28 Mart 2010 Pazar

Harfler, Heceler, Kelimeler...

   
Yazı deyince aklıma hep çocukluğumdan bir görüntü geliyor. Ankara’dayız. Sobalı bir evde oturuyoruz. Sabah annem ve babam hep ablamla benden önce kalkmış oluyor. Soba çoktan yakılmış. Üstündeki çaydanlıktaki su kaynamış, ıslık sesleri duyuluyor. Kızaran ekmeklerin kokusu iştah kabartıcı... Bu klişeleşmiş “soba başındaki mutlu aile” tablosu ne sıklıkta yaşanırdı bilmiyorum ama her sabah yaşanan ve beni yazıyla tanıştıran olayı, belleğim hâlâ en taze haliyle sunar bana: Anne ve baba salondaki divana kurulmuş ve gazete okuyorlar. Evet, yazıya tutulmamın nedeni bu kadar sıradan ve basit bir görüntüyle açıklanabilir. Büyüklerin dünyasında beni şaşırtan ve gizini öğrenmek için yanıp tutuşmama neden olan tek şey, gazetelerdeki kitaplardaki şekillere baktıklarında aynı anlama ulaşabiliyor olmalarıydı. Henüz okula gitmiyordum ama kesin kararımı vermiştim: Yazı denilen büyü ile bir an önce tanışacaktım.

Evdekiler ve özellikle de benden yedi yaş büyük olan ablam bu isteğime hemen yanıt verdiler. Okuma-yazma öğrenmekten başka amacım yoktu ve oldukça da inatçıydım. Ablam bana bir Alfabe kitabı almış, uğraşıp duruyordu. (Şimdilerde gülerek anarız: Arada bir kendi derslerine zaman ayırabilmek ve biraz olsun baskımdan uzaklaşıp rahat edebilmek için Mezopotamya ya da Telekomünikasyon gibi zorlu kelimeleri yazma ödevleri veriyordu. Ama dedim ya inatçıydım!) Dört yaşındayken bu gün bile ezberimde olan ilk şiirimi yazdım. Yazarlığımın o gün başladığı söylenebilir mi? İnsanın yazıyla olan ilişkisinde bir başlangıç noktası olabilir ama yazarlığın ayrıca bir başlangıcı olması gerekmiyor. Çünkü yazarlık ancak birileri size bu gözle baktığında yerleştirildiğiniz bir konum. Belki de bu yüzden en çok şöyle demeyi seviyorum: Ben yazıya aşık olan bir okurum.

İlkokula başlamak tam anlamıyla büyük mutluluktu. Yıllar geçtikçe sadece harflerin değil rakamların, notaların, formüllerin, görüntülerin oluşturduğu dil ortaklığına tanık olmaya ve her seferinde yeniden büyülenmeye başladım. Elime geçen her şeyi okuyordum. O dönemde Gezici Kütüphane bana çok şey kazandırdı. Aldığım kitabı belli bir sürede geri vermek zorunda olmam bir okuma disiplini edinmeme neden oldu kanımca. Bir de haftalık çocuk dergilerine abone olmuştum. O dergileri alabilmek için harçlığımı nasıl kullanmam gerektiğini yani bir anlamda ekonomiyi de yine yazı dünyası sayesinde öğrendim. Yedi yaşında yazdığım bir şiiri Doğan Kardeş dergisine yolladım. Şiir dergide yayınlandı ve ben yazdığımı basılı görme duygusuyla tanıştım. Bu başarı Kopan ailesinde de mutlulukla karşılandı ve babam beni İstanbul’a, Doğan Kardeş dergisine götürmeye karar verdi. Tren, vapur, uzun bir yokuş... Bizi kapıda karşılayan yetkili kimdi bilemiyorum. Babamla beni masalarda çalışan insanların olduğu bir odaya soktu ve “Arkadaşlar, Ankara’dan ziyaretimize gelen genç yazarımızla tanışın,” dedi. Bana ilk kez “yazar” diyen ve beni o gözle gören kişi bu gün adını bile bilmediğim o beyefendidir.

Bana “yazar” denmişti bir kere, hem de kocaman bir dergiyi çıkaran kocaman adamlar tarafından. Durmadan okuyor ve yazıyordum. Dergiler, çocuk kitapları ve arada sırada evdeki “büyüklerin kütüphanesi”nden aldığım kitaplarla mutluydum. (O yıllarda okuduğum bir öyküden -hiçbir şey anlamasam da- sırf adı yüzünden ne kadar etkilendiğimi benim için çok önemli bir günde anlatma fırsatı buldum yıllar sonra. Öykünün yazarı Sait Faik, adı “Hişt! Hişt!” idi ve ben bu çocukluk anısını, bu öykünün yazarının adına verilen hikâye armağanını aldığım gün, törende anlatmıştım.) Dokuz yaşımdayken ilk kurmaca metnimi yazmaya koyuldum; bir roman denemesi... Okuduğum macera dolu çocuk kitaplarının etkisinde yazmaya başladığım ve birinci bölümünden öteye geçemediğim bu roman denemesi bana yazma disiplinini öğretti (?) diyebilirim.

İlkokuldaki bir şansım da edebiyat sever bir sınıf öğretmeninin öğrencisi olmamdı: Sabahat Yılmaz. Her gün son derste bir öğrenciyi tahtaya kaldırır ve bir kitaptan bir bölüm okuturdu. Aziz Nesin’den “Şimdiki Çocuklar Harika”yı okurken altmış kişilik sınıfın attığı kahkahalar hâlâ kulaklarımdadır. Ortaokulun ilk senesinde yine bir çocuk dergisinde bu kez bir yarışmadaki derece ile adımı ve yazdıklarımı basılı olarak gördüm. Milliyet Çocuk Dergisi’nin şiir yarışmasında paylaştırılan birinciliği alanlar arasındaydım. Ortaokul ve lise yıllarımda çocukluğun sınır tanımaz heyecanı, yerini daha akılcı bir çalışmaya bıraktı. Geçen yıllarla çoğalan kitaplar farklı dünyaların, düşüncelerin kapısını açıyordu. Bir kitapta okuyup da anlamadığım bir kavram, adı geçen ve tanımadığım bir yazar ya da eser yeni bir yolculuğa çıkarıyordu beni. Okuma listelerimde daha planlı davranıyor, özellikle klasiklere olan susuzluğumu gidermeye çalışıyordum. Kısacası o yıllar yazmaktan çok, okumakla geçti benim için. Arada bir amatör dergilerde bir şeyler yayınlanıyordu ama temel olarak yaptığım tek şey okumaktı. İlk aşkımda bile heyecanımı kendime açıklamamda, aşkı dolu dolu yaşamamda (ve ne yalan söyleyeyim, aşık olduğum kızı etkilemekte) kitaplar yanımda olmuştu. Aslında o yıllar kitapların yaşamıyla kendi yaşamım arasındaki dengeyi bulduğum yıllardı sanırım.

Üniversitenin ilk yılında birden durdum ve yazıyla olan ilişkimi sorgulamaya başladım. O zamana kadar çevremden takdir görmek, alkış almak, beğeni toplamak gibi duygular egemendi yazma eylemime. O yıl boyunca tek bir satır bile yazmadım ve kendime hep aynı soruyu sordum: “Neden yazıyorsun?” Bu sorunun yanıtı aynı zamanda o andan sonra yazıp yazmayacağıma da karar vermemi sağlayacaktı, biliyordum. Dünyaya farklı açılardan bakmak istiyordum, bunun için yazıyordum. Yaşama karşı samimi olmak istiyordum ve en çok yazarken dürüsttüm, bunun için yazıyordum. Samimiyetimde sürekli olmak istiyordum ve bunu ancak yazıyla başarabileceğime inanıyordum. Bir de ilk kitabım çıktıktan sonra yapılan bir söyleşide dediğim gibi kendimle başa çıkabilmek için yazıyordum.

Sonrasında hep okudum, hep yazdım. Çeşitli dergilerde yazılarım yayınlandı. Ama yazı dünyasında kendimi bulmam Hayalet Gemi dergisi ile tanışmam sayesinde gerçekleşti. Önce okuru, 1995 yılında da yazarı olduğum Hayalet Gemi yolumu bulmam için bana pusula verdi. Pusulayı doğru “okumak”, zamanla ve çalışmayla başarılabilecek bir olgu idi ve ben çalışmaktan zevk alıyordum. Bu çalışma yıllar içinde dergide yayıncılığı öğrenmeme ve dergiden kimi yol arkadaşlarımla farklı disiplinlerde farklı üretimlerde bulunmama yardımcı oldu. Derken öyküler bir dosya haline geldi ve sonrasında da... İşte böyle... yazmaya devam ediyorum...

Durdum ve dönüp yazdıklarımı okudum. Anılar, görüntüler, sözler, sesler... En çok da harfler, kelimeler, cümleler... Yazının en sarsıcı büyüsü de bu galiba. Yazarı ve okuru kendisiyle yüzleştirmek. Öyleyse son söz yerine; yüzleşmekten korkmadığım ve yüzleşerek çoğalabilineceğine inandığım için yazıyorum, yazacağım.

12 yorum:

SİHİRLİ OKLAVA dedi ki...

Siz yazın ...biz okuyalım...Ankara,kızarmış ekmek ve yazmak...benim için de sihirli kelimeler.....http://twitter.com/DEliyazilar

Burcu Yıldızer dedi ki...

Herhalde yazı yazan insanların bir çoğunda birkaç isim etkili olmuştur geçmişten bugüne. Benim de ilkokul öğretmenimin her etkinlikte ısrarla beni ortaya atmasının ve yazılan kompozisyon ödevlerinde mutlaka benim yazılarımı okutmasının da büyük önemi vardı.
Okul yıllarım hep taşranın farklı farklı ilçelerinde geçti. O yüzden Anadolu kültürünü ve orada yaşayan insanların yaşama biçimleri aklımın bir köşesinde sağlam yer etmiştir. İşin acı tarafı bunu bir türlü yazıyla birleştirememiş olmam. Belki de bazı şeyler için zaman gerektiği doğru. Gözümün önüne gelen, kimi zamansa beni duygulandıran onca hatıranın bir gün yazılarımda kendine bir yer etmesini çok istiyorum. Onun yerine kendi iç dünyama ve bu dünyanın etrafında tıpkı bir pervane gibi dönmeyi tercih etmişim. Bilinçli bir seçim olup olmadığı konusunda şüphelerim var. Bazen beni neyin iteklediğini bilmediğimin farkına varıyorum.

Aslolan bir şey var ki o da küçük bir kızken o koca kütüphanenin ulaşılamaz gördüğüm raflarının herkesten önce, samimiyetle benim hayatımda okuma ve yazma eylemi üzerine bir adım atmam da önemli bir yer aldığıdır. Kim bilir nerededir şimdi. Yıllar geçtikçe bugününe yalnızca bir düşünceyle taşıyabildiğin bazı eşyalar insanın rüyalarının başkahramanı olabiliyor. Zıplayarak kitap almaya çalışan bir görüntü belki de bu hayatta en değer verdiğim fotoğraftır.

Bazen içinde bulunduğumuz durumlardan, yaşadığımız mekânlardan uzaklaşıp her şeyden ve herkesten uzaklaşmayı ne kadar da isteriz. Kendimize yeni bir kimlik bulma arayışı içine gireriz. Gideceğimiz yer pek de önemli değildir aslında. Yalnızca bir değişiklik isteği kaplar içimizi. Bir aşk… bir yalnızlık… Bir korku… Kimi zamansa hep dilimizin ucuna geliveren ama bir türlü söylemeyi beceremediğimiz satırlarımızı da yanımıza alıp, geceden biriktirdiklerimizle birlikte yola çıkmak isteriz. Kim bilir, bu yolculuğun sonunda sesimizi duyacak, anlatacaklarımızı dinleyecek birinin bizi beklediğini düşünmek isteriz. Buna inanmak isteriz. Benimkisi de böyle bir duygu olmalıydı.

Harfler...Kelimeler...Cümleler... Bunların bir parçası olabilmek ve korkmadan, yüzleşerek çoğalmak! İşte bu çok doğru...

kadınus dedi ki...

“Yazmak mutsuzluktur, mutlu insan yazmaz.
Bu yeryüzünü olduğu gibi görmeme engel olan
ve bana bu yeryüzünü cehennem eden
bu yazmak eyleminden kurtulduğum,
mutlu olduğum bir tek şey var: resim yapmak.”
İlhan Berk'in bu dörtlüğü geldi aklıma yazdıklarınızı okuyunca.

Adam dedi ki...

Yazı serüveniniz çok keyifliymiş. Bu tür yazılar yazma konusunda hevesi olanlara heves katıyor.
Durmak yok, yazmaya devam. ;)

naifkalem dedi ki...

Gölgesinde kaldığım içimdeki kadına yaklaştırıyor beni.Bana ışık tutuyor yazmak.Ben de bu yüzden yazıyorum.

Silver Plate dedi ki...

Daha çok yazınız. Yazınız ki; bizlere daha da ilham verebilesiniz. Yazınız ki; doymak nedir bilmeyen bizler içimizi bu büyülü kelimelerle daha çok doldurabilelim. Siz ne olursa olsun yazınız lütfen.

alottoshare dedi ki...

Nasıl ki her okuyana kolaylıkla "okur" deniyorsa, neden her yazan da "yazar" olmasın??
İyi yazar, kötü yazar, beğenilen yazar, çok okunan yazar.. Ancak bunlar,başkalarının değerlendirmesi olabilir.. (İyi ve kötü konusunda bile çok emin değilim.)
Keşke herkes yazsa, keşke herkes okusa...
Çocukken yazdıklarınızı da paylaşmayı düşünmez misiniz?

engindenizduray dedi ki...

üstâd Mevlana’yı rahmetle anıyorum

“eli görmeyen kişi
yazıyı kalem yazdı sanır”

fatih dedi ki...

Ne iyi yapmışsınızda yazmayı ve yazar olmayı seçmişsiniz. Siz böyle su gibi duru ve yalın yazılar, öyküler yazın ki biz de sizi okumaya devam edebilelim. yüreğinize sağlık...

plndurukan dedi ki...

...gazetelerdeki kitaplardaki şekillere baktıklarında aynı anlama ulaşabiliyor olmalarıydı...

ne kadar güzel bir anlam yüklemesi... böyle bir düşünceyi üreten beynin bunları şekillerle ifade edip, "büyüklerin" aynı anlama ulaşmaları için ortaya dökmemesi haksızlık olurdu..

ayrıca çok ilham verici bir hikaye olduğunu söylemeden geçemeyeceğim, sadece yazmak için değil, olduğunu düşündüğün kişi için sürekliliğini sağlamak adına da çok güzel bir örnek...

http://plndrkn.blogspot.com/

Aylin Sokmen dedi ki...

güzel yazı... tekrar tekrar tekrar okumalı; okur için kolay, yazar için zor.

Hasan Türk dedi ki...

okur-yazarlar için tanıdık bölümler içeren akıcı bir yazı...

http://www.turkha.com

turkha