2 Haziran 2010 Çarşamba

Dylan, Dylan'dır!


Eskiden Açık Hava konserlerinde yıldızlar gibi parlayıp sönen sigara ateşleri olurdu. Artık o yıldızlar yerlerini, cep telefonu gezegen kümelerine bıraktı. Kimi fotoğraf çekiyor, kimi ses kaydı yapıyor, kimi çok sevilen bir şarkıyı uzaktaki bir yakınına dinletiyor, kimi konserde yaşananları facebook ya da twitter’dan naklen anlatıyor. Bütün bir konseri cep telefonunun 4’e 3’lük ekranından izleyenler bile var.

4 numaralı Ubor Metenga etkinliğinde Oğuz Atay’ın “Beyaz Mantolu Adam”ını konuştuktan sonra Ayfer ve Murat’la vedalaşıp son yıllarda gördüğüm en kibar taksicilerden birinin hızlı arabasıyla Açık Hava’ya yollanıyorum. Geç kalmanın suçluluğu ile koşar adım çıkıyorum merdivenleri. Ve bütün bir Açık Hava tiyatrosu, güneyli bir asilzade gibi giyinmiş Bob Dylan’a eşlik ederken ben de korodaki yerimi alıp bağırmaya başlıyorum: “Just Like a Woman”

Beklentiler ordusunun içindeyim:

1. Bob Dylan bizlerle konuşacak mı? Kırık dökük bir Türkçe ile “Merhaba İstanbul!” diyecek mi?

2. “Blowin’ in the Wind” ya da “One More Cup of Coffe” gibi akustik balladlarını söyleyecek mi?

3. İsrail devletinin gaddarlığı, insan tanımazlığı, faşistliği üstüne iki kelam edecek mi?

Bunların hiçbiri gerçekleşmiyor konserde. Ama 20 yıl öncesine göre şaşırtıcı derecede sıcak bir Dylan var sahnede. Neler mi oluyor?

1. “Just Like a Woman”da nakaratı tümüyle Açık Hava’daki hayranlar korosuna bırakıyor. Birçok şarkıda da koro ile birlikte söylemekten keyif aldığının hafif bir gülümsemeyle belli ediyor.

2. Savaş karşıtı tavrını, tribünleri sevindirecek provokatif sözler yerine, efsanevi “Masters of War” şarkısıyla gösteriyor.

3. Ezbere bilinen klasiklerini de unutmuyor. “Highway 61 Revisited”den giriyor “All Along the Watchtower”dan çıkıyor. Bunca yıl içinde yaptığı her albümden en az bir unutulmaz şarkı çıkarmayı başarmış bir adam daha fazla ne yapabilir ki?

4. Hiçbir şarkıyı kayıttaki gibi çalmıyor. Konser farklılığı yaşamak isteyen benim gibi dinleyicileri mutlu eden bir şey bu. Hatta kimi zaman sololara girip girmemek konusunda “orada-o anda” bakışarak anlaşıyor grup üyeleriyle. Müziğe “ham” bir hal veriyor bu kendiliğinden yaklaşım. Kimi şarkıda tekletse de grubu, özellikle davulcunun yüksek enerjisiyle toplayıp götürüyor.

5. “Like a Rolling Stone”da olduğu gibi coşuyor kimi zaman grup. Uzun boylu solo gitarist rol çalsa da, benim gözüm akustik ve Tele kullanan diğer gitaristte. Çok temiz bir tonla çalıyor. Sürekliliği harika. Davul-bas zaten almış başını gidiyor. Bir de arada slide tonları duyuyoruz arkadan. Daha ne isteriz ki?

6. Eskilerin Farfisa tonlarına benzeyen klavye tonunda soloya kalkışıyor kimi zaman. Kısa sololar ama akılda kalıcı birkaç nota yolluyor kulaklarımıza.

7. Anne-babalarla çocuklarını buluşturan bir kitle var Açık Hava’da. İnsanlıktan utandığımız günün, yorucu gündeminin içinde, sanatın-müziğin tek umut olduğunu bize bir kez daha hatırlatıyor.

İki şarkılık bis’ten sonra, alkış kıyamet fayda etmiyor. Açık Hava’nın ışıklarını yakıp evlerinize gidin diyorlar. İsteksiz merdivenlerden çıkarken, birçok kişi Cohen’le karşılaştırıyor Dylan’ı. “Nerede onun güleryüzü, nerede bunun asık suratı,” noktasına gelir gibi olduğumuzda kendime çeki düzen veriyorum. Mukayeseye gerek yok. Dylan’ı izledik ve unutulmamalı ki Dylan, Dylan’dır.

Açık Hava’nın önündeki inşaat alanından canımızı kurtarmaya çalışırken kendi kendime "All Along the Watchtower"ı mırıldanıyorum:

Soytarı hırsıza, bir çıkış yolu olmalı, dedi,
her şey arapsaçına döndü, huzur bulmak imkansız.
Patronlar şarabımı içer, kazar çiftçiler tarlamı
ve bu satırdakilerin hiçbiri bilmez bunların değerini…

8 yorum:

Dogan dedi ki...

Söyliyecek birşey bırakmamışsınız Yekta Kopan... Dylan’ı izledik ve unutulmamalı ki Dylan, Dylan’dır. ;)

periduht dedi ki...

her şey iyiydi güzeldi ama keşke blowin' in the wind'i de söyleseydi.. :)

payidar dedi ki...

Yekta merhaba.. yazı için teşekkürler keyifle okudum. size bir mail göndermek istiyorum ama mail adresinize ulaşamadım. bugün okuyayabileceğiniz bir mail adresi rica ediyorum sizden.. bob dylan aşkına :)

Burcu Yıldızer dedi ki...

Dylan... Daha bunu yazarken bile, yani belki de bir kelime henüz hiçbir şeyken, anlatıma olanak tanımayan, kimilerince okuyana bırakılıp "Bu ne anlatmaya çalışıyor?" denilebilecek bir yerdeyken, ben yıllar öncesine koşarak gidiyor ve istemeden hüzünlenip anında gülümsüyorum. Çünkü bu adam benim için tuhaf bir terazi oluşturuyor. Her defasında aynı duygularla dinliyorum. Mutluysam daha mutlu, üzgünsem tam tersi bir etkiyle mutlu oluyorum. Çift eksenli bir yaşamın bire dönen hali belki de... Onu böylesine kısıtladığımı düşünenler bana karşı çıkabilirler ama yaşamı zaten mutlak zıtlıklar oluşturmaz mı? İşte ben de o zıtlıklardan birini yaşıyorum Dylan'la...

Herkes için paha biçilemez bir Bob Dylan şarkısı illa ki vardır. "One More Cup Of Coffee" de benim için öyledir. En çok bilinenliğinin dışında, beni daima bir uçan süpürgeye bindirebilmeyi başardığı ve hayalleri ve daha gidilecek yolları hatırlattığı için...

Kavrulmuş sesleri seviyorum. Güzel ve başdöndürücü bir koku yayılır böyle seslerden etrafa. İnsanı kendinden geçiren... Daha çok hardal rengi bir mekânın içinde kurulur görüntü. Kimi zamanda deniz kenarında melteme karşı koymaya çalışan bir bedenin içine gizler sesini. Aynı ritmle dans edersiniz rüzgarla. Onun şarkıları ve sizin o andan itibaren rüzgâr oluveren uzuvlarınız...

Ben böyle yaşıyorum. Dileyen dilediği gibi yaşar Dylan'ı...

O mızıkanın içinde bir yerlerde olmayı kim istemez ki? Ben isterdim. İstedim de...

"The answer, my friend, is blowin' in the wind,
The answer is blowin' in the wind."

Çok fena kıskandığımı söylemedim daha...

benimsinemalarim dedi ki...

Ben konsere gidemedim,yoktu o kadar paramız.Malum bir de öğrenciyiz ya,hocamız konserdeyken biz evde onun ertesi gün yapacağı final sınavına çalışıyorduk.Bu yüzden konserle ilgili okuduğum her yazı-eleştirisi ister olumlu ister olumsuz olsun- üzüyordu beni,çok üzüyordu.Bu üzmedi.Teşekkür ederim:)

Gulda dedi ki...

Ubor Metenga’nın 4.etkinliğinin –umarım son değildi, ben bunu sezon sonu olarak algılıyorum- 31 Mayıs tarihinde olduğunu öğrendiğimde çok üzüldüm. Hatta size buradan seslenip “etkinlik tarihinde bir yanlışlık olmasın, orada olmak isteyenlerin çoğu Bob Dylan’da da olmak isteyeceklerdir, bir değişiklik yapıp tarihi değiştirmeniz mümkün değil mi?”demeyi bile düşündüm. Sonra bir plan yapıp; önce Ubor Metenga’ya gider oradan Bob Dylan’a geçeriz diye düşündük ama gün boyu yaşananlar, trafik ve karmaşa sebebi ile çok keyif aldığımız Ubor Metenga buluşmasını kaçırdık.

L.Cohen, Bob Dylan, Tom Waits, Müzik, Tiyatro Festivali ve cazın en önemli sanatçılarının geldiği tarihe Ubor Metenga etkinliği koymamanızı ben ve saz arkadaşlarım adına önemle rica ediyorum. 4 numaralı Ubor Metenga etkinliğini Bob Dylan için feda ettik etmesine de keşke etkinliğin kaydına bir şekilde ulaşabilsek.

Geçen sene L.Cohen muhteşemdi, 21 yıl sonra Bob Dylan’ı tekrar izlemek bir şölendi. Bir de Tom Waits gelse…

zeynep dedi ki...

Özgürlüğümün ve kendime dönmenin simgesidir DYLAN.Mesafeler uzaktı, gidemedim konsere.Buradaki ayrıntılı anlatıma ihtiyacım vardı Yekta Bey.Just Like A Woman... ve niceleri.
Dylan hayattaki tutunacağım dalları artırıyor...
Bu yazı için sonsuz teşekkürler.
not:konsere gidenler o kadar şanslılar ki.ne mutludur onlara.

hasretkitap dedi ki...

Ben de Cohenle karşılaştıranlardanım. Çok mutlu ayrılamadım konserden. Doyamadım Dylan'a sanırım. İkinci bis'te geri dönse ve bir klasiğini söylese şahane olacaktı. Ama evet Dylan'ı dinlemek çok güzeldi...