14 Mart 2010 Pazar

İçinden Adalar Vapuru Geçen Senfoni

     
Dortmund’da soğuk bir gün. Yine de şehir meydanı şenlik yeri gibi, herkes sokakta. Gençler sarı-siyah atkılarını sallayarak elektronik mağazalarının vitrinlerindeki dev ekranlardan Ruhr bölgesi derbisini izliyorlar. Dortmund, Bochum deplasmanında 2-0 galip. Bira-sosis-patates-lahana salatası muhabbetinde bir yandan maça bakıyoruz, bir yandan da akşamki konserle ilgili beklentilerimizi konuşuyoruz.

Tezahüratlara eşlik ederek noktalıyoruz maçı. Türk futbolcu Nuri Şahin’in de bir asist yaptığı maçta Dortmund 4-1’lik zafere ulaşıyor. Gençler mutlu, sokaklar şarkılı! Artık akşamki konserden, Fazıl Say’ın “İstanbul Senfonisi”nin dünya prömiyerinden başka konumuz yok.


2007’de siparişi verilen “İstanbul Senfonisi”, ilk kez Konzertahus Dortmund’da, Howard Griffiths yönetimindeki WDR Köln Senfoni Orkestrası tarafından icra edilecek.

Konser öncesi izleticilerin çoğunun Alman olduğunu, çevre illerden geldiklerini, biletlerin uzun süre önce tükendiğini, Alman klasik müzik çevrelerinin bu senfoniyi, 2007 yılından beri büyük bir merakla beklediğini öğreniyoruz.

Konzertahus Dortmund, şehrin merkezinde, çevre binalarla bitişik nizamda, modern bir yapı. Girişindeki müzik mağazası, kafesi, klasik müzik solistlerinin dev fotoğraflarıyla ilginç hale gelmiş vestiyeriyle insanın kendisini rahat hissetmesini sağlayan bir yer. Ama asıl etkileyici olan konser salonunun içi; 4 katlı bir oditoryum, 1700 kişilik dev bir salon. Tümüyle modern çizgilerle tasarlanmış orga bakarak konserin başlamasını bekliyoruz. Salon tümüyle dolu.

Orkestra Leonard Bernstein’in “Candide” uvertürünü seslendirirken salonun akustiğini de test etmiş oluyoruz. Konserin gümbür gümbür geçeceği kesin.

Fazıl Say, alkışlarla geliyor sahneye. Gershwin’in sedaları doluyor salona. Önce “I got Rhythm” ardından “Rhapsody in Blue”. Özellikle ikinci parçada Fazıl Say, kendinden geçiyor ve bütün salonda bir vecd hali başlıyor. Piyanosuyla konuşuyor müthiş virtüöz. Notaları itiyor, çekiyor, orkestranın her elemanıyla tek tek göz göze geliyor. Sanki senfonisinin ilk kez icra edilecek olmasının verdiği bir neşe var üstünde, yüzündeki muzip ifade hiç kaybolmuyor. Ajite hali, tuşların yanacak kadar ısınmasına neden oluyor. Orkestraya bakıyorum; yüksek konsantrasyonla büyük hayranlık iç içe geçmiş durumda. Salonda –özellikle üçüncü ve dördüncü kat balkonlarında- ayağa kalkmış dinleyenler var. Daha önce hiç böyle bir Gershwin yorumu duymadım; kendimi kafamı sallarken buluyorum bir ara. Hayranlık onaylamasıyla, ritim tutmak arasında bir kafa sallayış bu. Normal programın sonunda o kadar uzun süre ayakta alkışlanıyor ki Fazıl, bis yapmak durumunda kalıyor: “Summertime”. Üçüncü balkondaki bir adam, parmak şıklatarak eşlik etmekten kendini alamıyor bir ara. Cazdan atonale dolaşan “Summertime” yorumun en büyük özelliği “konuşması”.

15 dakikalık arada, herkes büyülenmiş gibi Fazıl’ı konuşuyor. Kırmızı şarap olmasa biraz sakinleşmem mümkün olmayacak.

“Nostalji” adını verdiği birinci bölümle başlıyor "İstanbul Senfonisi". Boğazın mavi sularında, dalga seslerine şehrin seslerinin karışmaya başlamasıyla giriyoruz İstanbul’un dünyasına. Üç solist, neyde Burcu Karadağ, kanunda Hakan Güngör ve vurmalı çalgılarda Aykut Köselerli daha ilk bölümdeki dokunuşlarından, Fazıl Say’ın senfonideki genel hattını hissetiriyorlar. Doğuyu bilen ama oryantalist olmayan bir formda ilerliyoruz. İkinci bölüm “Tarikat” ve üçüncü bölüm “Sultan Ahmet Camii” ile iyice yükseliyoruz. (Ben özellikle üçüncü bölümü çok sevdim.) Boğazın sularından kahramanlık türkülerine, haremin şehvetinden surdibinin gerilimine, ruhani bir derinlikten dünyevi bir patlamaya, batının modern formlarından doğunun sıcak-aksak ritimlerine ilerliyoruz.

Dördüncü bölüm “Hoş Giyimli Genç Kızlar Adalar Vapurunda” ile bütün salon kendinden geçiyor. Daha bölümün başında bir vapur geçiyor notalardan düdüğünü öttürerek. Adanın faytonları, ağaçların altında yaşanan romantizmi, Aya Yorgi’ye çıkış, son vapura yetişme çabası ve son vapurun acı sesiyle Adaya hüzünlü veda. Fazıl Say’ın yaptığı bu işte; anlatan bir senfoni sunuyor, konuşan, tarif eden… Müziği kişileştiriyor. Öyle büyük bir heyecan var ki salonda, bölüm aralarında kendini tutamayıp alkışlıyor deneyimli klasik müzik dinleyicisi.

Vapurdan inip aceleci bir tene bindiğimiz beşinci bölüm “Haydarpaşa Garından Anadolu’ya Gidenler Üzerine” adını taşıyor. Bendirin yavaştan yol veren ritmi kısa sürede makas değiştirip bizi kendimizden uzaklaştıran bir raya sokuyor. Darbuka alıyor ritmi. Artık yokuş aşağı salınmış gibi ruhlarımız. Salona bakıyorum; çoğu kişinin ağzı açık. Arple eşleşen kanun, trompetle birlikte üflenen ney, darbukaya ritimde eşlik eden yaylılar. Bir trenin ay-yıldızlı penceresinden bozkırlaşan manzaraya bakarak rakı içer gibiyim.

“Alem Gecesi” adlı altıncı bölüm kanun taksimi ile başlıyor. “Dök Zülfünü Meydâne Gel”, bir dokunuşla geçiyor notalar şenliğinden. Giderek daha çok hissettiriyor kendini Doğu-Batı eksenine sıkışmış İstanbul şehri. Modernleşmenin son evresinde yalnızlaşmış ruhlar, şehrin keşmekeşine karışıyorlar. Tanpınar’ın “Huzur”uyla başladığımız yolculuk, Orhan Pamuk’un “Kara Kitap”ıyla sonlanıyor. Boğazın karanlık sularına gömülüyor ruhum.

Son notayla ayağa fırlıyorum. Bütün salon ayakta. Saatime bakıyorum, merak ediyorum alkışın kaç dakika süreceğini. Tam 16 dakika ayakta alkışlanıyor senfoni, Fazıl, solistler, şef ve orkestra. Orkestra kulise yönelmese kimsenin duracağı yok. Çığlıklar, bravolar, ıslıklar… Fazıl’ın mutluluğu yüzünden okunuyor. Defalarca geliyor sahneye. Orkestra üyelerine bakıyorum; zor bir işi başarmış olmanın rahatlamasını yaşıyorlar. Herkes çok mutlu.

Konser sonrasındaki kokteylde herkes Fazıl’a sarılıyor. Kucaklaşıyoruz biz de, “Nasıl olmuş?” diyor. Cevabımı o kısa ayaküstü tebrik anına sığdırmam mümkün değil. Şaşkın bir şekilde “Ne yaptın sen yahu?” diyorum. (Tebriklerimin içinde hep bir pot vardır aslında, bu ayrı bir konu.) Konzertahus Dortmund’un yöneticisi uzun bir teşekkür konuşması yapıyor. Konuşmanın sonu ise bir sürpriz ve bir hediye ile noktalanıyor. Bochum’u 4-1 yenen Dortmund’un bir formasını hediye ediyorlar Fazıl’a. Sırtında Fazıl Say yazan 10 numaralı sarı-siyah forma. Bir de “BVB” futbol topu. Artık prömiyer geriliminden çok uzaktayız, herkes gülüyor eğleniyor. (İşte tam o anda çekilmiş bir fotoğraf. Biraz titrek, doğaldır, herkesin elleri titriyordu o anda.)

Fazıl Say, Ruhr 2010 kapsamında kendisine 2007 yılında sipariş edilen (senfonini ilk icrası neden Ruhr bölgesinde, Dortmund’da yapıldı diyen var mıdır hala?) “İstanbul Senfonisi”nin dünya prömiyerinden alnının akıyla çıkıyor. Ama öyle bir çıkış ki bu hepimizin başını dikleştiriyor. Bunun artık Türkiyeli olmakla, İstanbul’da yaşamakla ilgisi yok. Gerçek sanatın, insanlığın başını dikleştiren bir anlamı olduğunu bir kez daha hatırlatan bir geceye tanıklık ediyoruz.

Gece Stravinski restoranda yenen kalabalık ve neşeli yemekle sonlanacak derken asıl “gol” yine Fazıl’dan geliyor. Restoranın arka kapısından sokağa çıkıyoruz ve az önce hediye edilen topla oynamaya başlıyoruz. Fazıl topu kimseye bırakmıyor, herkese şut çekiyor. Camı çerçeveyi indirmekten korkmadan, dilediğince abanarak. Biliyor ki, sanatıyla isterse dünyanın camını çerçevesini indirebilir.

7 yorum:

Burcu Yıldızer dedi ki...

Konser yazılarını seviyorum çünkü oradaki coşkuyu inanılmaz yaşatıyor.Ufak da olsa sevimli bir kıskançlığı da yaşamadım değil tüm bu yazılanları okurken. O da benim coşkum olsun. Gecenin sonu ve cümlenin sonu ayrıca keyifli. Türkiye'ye ne zaman gelecek bilmiyorum ama yerinde hissetmek sanırım en doğrusu tüm bu duyguları.

soul of victor dedi ki...

çok çok iyi bir yazıydı.. orada olmayı deli gibi istedim çünkü fazıl say'a 5 yaşımdan beri hayranım! ama bu yazı bana bir anlık orada olma duygusunu yaşattı! teşekkürler yekta kopan!

kadınus dedi ki...

Dört gündür nerede olduğunuz anlaşıldı. Hoş geldiniz. Senfonik geldiniz...

NourCan dedi ki...

Ne zaman Fazıl Say dinlesem veya bir televizyon programında kendisini izlesem aklımın bir köşesinden daima Orhan Veli şiirleri geçer. Hatta 'Ağacım' şiirinin son dört dizesi onundur (*):

"Güzel ağacım!
Sen kuruduğun zaman
Biz de inşallah
Başka mahalleye taşınmış oluruz."

Konserde sizin bulunmanız bizler için şans, böylelikle konserin coşkusundan, mutluluğundan ve gururundan nasibimizi alabilmiş olduk. Teşekkürler.

"Fazıl Say, İstanbul 2010 kapsamında kendisine 2007 yılında sipariş edilen “İstanbul Senfonisi”nin dünya prömiyerinden alnının akıyla çıkıyor."

Lütfen cümleyi değiştirmeyiniz, insan hayal ettiği müddetçe varmış.

(*)Şiir, yaşanan bazı olayların ardından Fazıl Say ile bütünleşti.

kaptanhayalbaz dedi ki...

yeni hayalim, Fazıl Say'ın 'İstanbul Senfonisi'ni dinlemektir.

Özgür Yagmur dedi ki...

...ah!Yekta Kopan,bende aynen sorayim;sen ne yaptin yahu..!Bir konser bundan daha güzel yorumlanamaz,anlatilamaz...Icimde Fazil Say'a iliskin sessiz gururu,coskuya dönüstürdügün,benide sessiz sedasiz o salona tasidigin icin sonsuz tesekkürler.

inci dedi ki...

ya biz emekliler biz niye mahrumuz bu hazdan görmek ve dinlemek istediğim fazıl saya nasıl ulaşabilirim heyelimdeki konser türkiye şartlarına göre yapılsın istiyorum. dinlemek istiyorum, rüyalarımda değil gerçek hayatta