Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

2 Nisan 2010 Cuma

Bir anı: Can Baba'yı özlemek!

   
Yıl 1982. 14 yaşındayım. Ankara’da soğuk bir Cumartesi. Bir cebimde iki kitap, Yazko Yayınları’ndan iki Can Yücel kitabı, Kızılay’ın yolunu tutmuşum. Diğer cebimde hayallerim var. Otobüste giderken, öyle sahneler kuruyorum ki kafamda, o hayaller gerçek oluyor birden. İnanıyorum kurduğum dünyaya. Bir imza günü öncesinde öylesine heyecanlanıyorum ki, ellerim buz kesiyor.

O yıllarda, kadim dostum Levent Gönenç’le şiir okuyup, şiir yaşıyoruz. İkinci Yeni olmazsa olmazımız. Can Yücel’in apayrı bir yeri var. Kitaplarını okuya okuya eskitiyoruz. Bir dergide gördüğümüz onunla ilgili ya da onun kaleminden çıkma bir yazı, günlerce tek konumuz oluyor. Can Baba hakkındaki her şeyi öğrenmek istiyoruz. Levent, “Güler gibi bir kadınla evlenmek isterim,” diyor. Ben, nereden duyduysam, Su diye bir kızı olduğunu duymuşum Can Baba’nın. Gizliden gizliye bir sevda besliyorum Su’ya karşı.

Can Yücel’in Ankara’da, Kızılay’daki bir kitapevinde imza günü olduğunu duyunca günler öncesinden hazırlanıyoruz. Ama Kızılay’a inmek için evden izin alma yaşındayız. Levent, o izni alamıyor. Yalnızım. Bir cebimde Can Baba kitapları, diğerinde büyük ustaya göstermek istediğim şiirlerim, hayallerim. Tek isteğim şiirlerimi ona gösterebilmek. Otobüste öyle bir dünya kuruyorum ki hayallerden, görünce çok seveceğine, bana “el vereceğine” inanıyorum. 14 yaşındayım.

Uzun bir kuyruk. Beklerken gözümü ayırmıyorum Can Baba’dan. Herkesle konuşuyor, imza attırmaya gelenlerle tek tek ilgileniyor. Kuyruk eriyip de sıra bana gelecek gibi olduğunda, çaktırmamaya çalışarak en arakaya geçiyorum. Amacım herkes gittikten sonra, yalnız kalmak. Başka türlü gösteremem şiirlerimi. Hayal dünyam giderek ufalıyor, gerçeğin buruk rengi kaplıyor kitapevini.

Bir ara göz göze geliyoruz. Sanki sürekli yer değiştirdiğimi fark ediyor. İyice heyecanlanıyorum.

Kuyruk eriyor, ben arkaya geçiyorum. Ankara’ya soğuk bir gece inmek üzere.

Sonunda küçük oyunuma devam edemez hale geliyorum. Can Baba’nın karşısındayım. “Gel bakalım delikanlı,” diyor, o davudi ama insanın içini okşayan sesiyle. Yaklaşıyorum. “Ne o,” diyor “kıpır kıpır, duramadın yerinde.” Şiirlerimi göstermek için çabaladığımı nasıl anlatırım. Kitapevi yöneticileri, “Gel bakalım genç, korkma,” diye yüreklendirmeye çalışırken, Can Baba, masanın arkasına, yanına çağırıyor.

Elini cebine atıyor. Para çıkarıyor. “Şuradan ban bir cep kanyağı al bakalım,” diyor. Özel hissediyorum kendimi. Can Baba’nın canı kanyak istemiş.

Erken inen akşamın alacasında, bilmediğim caddelerde koşarak bir bakkal arıyorum. Kızılay’ın büyüklüğü başımı döndürüyor. 14 yaşındayım.

Nefes nefese dönüyorum kitapevine. Kuyruk erimiş, bitmiş. Can Baba ve kitapevi yöneticileri dışında kimse yok. Ama cesaret edemiyorum şiirlerimin olduğu cebi boşaltmaya. Usulca kitapları uzatıyorum. Adımı soruyor. Adımın anlamını bilip bilmediğimi, nerede okuduğumu, yaşımı… Bir yandan da getirdiğim cep kanyağının yarısını kahvesine boşaltıyor. Onunla özel bir anı paylaştığımız bilmek yetiyor bana.

Rengâhenk’in içine “H – R – Pozitif” yazıp atıyor imzasını.

Şiir Alayı’na yazdıklarıysa o gün bugündür, içimde bir yerde dönüp duruyor: “Yekta Kopan’a nerden koptuğu bilinmez bir adam tarafından…”

O şiirler pelur kağıtlarda yok olup gidiyor. Can Yücel ise her gün biraz daha büyüyor.

Can Baba’yı çok özlüyorum.

10 yorum:

Evren dedi ki...

tanıdık olmayı dilediğim insanlardan biriydi can baba... güleri anlatırken dinlemiştim bir seferinde, can baba ile yaşamayı düşlemiştim üzerine... zor olsa gerek dediğimi hatırlıyorum.

Tual'de İz Düşümü dedi ki...

Ne tuhaf, ondört yaşında böyle bir anı devşirememiş olmak ömrüme. Okurken titrek yüreğinde titremesi yüreğimin yeterli mi sence, senin ondört yaş anında yanındaydım ve Can Baba'yı bende senin kadar özledim diyebilmek için... Ve şiirler inan pelur kağıtlarda yok olup gitmez, bir şairin dediği gibi “Yalansız her aşkta şair kanı var.”

enigma dedi ki...

Kimi insanları yüzünü görmesek de yüreğinden tanırız, onlardan biridir Can Yücel. Özlenenler listesine eklenen, özlenilen...

Bir şiiriyle anmak isterim ben de:

BAKIŞ

Aynada bakma yüzüne
Başkalarının gözlerinin içine bak
Köpeklerin gözlerine bak
Kedilerin gözlerine bak
Ne kadar masum
Ne kadar mahzun
Ama birdenbire bir rüzgar esiyor
Sardunyalar açıyor
Kekikler kokuyor
Aynada bakma yüzüne
Ağaçların gözüne bak
Duvarların gözüne bak
Manavgat'a bak
Gözlerime gözlerime bak
Dünyanın gözlerine bak
Kendine aynada bakma
Sen öleceksin sonunda
Dünyanın gözleri kalacak

Seke Seke (1997) adlı kitabından Can YÜCEL

WITCH dedi ki...

Sonsuza kadar sizin olacak anlardan biri. Şu an evrende, bir yerde, bir boyutta, o resim karesinde, hala 14 yaşındasınız ve hala Can Baba' yla berabersiniz. O an sonsuza kadar evrende asılı kalacak. Hiç kaybolmayacak.

Burcu Yıldızer dedi ki...

Bu bir dans... 40'lı yaşlarda, içinden sözcüklerin ve sezgi kuvvetinin büyük bir coşkuyla çoğaldığı, gösterişli bir dans... Bir şairin mısralarına yekvücutta can vermek! Bunu yaparken sıyrılabilmek ve çokça içinde kalabilmek yaşamın ve ölümün...

Oyunu ilk defa izlemiş ve çıktığımda hala başından sonuna kadar bütün her şeyi hatırlıyordum... Elleri, korkuları, çocukluğu, erkeksiliği, sarhoşluğu, yalnızlığı, kahkahası kısaca her şeyini... İnanılmaz derecede başarılı buldum onu...

Yıllar önce Eskişehir'de Hayal Kahvesi'ndeki küçük karşılaşmamız yalnızca bir gülümsemeyle geçip gitmişti. Bazıları hatırlanıldığı gibi kalmalıydı. O andan iki yıl sonra yeniden gördüm onu. Bu defa gençlik merkezinin içinde bir yerde otururken. Üniversite yıllarının bende güzellikle anılacağı zaman dilimlerinin birinde. Yine aynı şey oldu ve sadece gülümsedim. Sonra da kalkıp masamdan eve doğru yürümeye başladım. İçimden bir ses bir gün onunla konuşacağımı söylüyordu.

Aradan yıllar geçti. İstanbul'a geldim ve onu izlemeye gittim. Oyun çıkışında oyun hakkındaki düşüncelerimi yazmak için defterin yanına gittim. Başladım yazmaya. Kısa cümlelerim yoktur benim. Sevdiğim şeyleri, sevdiğim insanlara doya doya anlatmayı severim ben. Yarınlara bırakmadan içimde olanları bilsin isterim. Kim bilir zamana yenik düşeriz, insani hırslarımıza yeniliriz, akar gideriz birbirimizden diye. Bazı şeyler geçip gitmeden, ruh kendini boş bir evin çatısı altında bencilliğe itmeden ve bir son söz budalalığına düşmeden yumuşak uçlu bir kurşun kalemin sayfadaki akıcılığı gibi bırakırım kendimi sevdiklerime. Çünkü inanırım, hayatın yükü bir tek sevgiyle taşınabilir.

Yazı yazdığım masa alçaktı. Eğilmiştim. Kendimi kaptırmışım neredeyse koca bir sayfayı bitirmek üzereyken sağ omzumun üzerinden bir ses bana: “ Neler yazıyorsun bakim sen oraya” dedi. Ürkmüştüm. Dudaklarının arasından çıkan kelimelerin nefesini duyacak kadar yakındı.

Sola hafifçe eğilerek doğruldum. O’ydu. İkinci karşılaşma ve gülümsememden sonra, hemen yanı başımdaydı. Bu defa kendi sesi ve sözleriyle…
Ayaküstü on dakika keyifli bir sohbet ettik. Ona Eskişehir’de olanları anlattım. Mahcup ve sevecen dinledi beni. Siyah kaşkolü, kadife kahverengi ceketi ve mütevazı duruşuyla beni dinleyen o kişi… 
Şair kim mi?

- Ben suyun yanması gibi tuzda -
Anlamsız, uzun
Gizli, korunaklı
Yüzüyle itermiş gibi ilk defa gördüğü bir yaratığı
Yıllarca, ama yıllarca
Baktı baktı baktı.
...

Tanıdığımdan beri ilk defa canlı izleyebilme fırsatını yakaladığım ve kimi zaman uzaktan gördüğümde gülümsediğim, hayran olduğum şairin mısralarına can ve ses veren, hayranlıkla izlediğim tiyatro oyuncusuydu…

Deniz Özalp dedi ki...

Evet geç oldu ama anımsadım şimdi, durduk yerde aklıma geldi.
On yedi yaşındaydım ve üniversite sınavına hazırlanıyordum ya da 'Mış' gibi yapıyordum desem daha doğru olur; işte herkes gibi dünyayı degiştireceğime inandığım zamanlar ve mizah dergisi Limon'un son zamanları Cemil Meriç'in adı geçmişti ve ben hemen koştur koştur Jurnal adlı kitabını almıştim; sınava hazırlik kitabının arasına saklayıp okuyordum. Tabi ki hiçbirşey anlamıyordum, ama bir akşam cok ilginç birşey oldu;

Kitabın başında kestirmişim birkaç dakika ve annemin seslenmesiyle uyanıp aklımdaki cümleleri kağıda yazmıştım ve çok böbürlenmiştim; öyle ihtişamlı büyük cümlelerdi. Yazmanın heyecanıyla hemen Jurnal'e yöneldim; kıyas kabul edebileceğim cümleler ariyorumdum kendime yaranmak için ve bir iki satır okuduktan sonra Allah'ım Cemil Meriç'in ruhu içime girdi yoksa okumadan bu satırları nasıl yazabilirdim diyerek annemle teyzemin bitmek bilmez cin hikayelerine yenisini eklemiş oldum. Gizli güçleri olan bir kahraman edasındaydım, düşünsenize bir tiyatro oyununda ki anlatıcı gibi Tanrı'nın sesiyle yazmıştım herşeyi.
Biliyorum günümüzde hiçbir genç böyle şeylere paye vermez ve inanmaz ama biz daha saf dönemlerde büyüdük düşünün ki özel kanalların yayına başladığı dönemi anımsıyorum ya da inanasım vardı diyelim.

Neyse Cemil Meriç bir gizem olarak kalsın istedim hep hayatımda ve bir mucizeymiş gibi anlattım şu yaşima kadar; uykuya dalmadan önce okuduğum cümlelerin anlam zorluğu altinda ezilip defalarca tekrarlarken yorgun düşmüş, sonrasinda yaz meltemiyle kapanmış sayfayı uyanır uyanmaz çevirip okuyunca bilmediğim birşeyi yazmış olduğumu sandığımı hep biliyordum aslinda ama işte hikaye anlatma dürtüm bu durumu biraz çarpıtmış olabilir.

O gecenin tanığı beynimin oyununu hatırlayabilecek kadar yakınım on yedime ve beni gülümsetebilecek kadar uzak.

Algodón dedi ki...

Yazdıklarınızı okurken çok duygulandım. Ne mutlu size, ne kadar güzel bir anı. Şiirlerinizi gösterebilecek cesaretiniz olsaydı acaba nasıl gelişecekti hayat, tıpkı closing doors filmi gibi kurmaya başladım...

Can Yücel'in sesini kayıtlardan dinledim. Şiirlerini onun sesinden dinlemek içimi daha çok burkuyor sanki. Ya ben duygusal günümdeyim ya da biz duygusuzluklarla öyle dolu bir hayat yaşıyoruz ki, ilk "duygu karşılaşması"nda gereğinden fazla tepki veriyoruz. Bilemiyorum.

Şanslıyız, edebiyat diye bir şey var.

AyşegüL dedi ki...

Sizi kıskanmamak elde değil..Ne kadar güzel,özel adeta samimiyet kokan bir anı..PAylaştığınız için öncelikle yüreğinize sonra kaleminize sağlık.

confusément dedi ki...

Benzer bir olayı bu yıl ki İzmir kitap fuarında ben de sizinle yaşadım kendi çapında öykü ve denemeler yazmaya çalışan biri olarak yanımda getirdiğim halde hiç birini size gösteremeyip sadece 3 kitabınızı imzalattım:))

Migeee dedi ki...

Ne güzel anıymış! Keşke şiirlerin olduğu cep de masada olsaymış!

Mekânı cennet olsun!

Benim de bir söyleşisine katılmışlığım var ama anım yok maalesef.

İçindeymişik
Yeşilmişik
Sazmışık...

Paylaşım için çok teşekkürler :)