29 Mayıs 2010 Cumartesi

Güzel Bir Şarkı

Yıllar öncesinden gelen bir şarkıda, melodiyi mırıldanırız da, sözü neydi diye düşünürüz çoğu zaman: “Şöyle başlıyordu ama gerisini hatırlayamıyorum…” Bir melodinin imgelemimizde sadece bir kelimeye karşılık geldiği durumlar da vardır: “Ayrılıkla ilgili bir şarkıydı… Nasıldı sözleri? Hani şey diye başlar ya…” Daha enderdir ama tersi de yaşanabilir: “Sözlerini biliyorum ama melodisini unutmuşum.”

Sözlü müzik parçalarında kelimeler dünyasıyla, notalar dünyasının birlikteliği söz konusu. Söz, müzik için gerekli değil -ama her müziğin zaten kendine ait bir sözü var-; müzik, söz için gerekli değil -ama her sözün zaten kendine ait bir müziği var-. Durum ortada: bu bir gereklilik ilişkisi değil; birleşerek çoğalma ilişkisi. Müzik eserinde söz olmaması gerektiğini savunanlar da var ama sözü güzel, sedası güzel bir şarkıyı kim sevmez.

Sözün sesle örtüşmesi gerekliliğinin, şarkı sözü yazarının elinden, şiirin olmazsa olmazı özgürlük kavramını biraz olsun aldığını düşünürüm. Şiir, şairin zihninden bir melodiyle, bir armoniyle çıkar zaten. İyi şiiri okurken basları, tizleri, nefeslileri, yaylıları, soloları duyar okur. Daha fazlasına gereksinim duymaz şiir. Şarkı sözü ise başka bir alan, “başka türlü bir şey”. Edebi bir tür olarak tanımlanmak isteniyorsa tanımlansın ama açıkçası ben tür tanımlamalarını pek sevmem. Önemli olan nasıl tanımlandığı değil, nasıl algılandığıdır kanımca. Hem ayrıca her üretimi, bir diğer üretime dâhil ederek tartışma/düşünme/yorumlama platformlarımızı daraltmayı neden isteyelim ki? Dildeki kirlenmede payı olan şarkı sözleri varsa, bunların dile ve güne bombardıman uçaklarıyla atılmadığını da görmek gerekiyor. Kirlenmeyi siyasi ve sosyal politikalardan bağımsız ele alıp, üç-beş tane şarkıyı günah keçisi yapmak, dildeki/düşüncedeki kirliliğin nasıl doğduğunu göstermiyor mu?

Sözü, müziği güzel şarkıları severim. Kimileri yakalar ve uzun süre peşinden sürükler beni. O güzel şarkıların o yetenekli söz yazarlarını yazmaya kalksam, birini unuttum diye üzülürüm. Hepsine selam olsun.

Şimdi güzel bir şarkı dinlemenin tam zamanı…

28 Mayıs 2010 Cuma

Tuzla: Cinayet Mahali

Fazla zaman geçmesine gerek yok; bir-iki gün sonra Metin İnanır adını kimse hatırlamayacak. Altı ay önce evlendiği beş aylık hamile karısı, doğacak çocuğu ve ailesinden başka. Bugün bütün gazetelerde okuduğumuz Metin İnanır’ın adı da, son yıllarda tersanelerde can veren 134 kişinin adı gibi unutulacak. Tuzla başta olmak üzere, Gölcük, Kocaeli, Zonguldak Ereğli, Aliağa'da ölen işçiler, insanlar birer isim olmaktan çıkıp, o büyük “kaybettiğimiz canlar” rakamının bir parçası haline gelecek.

Seyyar kızağın vinçle kaldırılması sırasında halat kopması sonucunda öldü Metin İnanır. 23 yaşındaydı. Astaş tersanesindeki (önceki ismi Selahattin Arslan tersanesi) vinç arızalı olduğu için, hemen yanındaki Gemtiş Tersanesi'nin vinci kullanıldı. Ama vinç kızağın yakınına getirileceğine dengesiz bir işlem yapıldı ve 15 işçi ölüm alanına sürüldü. Halat koptu ve vincin düşen parçası Metin İnanır'ın başına, Ramazan Kocatepe'nin de omzuna düştü. (Ramazan Kocatepe yaralı kurtuldu, bu insan hayatını hiçe sayan saçma sapan kazadan.)

Yeni evliydi Metin İnanır. Eşi 3 aylık hamile, yakında bir çocukları olacak, babasını hiçbir zaman göremeyecek bir çocuk. Üstelik öldüğü-öldürüldüğü gün doğum günüydü Metin İnanır’ın.

Metin İnanır’ın doğacak çocuğuna bu cinayetin hesabını kim verecek?

26 Mayıs 2010 Çarşamba

Sözlük.02

   
D


DALLAS: 80’ler. Toplumsal belleğimizin ortak paydası. Kültürel emperyalizm. Heyecan fırtınası. Bebeklerine Bobby adını vermek isteyenlerden, Dallas’a gitmek için evinden kaçanlara uzanan bir histeri krizi… YARATI VAKFI üyeleri de bu histeri krizine katılır. Büyük sanatçıya Türkiye’de ne kadar sevildiğini göstermek için birörnek Sue Ellen başı yaptıran dilbilir annelerimiz. Körebe gazetesinin açtığı yarışmayı kazanıp, Sue Ellen’la ‘tipik’ bir Türk akşam yemeği hakkını kazanan ‘tipik’ Türk erkeği Recep Alkan. Roze şarap, kırık dökük bir sohbet, sessizlikler, şişen ayaklar… Histeriye atılan tokat gibi çınlayan ironik satırlar. Tomris Uyar’ın günümüzdeki kılıkları ve düşleriyle var ettiği masal kahramanları; Sue Ellen ve Recep… Tarihi buluşmadan geriye Recep’in teslim etmeyi unuttuğu bir çift patik ve ışıksız geceyi bölen bir sesleniş kalır.
(Tomris Uyar, Sue Ellen ile Recep’in Kaçınılmaz Karşılaşması)

Meraklısı için not: Dileyen yorumlara kendi öykü maddelerini yazabilir. Hep birlikte, farklı bir Öykü Sözlüğü'ne doğru... (Bkz: Sözlük.01)

Kadına Kadın Diyememek

    
Bir de bu ‘bayan’ kelimesi var. Cumhuriyet ideolojisinin dilde karşılığını bulmaya çalıştığı dönemlerde yerleştirilmeye çalışılmış ‘bay-bayan’ ikilisinin, bir garip uzantısı. ‘Bay-bayan’, Fransızcadaki ‘madam-mösyö’ ikilisine benzer bir kullanım amaçlanarak, büyük bir olasılıkla serbest çağrışım yoluyla dile iliştirilmiş olsa gerek. Reis ya da ulu kişi anlamına gelen ‘bég’ Orhun Yazıtlarında geçiyor. Oradan ‘bay’a, oradan da nasıl bir yapım ekiyle dişilleştirildiği anlaşılamasa da ‘bayan’a ulaşılıyor. Ama formül pek işlemiyor; insanlar birbirlerine Bay Falanca ya da Bayan Filanca diye hitap etmiyorlar. Resmi dilde bay-bayan ikilisi yerini ‘sayın’a bırakıyor. Yüzeysel bilgiler bunlar; derinine inmek isteyen etimoloji sözlükleri ile sosyoloji kitapları arasında gidip gelerek bir araştırma yapabilir.

Tam bu noktada, Radikal Gazetesinde Prof.Dr.Zehra İpşiroğlu tarafından hazırlanan “Tabular ve Kadın” yazı dizisine başvuralım: “Son yılların ilginç bir gelişimi de günlük dilde çok sık kullanılan ‘bayan’ kavramı. Bayan aslında tıpkı bay gibi bir unvan, yani bir seslenme biçimi olmasına karşın, kadın yerine kadını tanımlamak için kullanılıyor. Erkeklerden söz edilirken bay denmiyor ama kadınlardan bayan diye söz ediliyor. Bunun da nedeni kadın demeyi cinselliği çağrıştırdığından ayıp olarak görmek. İyi de neden ‘erkek’ sözcüğü hemen cinselliği çağrıştırmıyor da ‘kadın’ sözcüğü cinselliği çağrıştırıyor? Neden kadına kadın demek ayıp oluyor? Kuşkusuz bu düşüncenin de ardında kadını kendi kişiliği olan bir birey olarak değil de erkeğe bağımlı bir cinsel varlık olarak gören bir bakış var. Eğer bu bakışa karşı bir duruşumuz varsa, kavramları da sorgulamamız gerekiyor.”

‘Kadın’ olmak, artık ‘kız’ olmamak, cinsel ilişkiye girmiş olmak anlamına geliyor cinsiyetçi algıda. O algı, tabularını koruyabilmek için, Cumhuriyetin ilk yıllarında, doğru ya da yanlış denenmiş ve tutmamış bir formüle başvuruyor. Her zaman güçlü bir varlık olan erkek(?), kadının birey olarak hareket alanını önce dille sınırlıyor. Cinsiyetçi erkek algısı, sadece kendisi için önemli ve değerli olan bekaret tabusunu, böylesi kepaze bir dikenli telle koruma altına aldığını, konuşulmaz kıldığını sanıyor Bayan kuaförleri, bayan spor takımları, bayan elbiseleri, bayanlar için düzenlenen etkinlikler… Saçmalık uzayıp gidiyor. İşin garibi bu saçmalığın, kendini erkek diline hapseden, ahlakçı-cinsiyetçi genç kadınlar tarafından yeniden dolaşıma sokulması-çoğaltılması.

Sözü uzatmaya gerek yok; ötekileştirme ‘dil’de başlıyor.

23 Mayıs 2010 Pazar

Sözlük.01

   
A

ARTIK HİÇ ÜZÜLMEYİN SOKAĞI: Kimsesiz bir Ankara gecesinde, yıllardır arandığı halde, beklenmedik bir an’da rastlanan sokaktır. Anlatıcının belleğinin koridorlarını darmadağın eden, Rio de Janerio’nun çığlığıyla, Frankfurt Radyo Kulesi’nin bir ok oluşuyla, New York’un kırık parçalarını sergilemesiyle, dünyanın dört bucağından gelen onlarca imgenin savrulmasıyla kararan bir gecede son duraktır Artık Hiç Üzülmeyin Sokağı. Öykünün sonunda, anlatıcı sokağın kaldırımına yığıldığında, kırık bir teleferik avucundan dışarıya yuvarlanır. Bu kadar duyguyu taşımaya hangi teleferiğin gücü yetebilir ki? Artık hiç üzülmeyin diyen bir sokak, daha ne kadar hüzünlü olabilir ki?
(Nazlı Eray, Artık Hiç Üzülmeyin Sokağı)

B

BAYANLAR 00: Bayanlar tuvaletinde –pardon, san numarasında-, ömrü geçmiştir Kevser hanımın. Devlet Konservatuarı helâsı, hem kadınlar hem erkekler kısmına baktığı Yalova kaplıcaları helâsı, Ankara ve İstanbul’da çalıştığı iki umumi helâ, Park otel helâsı, ilk yapıldığı yıllar karıldığı Atlas sinemasının helâsı ve şimdi çalıştığı helâ… Kimler gelmemiştir ki Kevser hanımın helâlarına. Yaşlısı genci, güzeli, çirkini, Ermenisi, Rumu, Türkü, ecnebisi, vekil karısı, Fransa güzeli, ünlü bir opera yıldızı… Konservatuar yıllarından tanıdığı opera yıldızı o kadar duygulanır ki, “Sen hiç merak etme Kevser Hanımcığım. İhtiyacım oldukça başka yerde yapmam, sık sık sana uğrarım,” diyesi gelir. Tarihe düşülen bir kayıttır Kevser hanımın helâcılığı. Meclisteki helâ hademeliğinin düşünü kurması boşuna değildir.
(Haldun Taner, Bayanlar 00)


Meraklısı için not: Yukarıdaki "öykümüzün sözlük maddeleri", Eşik Cini dergisinde bir süre yazdığım Eşiklopedik Sözlük'ten alınmadır. Şimdi bu eski maddelerle birlikte yenilerini, ara sıra, Fil Uçuşu'nda paylaşacağım. Dileyen kendi maddelerini paylaşabilir. Farklı bir Öykü Sözlüğü'ne doğru...

21 Mayıs 2010 Cuma

Joyce Carol Oates: Güzel Bir Kız


“Masumca başlamıştı. Katya Spivak on altı, Marcus Kidder altmış sekiz yaşındayken.”

Bu kısa ama vurucu giriş ile başlıyor Joyce Carol Oates’in son romanı “Güzel Bir Kız”. Daha birinci bölümde iki kahramanımızın karşılaşması ile tersine okunacak bir şimdiki-zaman Lolita’sı ile karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz. Merkez karakterimiz (ve anlatıcı kameranın, kadrajından asla çıkarmadığı) Katya Spivak, on altı yaşında, lüks bir sayfiye bölgesi olan Bayhead Harbor’da, “sonradan görme” bir ailenin iki çocuğuna dadılık yapan, New Jersey-Vineland’den gelme bir kız. (İnsan düşünmeden edemiyor: Oates, gerçek bir yer olan Vineland’i tercih ederken, Nabokov’un “Ada ya da Arzu” romanındaki Andrey Vinelander karakterine gönderme yaparak, esinlendiği “Lolita” yazarına şapka çıkarmak mı istedi acaba?) Katya, daha ilk sayfalarda bölgenin saygın isimlerinden altmış sekiz yaşındaki görmüş-geçirmiş, çocuk kitapları yazarı, ressam, kibar, incelikli Marcus Kidder’la karşılaşır. (Marcus’un soyadı da pedofili konusuna gönderme hissini vermekte açıkça.) Katya, bir iç çamaşırı mağazasının vitrinine bakmaktadır ve Marcus yaklaşıp sorar: “Peki sen ne isterdin, eğer bir dilek hakkın olsaydı?” Masala giriş sorusudur bu; prens-kral-büyücü-cin, zavallı köylü kızına sorar: “Dile benden ne dilersen!”

Olay hemen başlar. Elimizde sayfa-çevirten, bitirmeden bırakamayacağımız bir kitap olduğunu biliyoruz artık. Okurun kafasındaki soru çok net; “Bu ikisinin arasında ne/neler yaşanacak? Yoksa… yoksa…”

İşte Joyce Carol Oates’un romanının başarısı da burada; okuma heyecanını sürekli yukarıda tutabilmesinde. Ama bir de madalyonun öteki yüzü var.

20 Mayıs 2010 Perşembe

İnsanlıktan Dibe Doğru 20.000 Fersah


Ölüm, bir meslek kaderi olarak görülebilir mi?

Polisiye Yazamamak

  
Değerli okurlar;

Uzun süredir üstünde çalıştığım polisiye romanı ne yazık ki tamamlayamadım. Öncelikle bu kitabın beklentisi içine girmiş okurlardan özür dilerim. Ayrıca bir özür de, durmadan kitabımın gelip gelmediğin soran okurların yoğun baskısından rahatsız olan kitabevi sahibi dostlarıma. Bekletip bekletip, sonra da yazamadım demek yakışıksız bir davranış biliyorum ama samimiyetime güveniniz ki, haklı nedenlerim vardı. Her şeyden önce, polisiye-sever kesimin pek merak etmediği, ancak bir diğer kesimin diğer kitapçı dostlarıma sormaktan bıkmadığı öykü kitabımla uğraşıyordum. Ama polisiyemin yazılamama nedeni bununla sınırlı değil. “Günlük gazete okuma alışkanlığım yüzünden kitabımı bir köşeye atmak zorunda kaldım,” desem yeridir. Okuduğum gazeteler bana bir anlamda “Sen bu işi başaramayacaksın,” dediler. Çünkü romanımda yaratmaya çalıştığım kurmaca dünya her zaman gerçeğin gerisinde kalıyordu. Polisiyenin baharatı denebilecek merak-sürpriz-çözüm gibi konularda o kadar zayıftım ki, gerçek haberlerin yanında benim kaleme aldığım sayfalar ilkokul öğrencisinin kompozisyon ödevi gibi kalıyordu. Dolaysıyla romana defalarca yeniden yeniden başladım; kahramanlarımı, konuyu, kurguyu, üslûbumu değiştirdim ama fayda etmedi. Şu anda sizleri, hele de böyle üzücü bir haber almanın getirdiği mutsuzluk içindeyken, daha fazla sıkmayacağım. Romanımın yazılamama sürecini eğer merak eder de, bizimle paylaş, derseniz daha sonra anlatırım. Karar sizin....

Bu sıkıntılı çalışma döneminden geriye bir çok konu taslağı kaldı. Bunların sayısını söylesem inanmazsınız. Bu taslakları ne yapacağımı düşünürken, aklıma yazarının bile yaratıcısı olan o olağanüstü insan, yani okur geldi. Bir kısmını onlara gönderebilirdim ve onlardan bu taslakları öykü haline getirmelerini isteyebilirdim. Hatta aralarında bunlardan roman çıkaranlar bile olabilirdi. Bunları bir okurdan daha iyi kim değerlendirebilirdi ki...

Ey okur, al bu taslaklardan istediğin öyküyü yarat. Parçala, değiştir, uzat, kısalt. Polisiye öykünün doludizgin koşan başıbozuk atına binip, dizginleri eline al. Tek yapacağın kalemini bir kırbaç gibi kullanıp, yazının uçsuz bucaksız ovalarında at koşturmak.

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Görsel Hafıza Oluşturmak

Basit bir merakla imgelerin peşine düşüyorum. Önce kütüphanemde bir tarama yapıyorum. Ardından Google’a başvuruyorum. Yusuf Atılgan’ın fotoğraflarını arıyorum. On taneyi bulmuyor ulaşabildiklerim. Çoğu YKY tarafından basılan kitaplarının kapağında kullanılmış fotoğraflar. Çoğu aynı yıllarda, 70’lerin ikinci yarısından sonra çekilmiş fotoğraflar. Okuduğum her eseriyle beni sarsmayı başarmış bir yazarın, bu kadar az fotoğrafını biliyor olmamıza şaşıyorum.

Yazarın görünürlüğü ve yazar imgesinin kitapların önüne geçmesi sıkıntılı bir konu. Yusuf Atılgan’ın fotoğraflarını ararken yine aynı konuyu düşünüyorum. Atılgan’ın (ya da fotoğraf ile arası iyi olmayan bir başka ismin) bu kadar az fotoğrafının olmasının elbette çeşitli nedenleri olabilir; yazar fotoğraf çektirmekten hoşlanmamaktadır, çektirdiği fotoğrafları beğenmemektedir ya da bunları göz önüne çıkarmak istememektedir. Birkaç fotoğrafın, görünürlüğü için yeterli olduğuna inanmaktadır. Aslında fotoğraf albümü doludur dolu olmasına da, çoğu kişisel anılarla yüklü özel karelerdir, gizli kalsın istemektedir. Ya da yeterince dolu değildir albüm, yaşadığı zamana ve coğrafyaya bağlı olarak çorak kalmıştır. Yazarın çok sayıda fotoğrafı vardır da mirasçıları ya da yayıncısı üç-dört tanesiyle yetinmektedir. Olasılıklar artırılabilir. Kafamı kurcalayan bu değil. Bir yazarın yazdıkları bilinmeden, görüntüsünün markalaştırılması meselesi, günümüzün şöhrete dayalı sistemi içinde ayrıca konuşulmalı. (Yazarın imgesinin giderek turistik bir ürüne dönüştürülmesi de, bu bağlamda tartışılması gereken ayrı bir konu: Prag’a gidip de, bir Kafka hediyeliği almayan-görmeyen var mıdır?)

Ancak, Yusuf Atılgan örneğinde olduğu gibi, kimi okur, hayranı olduğu-etkilendiği-beslendiği kitapların yaratıcısının izini sürmek isteyebilir. İmzanın, eserin önüne geçmesinden nefret eden bir okur olarak, bunu bir çoklu-okuma deneyimi olarak görürüm. İsteğim yazarın içi boşaltılmış bir görüntüye dönüştürülmesi değildir tabii ki. Lafı dolandırmadan, çok net söylemek gerekiyor; görsel hafıza oluşturmak. Hafızasız, unutkanlığa sığınarak yürüyen kolaycı bir toplum algısını, deyim yerindeyse “açığa düşürmek”.

Yusuf Atılgan sadece bir örnek. Bir başka okur, bu yazıdaki özneyi değiştirip, bir başka ismi öne çıkarabilir. Dediğim gibi, belki de Atılgan’ın kendi isteğidir geriye bu kadar az görüntü bırakmış olmak. Ayrıca bu durum, olağanüstü bir yazar olmasını hiç etkilemeyecektir; kalıcılığını, nesiller boyu okunacak olmasını da. Ancak bireyden yola çıkarak yapılacak bir toplum okumasında, görsel hafıza gücünü gösterecektir.

Her tür görüntü işleme tekniklerinin olduğu günümüzde bile böyle bir hafıza oluşturma çabası var mı; bilemiyorum. Yazarların tanıklıklarını ve buradan yola çıkarak oluşturulacak “edebi sivil tarih”i önemsiyorum. Fotoğraflar, görüntülü söyleşi kayıtları, belgeseller… Hadi uzatmadan söyleyeyim, video kayıt çılgınlıklarının yaşandığı 80’lerden günümüze, Yusuf Atılgan’ın, kendi ağzından hayat hikayesini anlattığı, Aylak Adam sohbeti yaptığı görüntülerin ulaşmamış olmasını, büyük bir eksiklik olarak görüyorum. (Bu durum, sadece edebiyatta değil, her alanda söz konusu. Günümüzde Boğaziçi Üniversitesi Mithat Alam Film Merkezi’nin “Türk Sineması Görsel Hafıza Projesi”nin hakkını vermek lazım.)

Yazarın imgesi ve bir imgenin içeriğin önüne geçmesi konusuna arada bir değinmek gerekiyor. Ama şimdilik diyeceğim budur; daha geç olmadan “Türk Edebiyatı Görsel Hafıza Projesi”nin başlatılması gerekiyor.

16 Mayıs 2010 Pazar

Rüyalarda Yerçekimine Ne Olur?


1.
“Sonsuzluk yolunda nasıl böylesine kolayca ilerlediğine hayret eden birisi vardı; gerçekte hızla bayır aşağı yuvarlanıyordu,” diyor Kafka. Yatağımdan sadece vücudumu ayırabildiğim şu anda, bundan başka bir şey düşünemiyorum. Dün akşam göğüslerinde sonsuz huzuru bulacağımı sandığım bu kızın adı neydi? Kendimi bir kez daha aldatabilmiş olmanın verdiği gururla merhaba diyorum güne. Coşkuyla aldat, aldatmadaki gurur yok sevgide. İçedönüşün öyküsü. Yağmur, sokakları ıslattıkça yerinde durmak istemeyen bir taş olduğumu anlıyorum. Sigara dumanı, yağmurun yoğunluğunda göğe doğru yol almak için kaçış noktaları arıyor. Her şey doğumuna dönmek ister. Her şey yuvasına dönmek ister. Mercanadasına saklanmak isteyen altınbalıkları gibi saklanıyorum içime. Altınbalıkları yağıyor güçsüz omuzlarıma. Peki uyanınca O’na ne diyeceğim ?

2.
Bilinç nerededir? Rüya zamanında mı gerçek zamanda mı? Walker ve Barret bir araya gelmiş Massachusetts’li bir kızın çamaşır suyu kokan bir pazar gününden kalma düşünü çözümlemeye çalışıyor. Freud kimdir? Breton’un manifestosu bir düş müdür? Magritte “L” biçiminde pipo mu içerdi? Us’un en büyük başarısı kendini geride bırakması mudur? Kulakların çınlasın Plotinus. Belki de bu yüzden dokunabildiğimiz oda bu kadar soğukken, düş-balıkları (126 balık) el yakacak kadar sıcak. Us, uslu olmadığı sürece dostumdur.

3.
Kadın erkeğe dokunmak istemiyor. Erkek ilkgençliğinin ilk deneyiminde. Us’unda başka şeyler var. Eve dönüş. Oda onlara ait değil. Onlar da odaya ve yaşadıkları şehrin sokaklarına yabancılar. Yaşamlarındaki tek güzellik kendilerinden yukarıda. Düşsel göstergeler yaşamı sorguluyor.

Ben küçücükken bir soru fısıldamışlar kulağıma; anneme sordum bilemedi: Rüyalarda yerçekimine ne olur?

Sandy Skoglund: Revenge of the Goldfish
(Altınbalığın İntikamı) 1981
Cibachrome fotoğraf. 30”x 40”
Seramik balıklar, mobilyalar ve canlı modeller

13 Mayıs 2010 Perşembe

Arkadaş: "Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası"


Arkadaş Z. Özger’le 1983 yazında, Ankara’da, çok sevdiğim dostum Yasemin Erkan’ın verdiği fotokopi dosya sayesinde tanıştım. 1974 yılında yayımlanmış “Şiirler”in fotokopileri. O yaz boyunca, özellikle İkinci Yeni izlerinin rahatlıkla görülebildiği ilk dönem şiirlerini, bu şiirlerdeki ironiyi sıklıkla konuştuğumuzu hatırlıyorum. Sanki çok yakın bir tanıdığımız, dostluğumuzun bir parçasıymış gibi adıyla anardık onu, Arkadaş derdik. Adının kendinden şiirli hali, daha sıcak bir bağ kurardı aramızda, o bizim arkadaşımızdı. Hemen ertesi yıl, 1984’ün Nisan’ında şiirler “Sevdadır” adıyla kitaplaştırıldı. Mayıs Yayınları’nın bu kitabını 16 Temmuz 1984’te almışım. Mavi kapağı çoktan soldu, ama her yıl arada bir raftan çıkarır, birkaç şiir okumadan bırakmam.

Tam adı Arkadaş Zekai Özger. 8 Ocak 1948 Bursa doğumlu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulu mezunu. TRT Ankara bürolarında çalışmış.

Ölümüne giden yol hüzünlü. 1970 öncesinde okulunun polislerce basıldığı bir gün, çıkan olaylarda Arkadaş başına ağır darbeler alır. Aradan yıllar geçtikten sonra 5 Mayıs 1973’te sokakta ölü bulunur. Beyin kanamasından öldüğü belirlenir. Arkadaşları, ölümünü okulun basılması sırasında başına aldığı ağır darbelere bağlarlar. İşte böyle bir öykü. Ankara sokaklarında geçen, hüzünlü bir yaşam öyküsü.

11 Mayıs 2010 Salı

Öğle uykusunu seviyor musunuz?


Öğle uykusuyla ilgili çeşitli efsaneler dinlemişizdir. Kimi büyük yöneticilerin, politikacıların her öğlen yarım saat kadar uyumak için ofislerine özel bölmeler yaptırdıkları, önemli toplantılarını bu kaçama dinlenme zamanlarına göre ayarladıkları gibi. Kimi bakış açıları öğle uykusunu coğrafya ve gelenekler üstünden ele alır; Kuzey Avrupa pek istekli değilken Latin Amerika’nın olmazsa olmazıdır öğle uykusu. Bizde adı değişir; öğle uykusu, kestirme, şekerleme… Ben şekerleme denmesini pek eğlenceli (ve elbette lezzetli) bulurum. Ama daha da önemlisi, her ne kadar her gün yapamasam da, adı ne olursa olsun öğle uykusunu severim.

Bir zamanlar öğle uykusu uyumadan hayata karışamayan bir adamın öyküsünü yazmak istemiştim. Notları kim bilir nerededir, sonunda vazgeçmiştim öylesi bir metin yazmaktan… Eğer Can Yayınları'nın yeni serisi Kırkmerak’tan çıkan Thierry Paquot imzalı eğlenceli ve ufuk açıcı deneme kitabı “Bir Sanattır Öğle Uykusu”nu daha önce okumuş olsaydım belki de vazgeçmezdim.

Kitabı okumaya başlamadan sorulması gereken soru şu: Ben öğlen uykusunu seviyor muyum?

9 Mayıs 2010 Pazar

Öylesine Sessiz...

     
Yıllardır bu evde oturuyordu; kapıcıya sormuştum bir keresinde, “Geldiğimde buradaydı,” demişti. Apartmanın girişindeki, paslanmış üç vidanın tuttuğu (dördüncü vida ne zaman, nasıl düşmüştü acaba?) mermer isim tabelasından söz eder gibi söylemişti bunu: “Geldiğimde buradaydı.”

İyice cılızlaşmış beyaz saçlarını küçük ama becerikli bir topuzla ensesinde toplardı. Çillerle, damarların birbirine karıştığı ellerinden birini yumruk yapardı hep. (Sahi, hangi eliydi?) Ben sabahları işe giderken, yaşlı bedeninden beklenmeyecek sertlikte adımlarla yürüyüşten dönüyor olurdu. (Başka ne için çıkardı ki dışarı?)

İki kere kapısını çaldım. İki bayram sabahında. Sadece iyi bir komşu olmak, apartmandaki yaşlı bir kadını sevindirmek değildi amacım. Merak ediyordum; kim olduğunu, neden bu kadar yalnız olduğunu, kapısının neden hiç çalınmadığını. Açmamıştı kapıyı. İçeride olduğunu biliyordum; nefesini duyuyordum. Kapıya kadar gelmiş, göz deliğinden bakmış, eli kapının koluna gitmiş, birden duraksamıştı. Nefesini tutmuş, kapının önünde sabırsızca beklediğim o yarım dakikalık zaman içinde sayısız anıya açmıştı belleğinin kapılarını.

Bir karartma gecesi. Kuru üzümle içilen çayın tatsızlığı. Lisedeki kızlar. Şarap rengi deri cildi ve küçük kilidiyle, yastık altında saklanan şiir defteri; bir gün evdekilerin eline geçer korkusuyla, aşk şiirlerinin Almanca yazıldığı defter. İlk aşk; edebiyat fakültesindeki hocası. Evlilik; oğlumuz avukat olacak malûmunuz. Mavi patiklerini giyemeden düşüp giden ilk bebeği; tek oğlu. Sonra kızlar. Ilık bir Mayıs sabahı, polisin kapıyı kırıp saçından sürükleyerek götürdüğü büyük kız. Serin bir Eylül akşamı yurtdışına kaçtığı haberinin gelişi. Gelmiyor artık; gelemiyor. Evlenmedi; sevemiyor. Küçük hemen evlendi oysa. Bir çocuk yeter dedi; bir torun. Elleri kadar çilli bir torun; resmine bakarak boncuktan bilezik yapıyor ona. Akide şekerini sevmiyor torunu; neyse ki patatesli gözlemeye bayılıyor. Yılda bir kere geliyorlar yaşadıkları uzak şehirden; fazla fazla yaptığı gözlemeleri paket yapıp veriyor yolluk niyetine, istemiyorlar.

Kocası yanında yatarken, uykusunda öldü. O sabah her zamankinden geç uyanmıştı, “Ne oldu bu sabah bana, üstüme ölü toprağı serilmiş gibi uyumuşum bu saate kadar,” demişti. Kocasından ses de, nefes de gelmeyince canı acımış, az önce yaptığı benzetmenin siniriyle bir-iki saniye gülüp sonra içi çekilene kadar ağlamıştı. Kimseye anlatmadı o bir-iki saniyelik gülüşü.

Açmamıştı kapıyı. Her iki gidişimde de. Bir keresinde de sabah yolunu kesip konuşmaya karar vermiştim. Ne diyeceğim bile ezberimdeydi: “Teyzeciğim, uzun zamandır komşuyuz ama daha tanışamadık bile, bir ihtiyacınız olursa, saat kaç olursa olsun...” Ama yumruk yaptığı elini sallayarak (hangi eliydi acaba?) hızla önümden geçerken, çekinmiştim onu durdurmaya. Hem kim set çekebilirdi ki öylesine güçlü akan bir ırmağa?

Tatil dönüşü aşağıdaki bakkaldan öğrendim öldüğünü. İki gün kapısına bırakılan ekmeği almayınca kapıcı şüphelenmiş, yöneticiye haber vermiş. Çilingir getirip açtırmışlar kapısını. Yatağındaymış. Uyur gibi. Saçları toplu, üstünde beyaz bir gecelik, başucunda bir çene bağı, bir bıçak, bir kitap. Akrabalarından gelen olup olmadığını, eşyalarının ne yapıldığını sormadım. Öğrenmek istemedim. “Bir de kedisi varmış, zavallıyı bulduklarında ayakucunda oturuyormuş,” dediğinde bakkal, şaşırıp ürperdim. Bunca yıldır, o evden bir kere bile kedi sesi duymadığıma emindim.

4 Mayıs 2010 Salı

80'ler denince siz neler hatırlıyorsunuz?

   
Derya Erkenci yeni bir kitap yazıyor.

Bu cümle eminim, Erkenci’nin Hayalet Gemi'deki, altzine.net’deki yazılarını ve önceki kitaplarını okuyanları heyecanlandırmıştır. 2002 tarihli “Aptalın Seyir Defteri” ve 2003 tarihli “Nişan Fotoğrafları” kitaplarını okuyanlar, onun özel dilini, detaylar üstünden bütüne götüren kurgusunu, çocukluğu-gençliği 80’lerde geçmiş bir kuşağın dünyasını yansıtış tarzını, kaleminin ucundaki kamerasını özlemişlerdir. Kalem-kamera benzetmesi boşuna değil; Sinema-TV eğitimi gören, haber kameramanlığından uzun metrajlara objektif arkasına geçen, şaşırtıcı kısa filmlere imza atan, video sanat işleriyle zihin tokatlayan bir isim Derya Erkenci.

Birbirimizi tanımadığımız yıllarda yollarımızın kesişmişliği var üstelik. Milliyet Sanat’ın derlediği Genç Şairler Antolojisi 2’de ikimizin de şiirleri yer almış. Sonrasında Hayalet Gemi yılları ve altzine.net’de sayısal ortamın dinamiklerini gözeterek yaptığı işler. Derya, her zaman sakin-derinden işleyen bir yazar duruşunu benimsedi. Yüzleşmekten, isyandan, hayatın içinden konuşmaktan, Beşiktaş pazarından, balığa çıkmaktan, tütün sarmaktan, çay bahçelerine saygısından, yaz sinemalarına sevgisinden, inceliklerin adamı olmaktan vazgeçmedi.

2 Mayıs 2010 Pazar

Sizin de "saçma" futbol kuralı önerileriniz var mı?


Futbol merakı, babadan oğula geçer bu coğrafyada. (Yeni kuşaklarla birlikte anne-babadan, oğullara ve kızlara geçer demek gerekiyor elbette.) Herhangi iki rengin takipçisi olmak, ailenin sürekliliği için, bir ruhun yakalanabilmesi için basit bir araçtır sanki. Çekirdek ailede iktidarın yarıldığı ve demokratikleşme yolunda adımların atılabildiği anlardır maç saatleri. Bütün aile, en azından doksan dakikalığına aynı dilden konuşur. Benim taraftarlığım da babadan mirastır. Çocukluk rüyamda babamla “gönül verdiğimiz” takımın futbolcusu olmanın hayallerini bile kurardım; eminim rüyalarımda kupa kaldırmışlığım da vardır. Üniversitedeyken, futbolculuk hayallerim için yaşlanmış olduğumu anlamış olacağım ki, işin teorisine sardırmıştım. Teknik direktörlük hayalleri bu bilgiyi gerekli kılıyordu. Sonunda baba-oğul sürekliliği uğruna futboldan adamakıllı anlayan bir adam olup çıkıverdim. Neyse ki, meşin yuvarlakla arama mesafe koymam için yaşlanmayı beklememe gerek kalmadı. Türkiye’deki futbol algısı, yöneticisinden medyasına, taraftarından futbolcusuna o kadar iç karartıcı, can sıkıcı ve kimi zaman o kadar utandırıcı/insanlık dışı ki –İsviçre maçını mı hatırlatsam Leeds taraftarlarının katlini mi?- soğudum gitti. Ancak babamın (ölüme götüren) hastalığı döneminde her şey eskisine döndü/dönmek zorunda kaldı. O son günlerde bizi hastalığın acısından uzaklaştırabilecek az sayıdaki konudan biriydi futbol. Konuşup dururduk. Şimdi o konuşmalardan geriye kalan anılarda hep takımın renkleri ve başarıları var. Babamla futbol konuşmayı özlüyorum.

Türkiye’de lig son iki maçına girmiş durumda. Samimiyetle söylemeliyim ki, lig şampiyonunun hangi takım olacağı fazlaca umurumda değil. Ne de olsa yarışın adaleti, gazete satışlarını ve televizyon izlenirliğini artırmak için konuşulan konular olmuş durumda. Sadece eğleniyorum artık bu konuyla. Arada bir futbol maçı izlediğimde, geçirdiğim 90 dakikanın da beni eğlendirmesini istiyorum. Futbolun, futbolcunun, teknik adamın, spor medyasının ezberden konuşmasından yoruldum, yenilikler olsa diyorum.

Konunun uzmanlarına saçma gelse de, yenilenme önerilerim var kendimce. Dileyen dalga geçebilir, dileyen bu önerileri çoğaltabilir.