9 Mayıs 2010 Pazar

Öylesine Sessiz...

     
Yıllardır bu evde oturuyordu; kapıcıya sormuştum bir keresinde, “Geldiğimde buradaydı,” demişti. Apartmanın girişindeki, paslanmış üç vidanın tuttuğu (dördüncü vida ne zaman, nasıl düşmüştü acaba?) mermer isim tabelasından söz eder gibi söylemişti bunu: “Geldiğimde buradaydı.”

İyice cılızlaşmış beyaz saçlarını küçük ama becerikli bir topuzla ensesinde toplardı. Çillerle, damarların birbirine karıştığı ellerinden birini yumruk yapardı hep. (Sahi, hangi eliydi?) Ben sabahları işe giderken, yaşlı bedeninden beklenmeyecek sertlikte adımlarla yürüyüşten dönüyor olurdu. (Başka ne için çıkardı ki dışarı?)

İki kere kapısını çaldım. İki bayram sabahında. Sadece iyi bir komşu olmak, apartmandaki yaşlı bir kadını sevindirmek değildi amacım. Merak ediyordum; kim olduğunu, neden bu kadar yalnız olduğunu, kapısının neden hiç çalınmadığını. Açmamıştı kapıyı. İçeride olduğunu biliyordum; nefesini duyuyordum. Kapıya kadar gelmiş, göz deliğinden bakmış, eli kapının koluna gitmiş, birden duraksamıştı. Nefesini tutmuş, kapının önünde sabırsızca beklediğim o yarım dakikalık zaman içinde sayısız anıya açmıştı belleğinin kapılarını.

Bir karartma gecesi. Kuru üzümle içilen çayın tatsızlığı. Lisedeki kızlar. Şarap rengi deri cildi ve küçük kilidiyle, yastık altında saklanan şiir defteri; bir gün evdekilerin eline geçer korkusuyla, aşk şiirlerinin Almanca yazıldığı defter. İlk aşk; edebiyat fakültesindeki hocası. Evlilik; oğlumuz avukat olacak malûmunuz. Mavi patiklerini giyemeden düşüp giden ilk bebeği; tek oğlu. Sonra kızlar. Ilık bir Mayıs sabahı, polisin kapıyı kırıp saçından sürükleyerek götürdüğü büyük kız. Serin bir Eylül akşamı yurtdışına kaçtığı haberinin gelişi. Gelmiyor artık; gelemiyor. Evlenmedi; sevemiyor. Küçük hemen evlendi oysa. Bir çocuk yeter dedi; bir torun. Elleri kadar çilli bir torun; resmine bakarak boncuktan bilezik yapıyor ona. Akide şekerini sevmiyor torunu; neyse ki patatesli gözlemeye bayılıyor. Yılda bir kere geliyorlar yaşadıkları uzak şehirden; fazla fazla yaptığı gözlemeleri paket yapıp veriyor yolluk niyetine, istemiyorlar.

Kocası yanında yatarken, uykusunda öldü. O sabah her zamankinden geç uyanmıştı, “Ne oldu bu sabah bana, üstüme ölü toprağı serilmiş gibi uyumuşum bu saate kadar,” demişti. Kocasından ses de, nefes de gelmeyince canı acımış, az önce yaptığı benzetmenin siniriyle bir-iki saniye gülüp sonra içi çekilene kadar ağlamıştı. Kimseye anlatmadı o bir-iki saniyelik gülüşü.

Açmamıştı kapıyı. Her iki gidişimde de. Bir keresinde de sabah yolunu kesip konuşmaya karar vermiştim. Ne diyeceğim bile ezberimdeydi: “Teyzeciğim, uzun zamandır komşuyuz ama daha tanışamadık bile, bir ihtiyacınız olursa, saat kaç olursa olsun...” Ama yumruk yaptığı elini sallayarak (hangi eliydi acaba?) hızla önümden geçerken, çekinmiştim onu durdurmaya. Hem kim set çekebilirdi ki öylesine güçlü akan bir ırmağa?

Tatil dönüşü aşağıdaki bakkaldan öğrendim öldüğünü. İki gün kapısına bırakılan ekmeği almayınca kapıcı şüphelenmiş, yöneticiye haber vermiş. Çilingir getirip açtırmışlar kapısını. Yatağındaymış. Uyur gibi. Saçları toplu, üstünde beyaz bir gecelik, başucunda bir çene bağı, bir bıçak, bir kitap. Akrabalarından gelen olup olmadığını, eşyalarının ne yapıldığını sormadım. Öğrenmek istemedim. “Bir de kedisi varmış, zavallıyı bulduklarında ayakucunda oturuyormuş,” dediğinde bakkal, şaşırıp ürperdim. Bunca yıldır, o evden bir kere bile kedi sesi duymadığıma emindim.

7 yorum:

sihirli kurdele dedi ki...

kedilerin nankörlüğü hep lafta kalıyor nedense. köperklerin dostluğuysa fazla övülüyor ne? evde bir köpek olsaydı varlığından muhakkak haberdar olunurdu. yalnızlık istemiyorsanız bir köpek en uygunu... yalnızlığı paylaşmak içinse sizin arkanızdan paylaştıklarınızın dedikodusunu yapmayacak sessizlikte "kedi" şart... kimbilir kaç zamandır sırdaşlığını yaptığı ev arkadaşı için tuttuğu yasın tam ortasında bulmuşlar kediciği. içindeki sırlar, o yasın bitmesine izin vermeyecekti belki de... tıpkı kadının, yaşadıklarının pasını bir türlü silemediği gibi...

Aşk ve Zehir dedi ki...

yalnızlık.. başucunda çene bağı, blr bıçak ve bir kitap.. yazarı kimdi acaba? kendi tercihimizdlr yalnızlık çoğu zaman ama yalnız kalmak tercih değil blr sonuçtur. uyur gibi blr son..

Evrim dedi ki...

Benim gibi okumayı çok seven bir anne için en anlamlı anneler günü hediyelerinden biri oldu bu yazınız... Kendi hesabıma çok mutlu oldum ve çok çok teşekkür ediyorum...
İnsan anne-baba olunca daha iyi anlıyor çocuk yetiştirmenin ne denli zor ve zahmetli bir iş olduğunu. Bu yazıda benim içimi en çok acıtan şey evlatlarının annelerini bu denli ihmal edip onu yalnızlığa terketmeleri oldu. Buruk bir öykü:(

Nilden Süer dedi ki...

Ne çok istemiştim size merhaba demeyi karşılaştığımız o sabah. Lafın gerisini nasıl getireceğimi bilemeyip vaz geçtim konuşmaktan. Hiç bitmeyen sohbetleriyle karşısındakini bunaltan yaşlı bunaklardan biri olmak istemedim sizin için. Pek geveze biri de sayılmam ama malum yalnızlık... Karşımda sizin gibi gözleri ışıl ışıl bir genç adam görünce gençlik anılarımdan başlardım herhalde. Hiç yaşayamadığım dolu dizgin aşkları, kucak dolusu sevgileri yazdığım bu defterden bahsederdim belki uzun uzun. Belki dayanamaz bir türk kahvesi ikram etmek isterdim size. Yoğun bir gününüzdeyseniz nazikçe "başka zaman" derdiniz bana, günlerce o kahveyi içmeye gelmeniz için beklerdim, kendi kendime çok konuşmamaya söz vererek... Beklemek istemediyorum artık... Kimseyi beklemek istemiyorum. Büyümeyi, büyütmeyi, kocamın yolunu, çocuklarımın sesini, torunlarımın gülüşlerini, sevilmeyi bekleyerek geçti ömrüm. Beklemek istemiyorum artık... Gidenlerin arkasından ağlamamaya çalışıp, bir gün gelecekleri günü, kocama kavuşmak için ölümü beklemek istemiyorum artık. Ölümü bile beklemek istemiyorum... İşte bu yüzden genç adam -lafı yeterince uzattım- tanışamadığımız için mutluyum... Kimse kimseden bir şey beklemek zorunda kalmayacak...

Serkan Erden dedi ki...

Derinden ve etkileyici bir hikaye. Hep yaşanmamış ama aslında elimizde olan ihtimallerin gerçekleşmesiyle olacakları düşünürüm. Acaba o gün, son derece kararlı bir şekilde yürürken durdurup tanışsa, kedisinin bile ses çıkaramadığı o yalnızlık evine bir dost ışığı girse, olacaklar sadece ölümün zamanını uzatmak mı olacaktı? Yoksa yıllar sonra çok kırılmış bir kalbi biraz olsun onarabilmiş kişiyi ona daha da bağlayacak ve arkasında yıkılmış birisini mi bırakacaktı bilinmez.

Binnur A. Ö. dedi ki...

Merhabalar
Aynı anda bir cok iş yapma (ve zamandan tasarruf etme niyetiyle) okurken çorba içiyordum.
Bogazıma dizildi.

Daha başka ne diyim!
Çarptı diyebilirim bir de

Sevgiler
Binnur Akhun Önen

zeynep özek dedi ki...

öyküyü kitabınızda okuduğumda da gülümsetmişti. şimdi de ilk defa okur gibi okuttu yine kendini. yalnızların en büyük sorunu, tek başına yalnızlık ne işe yarayacak deyişini hatırlattı en güzel yalnız anlatıcılarından özdemir asaf'ın. hem güçlü akan bir deredirler hem de buna çok içerleyen. kedi imgesi çok güzel bir nokta koymuş, ellerinize sağlık demek ve tekrar tekrar okumak düşüyor bize de yine..