalesahin dedi ki...

N

NEFES

Anlamadım birden bire nefesim kesildi. Yüreğime yakın bir yerde, kaburgamda bir acı hissettim. Sanki ciğerlerimdeki hava bir yumruk olup yukarı kaburgama doğru savruldu. O acı ile, dışarı vermem gereken havayı içimde tuttuğum gibi üstüne derin bir nefes daha aldım. Aklınızda bulunsun, ölüyorum sandığınız bir anda ciğerlere fazla hava doldurmak hiçbir işe yaramıyor. Hani derler ya zamanı geldiğinde herkes göçer bu diyardan diye, doğru fazlasıyla alınan hava bile döndürmüyorsa hayata, hiçbir şey geri döndüremez insanı. Neyseki vaktim dolmamış. Ciğerlerim kesik kesik de olsa çıkarttı içinden tüm havayı. Üstelik yerine hemen normal ölçüde yenisini dolduruverdi.

Adsız dedi ki...

KASTEDİYORUM

“İşte bunu kastediyorum. “Ama ben” dediniz ve sustunuz. Bu sözleriniz yazıya dökülseydi ancak üç nokta ile belirtilebilirdi. Bilemiyorum, bunu belirtmek için tire kullanan yazarlar da vardır belki. Ama bu konuşmayı birinin, okuyarak anlayabilmesi için sizin suskunluğunuzun açıklanması gerekir. O susma anında doğan “sessiz geçen zamanın” yazıda karşılığı yok. Yazar bir şeyler düşünüyor ve bu düşüncelere karşılık gelen sözcük düzenini kurup, önceden kodlanmış kimi şekiller aracılığıyla şifreli bir metine çeviriyor. Sonra metni okur denen bir kişiye gönderiyor ve o kişi de eğer metin bildiği bir dilde yazılmışsa tekrar düşünceye çeviriyor. Biraz karmaşık değil mi? Aslında bu kadarla da kalmıyor. Sonrasında şifreleyen insanla şifre çözücü arasındaki bu etkileşimi, aynı şifre yapısını farklı bir dizgide kullanarak yeniden şifreleyen insanlar ortaya çıkıyor. Sonrasında bu ilişkiler zincirini sınıflayarak, yeni ilişkiler oluşturan insanlar ve sonrasında da… Of! Beni susturmazsanız sabaha kadar konuşurum. Hoş, karşımda siz olunca bunun bir anlamı kalmıyor. Yani “sabaha kadar” dememin.
“ Ben şifre kullanmam.”

Absürd Öyküler s.98-99 Okuyanus, Çarpışma Testi Kuklaları, Yekta Kopan

Güzel hikâye.

jalesahin dedi ki...

K

KARANLIK

Soluk soluğa bir kez daha etrafına baktı. Her yer karanlıktı. Sadece sesler duyuyor, bu seslerin yüksekliğine göre nerede olduğunu tahmin ederek ilerliyordu. Sesler ışık, kulakları gözleri olmuştu. Kalbi, vücudundaki bütün kanı toplamış gibi kocaman olmuş, ciğerlerini yukarı doğru iterken, adımlarını sıklaştırıp flüt sesinin geldiği yere doğru yürüdü. Ona kimi zaman hüzün, kimi zaman sevinç veren bu ses, tenine acıtmadan dokunan tek sesti. “Acı hep kanatmaz ki” dedi içinden. Öyle ya acı yavaş yavaş da sarabilir insanı. Elini kolunu bağlayıp, ayaklarına dolanabilir. Flüt sesi sağ taraftan geliyordu. Artık çok yakın olmalıydı. Durdu. Aynı anda düğmeye basma sesi ve hemen ardından anahtarların şangır şungur birbirine vuruş sesi geldi. Tam bu seslerin geldiği yönü algılamaya çalışıp, hepsinin aynı yönden geldiğini farkedip o yöne dönmüşken, her yer aydınlanıverdi. Bütün bunlar bir göz kırpma zamanı içinde olup bitmişti. Kapıda duran kardeşi elinde evinin anahtarı “Abi ben geldim. Müziğin sesi ta dışarıya geliyor. Bu ev niye karanlık? İyi misin?” dedi.

Rüya dedi ki...

Y

YÜKSEKKALDIRIM

Pazar günleri İstanbul böyledir ama, gelin, ben sizi eğlenceli bir yere götüreyim. Plajlarda serin mavi suların içine gömülmek, çam altlarında uyku çekmek duruken nereye gideceğiz? O da var ya! Var ama şimdi bu saatlerde İstanbul'un bir yeri var ki orada köyüne hasret askerler, çıraklar, hamurkârlar, Anadolulu aşçılar, plajlara gidememiş parasızlar, çam altlarından, deniz kenarlarından pek bir şey anlamayan, yahut bıkan İstanbullular dolaşır. Orada bedava şarkılar dinlenir. Orada buz gibi gazoz yetmiş beş kuruş değil yedi buçuk kuruştur. Beyoğlu'nda yarım papele yiyemeyeceğiniz vişneli kaymaklı dondurma kayık tabaklarında on
kuruştur.

Sait Faik Abasıyanık/ Yüksekkaldırım-Havuzbaşı