21 Mart 2010 Pazar

Basit Bir Soru

     
Adam bir yolculuktadır. Yanında bir kurt, bir kuzu ve bir balya saman vardır. Bir nehrin kıyısına gelir ve orada kendisini karşıya geçirebilecek bir kayıkla karşılaşır. Ancak ne yazık ki bu kayık sadece iki kişiliktir. Yani karşıya yanındakilerden sadece birini geçirebilecek durumdadır. Bu durumda bir çözüm bulmalı ve taşımayı tek tek yapmalı ama herhangi bir kıyıda yalnız kalacakların birbirine zarar vermeyecek türden olmalarına özen göstermelidir. Örneğin kuzu samanı yiyeceği için onları yalnız bırakamaz. Tabii eğer yalnız kalırlarsa, kurt da kuzuyu yiyecektir. Demek ki sadece kurt ve samanın yalnız kalması tehlike yaratmamaktadır. Bu durumda adam, yanındakileri karşıya nasıl geçirecektir?

Adam: Hayatım bitmez bir yolculuktu. Yanımda başka anlamlar taşımaktan, kendi anlamıma ulaşamadım. Yağmurlu havalarda ormanlardan geçtim, tenim ıslanmadı. Fırtınalarda kuytular çıktı önüme, arsız rüzgarların tokatlarını yemedim. Sıradan olmak istedikçe bilgi çıktı karşıma, yeni yolların haritasından kaçamadım. Korumaktan, korunamadım. Buruk bir tadı vardı dünyanın. Yaşam acılarla doluydu. Yolun sonunu gördüğümü düşündüğüm anda, iyisinden kötüsünden yol arkadaşlarını birbirine kırdırmadan yola salmam gerekti, onlarla yürüdüm. Bir nehrin kıyısındayım şimdi... Şu ana kadar yaşadım. Peki ya şu andan sonra?

Kurt: Var olabilmek için yok olabilmelisin demişti bir gün sürümüzün lideri. Kendimi yok etmek için elimden geleni yaptım. Yeniden doğabilmek için önce tümüyle yok olmalıydım. Geceleri en ıssız tehlikeleri kovaladım. Karanlıktan korkmadım. Korkuların karanlıktan doğmadığını öğrendim. Yok olabilmek için yok etmeyi öğrenmem gerekiyordu. Öğrendim. Daha çok yok ettim, daha çok öğrendim. Karanlığın huzuruna ulaşabilmek için, günışığını yok ettim. Ben kendimi yeniden yaratmanın sırrını ararken, benim gibi olmayan her şeyin üstünde yürümeyi öğrendim. Sonunda yolumu kaybedip, başka yaşamların yolcusu oldum. Onlarla yürüdüm. Bir nehrin kıyısındayım şimdi... Şu ana kadar yok ettim. Peki ya şu andan sonra?

Kuzu: Ben uyudum bulut oldum, uyandım türkü oldum. Türkülerin sesiyle sustum. Söyleyecek çok şeyim yoktu. Kimi zaman anlatacaklarım oldu, kimse dinlemez korkusuyla sadece kendimle konuştum. Ben yaşamı kendimi dinleyerek öğrendim. Bunun için de önce kendimi dinlemeyi öğrendim. Ben, ben olmaktan, bir olmaktan korkmadım. Sıradan olduğum söylendiğinde susmaktan utanmadım. Nasıl olsa, huzurum nefesimdedir, dedim. Ben bana kapandıkça amaçsızlaştım. Kendimi, kendimde kaybettim. Bulmak için yola çıktım. Pusulam yoktu, iyisinden kötüsünden yol arkadaşlarına sığındım. Bir nehrin kıyısındayım şimdi... Şu ana kadar sustum. Peki ya şu andan sonra?

Saman: Biz doğduk. Biz büyüdük. Biz dalgalandık. Biz yandık. Biz köklerimize öyle bir bağlıydık ki, savrulmayız sandık. Biz öyle kolay ayrıldık ki köklerimizden, özlemeyiz sandık. Biz çok sulandık, ağlamadık. Biz sulanmadık, susmadık. Gün gelip de güneşe gitmek gerektiğinde, yolumuza neyin ve iyisinden kötüsünden kimlerin çıkacağına aldırmadık. Balya balya, yola bulaştık. Bir nehrin kıyısındayız şimdi... Şu ana kadar vardık. Peki ya şu andan sonra?

Yazar: İlkokuldaydım. Aptal olup olmadığımı anlamak için bir soru sordular bana. Bir adam, yanındaki kurt, kuzu ve samanı birbirlerine yedirmeden, tek kişilik bir kayıkla karşı kıyıya geçirmek zorundaydı. Çözümü kolaydı, hemen yaptım. Sonra ben bu soruyu soranlara bir soru sordum. “Bir adam neden yanında bir kurt, bir kuzu ve bir balya saman taşıyarak bir yolculuğa çıkar?” Bunun üstüne benim aptal olduğuma karar verdiler. Çünkü asıl bilmem gereken, bu basit sorunun yanıtı değildi. Asıl bilmem gereken soruların sorgulanmamasıydı. Ben hep sorguladım ve aptal oldum. Sonra bunları yazmaya karar verdim. Bir nehrin kıyısındayım şimdi... Şu ana kadar yazdım. Peki ya şu andan sonra?

Okur: Şu ana kadar geldiyseniz, bütün yazılanları okudunuz. Haklısınız, belki de doğrudan bu bölümü okumaya karar verdiniz ve önceki sözlerden haberiniz yok. Belki, haberinizin olmadığını okuduğunuz anda, önceki sözleri de okumaya karar verdiniz. Size neden böyle bir soru sorulduğunu baştan beri sorguluyordunuz belki, belki de yeni başladınız. Ama ne olursa olsun, siz sordunuz. Bugün ve bugüne kadar çıktığınız her okuma yolculuğunda anlatılanların sizi doyurması için daha çok sordunuz. Çünkü siz okumakla ilgili hiç bir yolculuktan korkmadınız. Bir nehrin kıyısındasınız şimdi... Şu ana kadar okudunuz. Peki ya şu andan sonra?

Soru: Yukarıdaki sorunun çözümü basit. Bir çoğunuz okur okumaz çözdünüz. Bir çoğunuz çözümü önceden biliyordu. Uğraşmak istemeyen ya da basit bir sorunun çözümünü düşünmekten sıkılanlar için söylemeliyim belki de: Kuzuyu götürür, kurtla samana yalnız kalır. Geri döner ve kurdu götürür. Kurdu karşıya bırakır ve oradaki kuzuyu geri götürür. Bu sefer kuzuyu ilk kıyıda yalnız bırakıp samanı götürü ve kurtla saman ikinci kıyıda yalnız kalır. Son kez döner ve kuzuyu tekrar karşıya geçirir. Yollarına devam ederler.

Peki sizin de böyle basit sorularınız var mı? Onları paylaşmak ve sorgulamak ister misiniz? Bir sorunun kıyısındasınız şimdi... Şu ana kadar çözdünüz. Peki ya şu andan sonra? Sormaya hazır mısınız?

15 yorum:

Silver Plate dedi ki...

Keşke bütün basit sorularımızın basit birer yanıtı olsa ve aptal olsak gerçekten.
Sorgulamadan da geçer hayat ama tıpkı o bir balya saman gibi... Sorguladıklarımızla yüzleşmeye cesaret edip, yüzleştiklerimizle hayata tutunmak çok daha güç olsa da, hayatın tadı tam da burada.
Ya bir balya saman olup sorgulamamak ya da adam olup her şeyle yüzleşerek çabalamak.
Tercih meselesi.
Bir sorunun kıyısında, şimdiye kadar sorguladıklarımla yaşadım, yüzleştim. Şu andan sonra da sorgucu aptal olmak en güzeli.

eren dedi ki...

son zamanlarda okuduğum en keyifli yazı! ama konsepte uymak için, cevap konusunda diretmemekle beraber, dün aklıma gelen bir soruyu sormak isterim; neden yeni tanıştığımız kişilere dünyanın en sıradan insanlarıymış gibi davranıyoruz? ilk gördüğümüz anda, onun bir yamaç paraşütçüsü ya da uzay mühendisi olma ihtimali gibi uç noktalar neden aklımıza gelmiyor? hayal etmek için üşeniyoruz sanırım.

yasin dedi ki...

Hücre ile uzay sisteminin aradaki milyarlarca farklı sınıf ve varlikla direkt ve/veya dolaylı olarak, birlikte ve beraber yasam patikasında dolaştığı bir ortamda ben hangi soruyla başlayayım ki hangi karşıya, zarar gormeden geceyim?? Sizce hücre mı cevap versin, okur mu, dünya mı...., uzay mı? Bugüne kadar sanki okur verdi cevabı, cekimeden korkmadan hücreden ya da uzaydan ya da arasındaki milyarlarca varliktan,, belki de gercekten okumadan. Soru da çok, cevapta çok, sanki su ana kadar korkup hemencecik çıktık bu sarmaldan, peki ya su andan sonra? Cevaplamaya hazır miyiz??

Fatma Özen dedi ki...

Soruların neden sorulduklarını sorgulamak (Evet tekerleme gibi oldu biraz), herkesin sürekli olarak yaptığı bir eylem değil. Ki bu yanlış. Sorguladığınızda amacı ortaya çıkarmaya, cevap aldığınızda da soranla empati kurmaya başlarsınız. Doğru olan da budur. Bu çağda hala iletişemememizin en büyük sebeplerinden biri de budur.
Milyon tane sorum var. Ve fakat bırakın sorduğum sorular sebebiyle benimle empati kurulmasını, hala cevap alabilmiş değilim. Güzel yazınız için teşekkürler. İyi pazarlar...

meangirls dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
Sinemizm dedi ki...

tebrikler çok keyifli bir yazı olmuş.Merak için de son satıra kadar okurken buldum kendimi, ki ben de bu platformda uzun yazıları okumaya hevessiz olanlardanken...

beberuhi dedi ki...

ben sormuyorum uzun zamandır...
yaşamayı beceremediğimde karar kılıp kenara çekildim. verilmiş kararların üzerinden geçiyorum sadece fosforlu kalemlerle.
subkortikal bir seyir işin özü...
nefes al ver al ver...
bazıları böyle yaşar. yanınızdan geçip giderler kafalarındaki düşünce balonlarının bomboş olduğuna yemin bile edebilirsiniz. yüzlerindeki mutluluğun anlamsız olduğunu düşünüp aşağılarsınız.
sosyal içerikli mesaj içerikli bağır çağır melankoli kokan cümleler kuramayanların acının tadını bilmediğinden dolayısıyla da asla tam anlamıyla doyamayacaklarından dem vurursunuz... kendimden biliyorum alınmayın... ama işin özü insan bazen yalnızca bir hiç olup var olmayı her şeye tercih edebiliyormuş.. sorgulamak anlamlaştırmakmış sıradanlığı ama bazen yalnızca sıradan olmak hayat kurtarıyormuş..

mell dedi ki...

bunlar ne kadar basit sorular olsa da ünsanı düşünmeye zorlamakta..
ama bir fen lisesi öğrencisi olduğum için,böyle sorular da okulda bizlere sık sık sorulduğu için,artık en basit soruları bile kendi kendime karmaşık hale getirir oldum..
çok da kafa yormaya gerek yok..

ayla dedi ki...

basit bir sorum var..kendime de defalarca sorduğum..
bir aşkın başlangıcıydı, nasıl biteceğini bilseler, yine de başlarlar mıydı?

Özcan Doğan dedi ki...

çok hoş... çocukken sorarlardı bu soruyu büyükler.. çarpım tablosu sormak da modaydı o zamanlar.. tekrar hatırlamak güzel..

hayalustugercekler dedi ki...

Soruları severim. Bana Albert Einstein'in anlamlı bir deyişini hatırlatırlar.
" Yaşayabileceğimiz en güzel deneyimi henüz bilmiyoruz. Gizem, gerçek sanatın ve gerçek bilimin beşiğindeki esas duygudur. Bunun farkına varamayan kişi, merak edemez, şaşıramaz, ölüden bir farkı yoktur, gözlerinin önüne de bir perde inmiştir."

Şimdi, cevabını da kendisini de belki hiç düşünmediğimiz, belki de hiç denemediğimiz bir harekete ait basit bir soru.

Basküle çıktığınızda öne doğru eğilin. Ne oluyor? Öne eğilirken kilo kaybediyorsunuz değil mi? Şimdi dik dururken kollarınızdan birini hızla yukarı kaldırın. Kolunuzu yukarı doğru kaldırırken kilonuzun da bir an için arttığını farkedersiniz. Peki niye böyle oluyor?

hayalustugercekler dedi ki...

İşte yazınızın bana Saint-Exupery'nin Küçük Prensi'nden kendini hatırlatan temel sorusu.
".......Ama bazen diyorum ki: Herhangi bir gün dalgınlığına gelse, yeter! Bir akşam fanusu kapatmayı unutsa ya da koyun bir gece sessizce kalksa ve .." İşte o zaman küçük çanlar gözyaşlarına dönüşüyorlar...
İşte bu büyük bir sır. Küçük Prens'i benim kadar seven sizler için de, benim için de hiç bilmediğimiz bir yerlerde, hiç görmediğimiz bir koyunun bir gülü yediği ya da yemediği (acaba hangisi?) öyle çok şeyi değiştirir ki...
Gökyüzüne bakın. Kendi kendinize sorun: Yedi mi, yemedi mi? Ne kadar çok şeyin değiştiğini göreceksiniz....
Hiçbir büyük bunun ne kadar önemli bir sorun olduğunu anlayamaz!

plndurukan dedi ki...

Düşündüklerimin ertesi gün gerçekleşmesi, yapmayı planladıklarımın karşıma çıkması, okumak istediklerimin zamansız ve yersiz bir şekilde cümle cümle önüme dökülüvermesi tesadüf müdür? Yoksa hayat sadece bir oyun da ben kurallarını mı çözmeye başlıyorum? Yoksa sadece şansa mı inanmalıyım?

Göksu Irmak dedi ki...

"Basit soru"nun kendisi bile bir sorunsal aslında; soru mu basit olmalı yoksa cevabı mı?
Alice ve babası niye her sabah kahvaltıdan önce en az altı imkansız şey düşünürdü acaba; niye altı?

NourCan dedi ki...

Genç yaşlarda her şeyin tek sahibi bendim. Her şeyi bilirdim. Hiçbir şeyi ciddiye almazdım. Sonra ciddiye alıp anlamaya çalıştım. Hiçbir şey bilmediğimi farkedip cesaretimi kaybettim. Hiçbir şeyin bana ait olmadığını kavrayıp hiç oldum. Yaşlı dekadan şair'in dediği gibi: "..., hiçbir yere gitmemek üzere topladım bavullarımı ve yüreğim artık boş bir saksıdan ibaret."

Hayatın farklı yönlerini temsilen bana eşlik ettikleri için adama, kurda, kuzuya ve samana teşekkür ediyorum. Yazara, yaratma cesaretine sahip olduğu ve onu koruduğu için teşekkür ediyorum. Okur? Okumaya devam.

Sorum yok. Teşekkürler.