28 Haziran 2010 Pazartesi

Kupayı kim alır?


Her ne kadar Türkiye’deki futbol algısı ve sergisi uzun zamandır meşin yuvarlaktan soğutmuş olsa da, konu Dünya Kupası olunca mesafeli durmadım; elimden geldiğince daldım konuya. 1974’ü şöyle böyle hatırlıyorum; Almanya’daki kupanın neşeli müziğini, amblemini ve özellikle Cruyff’u unutmak zaten mümkün değil. Beckenbauer ve Müller de harikaydı ama o zamanlar mahalle maçlarında “Ben Cruyff olucam,” demek daha havalıydı. Yine de benim için kadroların ezberlendiği, maçların ağzı açık seyredildiği, finalin heyecanla beklendiği kupa 1978’de Arjantin’de düzenlenen kupadır. O zamanlar süper yıldız Maradona 17 yaşında, kadroya dahil edilmemiş. Ama kadro da ne kadro: Passarella, Bertoni, Olguin, Tarantini, Kempes, Fillol, Gallego, Ardiles, Luque, Ortiz, Galvan. Özellikle aslan yelesi saçlarıyla Kempes (aynı zamanda 6 golle turnuvanın gol kralı) hepimizin kahramanıydı. Olağanüstü goller izliyorduk ama Platini’li Fransa, Zico’lu Brezilya, Haan’lı Hollanda, Gemmil’li İskoçya, Krankl’lı Avusturya, Cubillas’lı Peru bir yana Arjantin bir yana diyorduk.

Şimdi, 2010 Güney Afrika turnuvasında yine Arjantin fırtınası esiyor ama geldiğimiz noktada benim kafam karışmış durumda. Hangi takımı destekleyeceğime bir türlü karar veremiyorum. Takımlara “gönül yakınlığı” nedenlerim şöyle sıralanıyor:

23 Haziran 2010 Çarşamba

1=2

     
uzun süre aynı kızın peşinde koşmuştuk hani. bir yokuşun tepesinde oturuyordu. işte o yokuştayım. peki yokuşun ucu aşağıda mı yukarıda mı. uç hedefindir, demiş miydin bir zamanlar bana? dediysen bile emin değilim artık. aynı kızın göğüs uçlarını emmek istediğimizde hedefimiz neydi? zaten dilimizin ucundaki sözleri bakışlarımıza dökmek istediğimizde yaşlanmadık mı? ne zaman ki çöktü kodlarımız, o an beyinlerimizin ulaştığı son noktada belirledik konumumuzu. kara delik, kara delik, kara delik…

o uçurumun kenarındayım.

yol bitiminden kalkan sesin, karşı konulmaz bir umursamazlıkla gelip burnumun ucuna konuyor.

bir çığlık, bir çığlık daha ve diyorsun ki : UÇ.

22 Haziran 2010 Salı

1=1

   
sana, gel uçurtma yapalım, dediğimde, istemem demiştin hani. istemem uçurtmayı, sen bana “uçurt” yap çünkü ben uçmasını istiyorum. işte o noktadayım şu anda. her şey uçurt-ma.

gücüm tükendi.

uç gücün sınırı.

bilirim güç hep senin gücüne gitmiştir. o yüzden yormayacağım düşüncelerini. sen kendini tanımlayamayan her şeye bir düzlemde bakmayı seversin çünkü. uç sadece düzlemdedir.

21 Haziran 2010 Pazartesi

Sahaf: Özgürce koşan-konuşan liseliler!

Sahaf bir edebiyat dergisi. Yazarlarını (şimdilik) tanımıyorsunuz. Çünkü hepsi Reha Alemdaroğlu Anadolu Lisesi öğrencileri. (Editör yazısını saymazsak, son sayısında matematik öğretmenlerinin de bir yazıyla katkısı olmuş.) Son olarak Mayıs-Haziran 2010 tarihli sayısı yayınlanmış durumda. Öykü, şiir, eleştiri, deneme, inceleme ve hatta söyleşilerle dolu 24 sayfalık, saman kağıda basılmış ve Ankara’daki birkaç kitapçıda (Dost, İmge, Turhan) bulabileceğiniz bir dergi.

Peki lise öğrencilerinin çıkardığı bir edebiyat dergisinden neden söz ediyorum?

1=0

  
en sıkıntılı anlarımızda bakıp bakıp güldüğümüz o karikatürü hatırlıyor musun?
hani, arkadaşları rahat rahat yemlerini yerken uçurumun kenarından güneşin batışını seyreden kuş karikatürünü.

işte oradayım şu anda… ama güneş çoktan batmış. yine aldatıldık anlayacağın… tıpkı “dünyanın ucundaki fener” aldatmacası gibi… hani yuvarlaktı dünya, demiştin, nasıl bir ucu olur ki?

sen aşıktın. “bir” noktasındaydın, ucu vardı duygularının.
ben yalnızdım. “sıfır” noktasındaydım, kısır döngü.

hadi duygularımızı kodlayalım, duygusallığın uçurumuna koşalım ve güneş batarken bağıralım: 1110010100100100001000111110010100101110011101100101

11 Haziran 2010 Cuma

Sözlük.05

 
K



KARGA HEYKELİ: Siyah mermer kaidesinin üstündeki porselen karga heykeli, hep düşünen, ne düşündüğünü kimseye söylemeyen Karga Vahit’in barındaki üç önemli şeyden biridir. Diğer ikisi: merkezinde karga başı bulunan, akreple yelkovanı gaga biçimindeki saat ve içki. Yalnızlık, kısıtlanmış zaman, tutku… Yalnızdır Sefilcik; tek dostu Karga Vahit’in barındadır. Zamanı kısıtlıdır; karısına yakalanmadan, tek dostuyla olan buluşmasının tadını çıkarmalıdır. Tutkundur; duyduğu “Gaak!” sesini hemen kendi diline çevirir; “Bir elli gram daha içebilirsin.” Votka, ellişer gram yuvarlanır boğazdan, zaman durur, uçaklar, kuşlar, kargalar patır patır düşer.
(Cemil Kavukçu, O Kadın Fatma Girik Değil)


Meraklısı için not: Dileyen yorumlara kendi öykü maddelerini yazabilir. Hep birlikte, farklı bir Öykü Sözlüğü'ne doğru...

8 Haziran 2010 Salı

Ubor Metenga Oturumlarını İzlemek İster misiniz?

   
Mayıs ayıyla birlikte Ubor Metenga buluşmalarının da sonuna gelmiş olduk. Aslında buna son değil, “sezon finali” demek daha doğru olacak galiba. Çünkü gönlümüz bu öykü çözümleme buluşmalarını sonbaharda da sürdürmekten yana.

Can Yayınları ve İKSV Salon, bu oturumların katılımcılar açısından mükemmel geçmesi için elinden geleni yaptı. Yine de, rezervasyonların ilk günden dolması nedeniyle, yer bulmakta zorlanan edebiyatseverler oldu. Ayrıca İstanbul dışında yaşayan okurlar da bu etkinliklere katılmak istediklerini belirten e-postalar gönderdiler. Okurun ve basının bu ilgisi, elbette Ayfer Tunç, Murat Gülsoy ve beni çok sevindirdi. Üstelik artık tekrar izlemek isteyenler, kaçıranlar ya da gelemeyenler için üç oturumumuzun video kaydı var.

Haldun Taner'den "Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu", Füruzan'dan "Ah Güzel İstanbul" ve Oğuz Atay'dan "Beyaz Mantolu Adam" oturumlarının video kayıtları şimdi Can Yayınları'nın sitesinde erişilebilir durumda:

Haldun Taner: http://alturl.com/n48i
Füruzan: http://alturl.com/n48i
Oğuz Atay: http://alturl.com/n48i


Not: Ubor Metenga buluşmalarının tarihçesini okumak isteyenler “2010 Ubor Metenga Buluşmaları: Öyküler Katılımcılarını Bekliyor” başlıklı yazıyı okuyabilirler.

7 Haziran 2010 Pazartesi

Emek'i Unutmayalım!


Haber takibi yapıyor muyuz?

Birkaç gün içinde unutup gidiyor muyuz, çok önem verdiğimiz bir konuyu bile… Emek Sineması için internet üstünden yazışmalar yaptık, imzalar topladık, yürüyüşlere katıldık, sloganlar attık… Sonra ne oldu? Kaygan gündem “orada neler olduğunu” unutturdu mu bize?

“Emek Sinemasını Yıktırmıyoruz Platformu” ve “İstanbul Kültür Sanat Varyetesi” herkesi 11 Haziran Cuma günü saat 19 :00'da bir buluşmaya davet ediyor.

Bildiriyi herkesle paylaşalım ve Emek için emek verenleri yalnız bırakmayalım.

6 Haziran 2010 Pazar

Sözlük.04

  
R


ROM: Rakı içilir öykümüzde; şarap, votka, bira, kanyak… Daha başkaları da vardır mutlaka ama bardaktaki oynak sıvının rom olduğu metinlere az rastlanır… Bir marinada oturur adamla kadın. Konuşurlar. Kuzeyden esen serin rüzgârın getirdiği derin bulutlar tepeleri örtmeye başlamıştır. Ayrılığın rüzgârı da serttir. Anılar, bulutların arasındaki küçük yırtıktan süzülüverir. Mehmet Günsür’ün anlatıcısı rom içen bu çifti dinlemektedir; kendini dinlemektedir: “Konuşmayanların, bilerek kaybetmek istedikleri için konuşmadıklarını düşündüğüm olur.” Rom, güzel bir içkidir.
(Mehmet Günsür, Nasıl Dinlenilir?)

Meraklısı için not: Dileyen yorumlara kendi öykü maddelerini yazabilir. Hep birlikte, farklı bir Öykü Sözlüğü'ne doğru... (Bkz: Sözlük.01, Sözlük.02, Sözlük.03)

5 Haziran 2010 Cumartesi

Bloglovin'

Eminim benzer hizmet veren başka siteler de vardır, ben sadece birini öneriyorum. Takip ettiğimiz, güncellemelerini, yeni yazılarını kaçırmak istemediğimiz blog’lar ile ilgili “uyarıcı” sitelerden biri: Bloglovin’.

Sistem basit. http://www.bloglovin.com sitesinde sadece kullanıcı e-postası ile ücretsiz bir hesap açıyorsunuz. O hesaba izlemek istediğiniz blog'ların adreslerini giriyorsunuz. Account Settings'den “güncellemeleri bana e-posta ile bildirin” seçeneğini işaretliyorsunuz ve olay bitiyor: Artık izlemek istediğiniz blog’lara yeni giriş yapıldıkça size e-posta gelecek.

Dileyen yorumlar bölümüne kendi tavsiyelerini ekleyebilir.

Brüksel'deki Öküzler


“Şehrin her yerine koymuşlar,” diyor kocaman kocaman gülerek, “ikiyüz tane öküz; çarşıda, parkta, havaalanında, bina önlerinde, sokak aralarında, rengârenk ikiyüz öküz heykeli.” Bıyıkları yanlara doğru beyazlamaya başlamış.

“Ben öküz diyorum ya, hanım kızıyor, neymiş efendim, inekmiş onlar, memeleri varmış.” Bir yandan parmaklarının arasında kıstırdığı kesmeşekeri ikiye bölmeye çalışıyor. Kırt: Çay kaşığı sesinin habercisi. “Laf aramızda haklı, ama ben anlamam inekten-boğadan-mandadan, dolu dolu öküz demeyi severim.” Güneş, küçük kahvenin kareli masa örtüsünde varlığını hissettiriyor.

“Çocuklar memelerinin altına yatıyorlar, süt emmek ister gibi yapıp, gülüşüyorlar, hanım yapmayın diye azarlıyor, ben de karışma diyorum, karışma, çocukları eğlendirmeyeceklerse ne işe yarar bu öküzler.” Bir an sigara paketine gidiyor eli, sonra vazgeçip sözüne devam ediyor, belli ki söylemeyi unuttuğu bir şeyi hatırlıyor. “Hanım da kötülüğünden kızmıyor tabii, çevreden laf gelmesinden çekiniyor, bu Belçikalılar rahat insanlar ama ne de olsa yabancı bir ülkedeyiz; ben hiç aldırmayıp fotoğraf çekiyorum.” Bir gözünü kısıp diğeriyle ileri bakarken, hayali bir fotoğraf makinesinin deklanşörüne basıyor.

“Öyle ufak tefek yapmamışlar, hepsi gerçek öküz büyüklüğünde maşallah, kimini dünya haritası gibi boyamışlar kimini yemek tabağı gibi, kimi maymun kimi domuz kafalı olmuş zavallı öküzlerin.” Aniden fren yapan bir arabanın sesiyle irkilip yola bakıyor.

“En son üç yıl önce kayınbirader ameliyat olduğunda gitmiştik, uçak biletini onlar yollamıştı yine.” Eğilip paçasındaki bir iplik parçasını fiskeliyor. “O zaman yoktu bu öküzler.” Çayının son yudumunu içerken yüzüne bir keyif dalgası yayılıyor. “Ben bunları anlattıkça hanım söyleniyor, başka bir şey görmemişiz gibi öküzleri anlatıp duruyorsun diye, haklı, ama n’apayım pek hoşuma gitti keratalar.” Garsona bakıyor, işaret parmağını çay kaşığı yapıp boşluktaki bir çayı karıştırıyor: “Tazelesene şunları.”

“Krallık sarayının tam karşısına da koymuşlar bir tane,” diyor yeni çaylar masaya konarken, “elinde haçlı asa, kafasında taç, öküz gibi bir öküz.” Az önce kırdığı şekerin diğer yarısını ikinci çayının içine atıp karıştırmaya başlıyor. “Ama kralları da harbiden kral adammış, hiç laf etmemiş öküzden kral yapmalarına.” Kırmızılı beyazlı çay tabağının kenarına konan kara sineği kovalıyor elinin tersiyle. “Bizde başbakanlığın karşısına kravatlı bir öküz heykeli koysan anında boynuzuna oturturlar vallahi, aslında tam da…” Susuyor. İnce belli çay bardağındaki kızıl-kahve sıvıda oyunlarına devam ediyor güneş ışığı.

“Yahu konuşmaktan seni dinleyemedim, kusuruma bakma, söyle bakalım biz yokken neler oldu burada,” dediğini duyduğum anda yutkunuyorum. Başka bir coğrafyayı yaydığı masada, içimdeki dağlara yer kalmıyor. Ne diyeceğimi bilemiyorum. O kadar mutlu anlatıyor, o kadar iştahlı yaşıyor ki, boş gözlerle, geçip giden vagonları seyredercesine bakıyorum yüzüne.

2 Haziran 2010 Çarşamba

Dylan, Dylan'dır!


Eskiden Açık Hava konserlerinde yıldızlar gibi parlayıp sönen sigara ateşleri olurdu. Artık o yıldızlar yerlerini, cep telefonu gezegen kümelerine bıraktı. Kimi fotoğraf çekiyor, kimi ses kaydı yapıyor, kimi çok sevilen bir şarkıyı uzaktaki bir yakınına dinletiyor, kimi konserde yaşananları facebook ya da twitter’dan naklen anlatıyor. Bütün bir konseri cep telefonunun 4’e 3’lük ekranından izleyenler bile var.

4 numaralı Ubor Metenga etkinliğinde Oğuz Atay’ın “Beyaz Mantolu Adam”ını konuştuktan sonra Ayfer ve Murat’la vedalaşıp son yıllarda gördüğüm en kibar taksicilerden birinin hızlı arabasıyla Açık Hava’ya yollanıyorum. Geç kalmanın suçluluğu ile koşar adım çıkıyorum merdivenleri. Ve bütün bir Açık Hava tiyatrosu, güneyli bir asilzade gibi giyinmiş Bob Dylan’a eşlik ederken ben de korodaki yerimi alıp bağırmaya başlıyorum: “Just Like a Woman”

Sözlük.03

 
J


JOSEPH FUCHS: 1400 yılından bu yana kentin cellâtlığını yapan, ortaçağdan beri kızıl saçlı olan Fuchsların atalarından kalma bıçağı mahzene kaldırıp, cellâtlığa veda eden temsilcisi. Cellât Fuchs ailesi; kimse onlarla konuşmaz, onlara bir şey satılmaz, kesilen bütün başların lanetiyle yaşarlar. Günün birinde kanun değişir, belediyedeki cellâtlık görevi sona erer Joseph Fuchs’un. Bir başka göreve atanmak, surun yanındaki atadan kalma evden çıkıp kenttekilerin arasına karışmak, oğullarının diğer çocuklarla futbol oynadığını izlemek… bir gün bir geneleve gitmek… olanaksızdır. Bütün kapılar kapalıdır. Bir tek ırmak, asırlardır Fuchs ailesinin kanla boyadığı ırmak açar kapılarını.
(Sevgi Soysal, Cellat Fuchs Kent Halkına Nasıl Karıştı?)


Meraklısı için not: Dileyen yorumlara kendi öykü maddelerini yazabilir. Hep birlikte, farklı bir Öykü Sözlüğü'ne doğru... (Bkz: Sözlük.01 ve Sözlük.02)

1 Haziran 2010 Salı

Rachel Corrie

  
İnsanlık için karanlık bir gün. Dil karalar bağlıyor; kimi kelimeler kaçıyor sözlükten.

Dinler, diller, politik görüşler, kararlar, suçlar, suçsuzluklar üstünden cümleler kuruluyor. Hangi bakış açısından bakarsa baksın “insan”ı göremiyor kimileri. Savaş çığlıkları aklın sesini duyulmaz kılıyor. Örnekler verilirken tarihteki insan kelimesinin de içi boşaltılıyor. Bayrakların değil vicdanın rüzgarını duymak istiyor insan, olmuyor.

Politik görüşü ne olursa olsun, zorbanın karşısına dikilen bütün ruhlar-bedenler-düşünceler, insanlık için bir duruş sergiliyor. İnsanlığın ileriye doğru atacağı adımlar için önce o duruşların yanında yer almak gerekiyor. Barış yanlısı olmanın öfkenin ateşinde yakıldığı, her tür ırkçılığa karşı durmanın ırkçı küfürlerle kalaylandığı, faşist devlet politikalarıyla bir halkı birbirine karıştırmadan sormanın-sorgulamanın zorlaştığı bir günde, bir saniye durup, Rachel Corrie’yi hatırlamak gerekiyor belki de.

16 mart 2003 günü Gazze’nin Refah kentinde Filistinli bir doktorun evinin yıkımına engel olmak isterken bir İsrail buldozeri tarafından ezilerek öldürülen Rachel Corrie. Henüz 23 yaşındaki Amerikalı barış gönüllüsü. Memleketinden, Washington-Olympia’daki evinden binlerce kilometre ötede bir yıkımı engellemeye çalışırken üstünden faşizmin paletleri geçen genç bir insan.

Ölümünden 15 gün önce annesine yazdığı mektupta, iç hesaplaşmasını olabildiğince dürüst sözlerle yazan genç bir beyin: “Bu kronik ve sinsi soykırıma şahit olduğumu, gerçekten korktuğumu ve insan doğasının iyiliğine inancımı sorgulamakta olduğumu anlatmak istedim. Bu durmalı. Hepimizin yaptığımız her şeyi bırakıp hayatlarımızı bunu durdurmaya adamamızın iyi bir fikir olduğunu düşünüyorum. Bunu yapmanın çok aşırı bir şey olduğuna inanmıyorum artık. Hâlâ Pat Benatar’da dans etmek, erkek arkadaşlar edinmek, çalışma arkadaşlarımla şakalaşmak istiyorum. Fakat aynı zamanda bunun durmasını istiyorum. Hissettiğim inançsızlık ve dehşet. Hayal kırıklığı. Dünyamızın gerçeğinin bu olduğunu ve bizlerin de onun bir parçası olduğunu görmekten hayal kırıklığına uğramış durumdayım. Bu dünyaya geldiğimde istediğim şey bu değildi asla. İnsanlar bu dünyaya geldiklerinde bunu umarak gelmiyorlar. Sen ve babam bir çocuk sahibi olmaya karar verdiğinizde bunu istemiyordunuz. Capital gölüne bakıp ‘İşte büyük dünya bu ve ben onun bir parçası olacağım,’ dediğimde bunu kastetmemiştim. Ben içinde hiçbir çaba göstermeksizin rahat bir hayat yaşayıp bir soykırımın parçası olduğumun farkına bile varmadan çıkıp gideceğim bir hayata gelmedim.”

Hangi dinin, hangi dilin yanında durduğunu değil, daha iyi ve barış dolu bir dünyanın mümkün olduğunu düşünüyordu Corrie. Ölümünden sonra sağ, sol, radikal İslam ya da herhangi bir örgüt tarafından simgeleştirilmiş olmasının da anlamı yok; anlamlı olan ölümünün ta kendisi.

Bugün insanlığın karanlık bir günü. Sadece Rachel Corrie’ye el sallamak istedim.