31 Mart 2010 Çarşamba

Bir şarkıyı nasıl anlatırsınız?

 
Çalıntı dergisinden çok şey öğrendim. Okuru ve -kısa süreliğine de olsa- yazarı olarak. Bilgi dağarcığıma kattıkları sadece müzikle sınırlı değildir elbette. Edebiyattan resme birçok konuda hem derginin hem de o yıllardaki sohbetlerin, okuma-dinleme listelerinin katkısı vardır. (Metin Solmaz, Suat Bilgi ve Semih Aközlü’nün kulakları çınlasın.)

Bir ara dergiye albüm eleştirileri de yazmak istemiştim. Van Morrison’un bir “Best of…” albümü yayınlanmıştı o aralar, “Bunu yazar mısın?” dediler. Morrison’u dinlerdim, “Yazarım,” dedim. Oturdum kaseti dinlemeye başladım. (“O zamanlar kaset dinlenirdi,” dememe gerek yok herhalde.) Kendimce bazı notlar aldım, sonra da yazmaya koyuldum. Ama birkaç kelime ilerlemeden tıkandım, kaldım. Sorun şuydu; az sayıda Türkçe müzik dergisinin olduğu o günlerde kendime bir üslup pusulası bulamamıştım. Bir müzik yazısı nasıl bir dille yazılmalıydı? Dönüp dolaşıp klişelere takılıyordum. Sonunda nasıl bir yazı ortaya çıktı hatırlamıyorum. Ama dergide gördüğümde beğenmemiştim. İçime sinmemişti.

28 Mart 2010 Pazar

Harfler, Heceler, Kelimeler...

   
Yazı deyince aklıma hep çocukluğumdan bir görüntü geliyor. Ankara’dayız. Sobalı bir evde oturuyoruz. Sabah annem ve babam hep ablamla benden önce kalkmış oluyor. Soba çoktan yakılmış. Üstündeki çaydanlıktaki su kaynamış, ıslık sesleri duyuluyor. Kızaran ekmeklerin kokusu iştah kabartıcı... Bu klişeleşmiş “soba başındaki mutlu aile” tablosu ne sıklıkta yaşanırdı bilmiyorum ama her sabah yaşanan ve beni yazıyla tanıştıran olayı, belleğim hâlâ en taze haliyle sunar bana: Anne ve baba salondaki divana kurulmuş ve gazete okuyorlar. Evet, yazıya tutulmamın nedeni bu kadar sıradan ve basit bir görüntüyle açıklanabilir. Büyüklerin dünyasında beni şaşırtan ve gizini öğrenmek için yanıp tutuşmama neden olan tek şey, gazetelerdeki kitaplardaki şekillere baktıklarında aynı anlama ulaşabiliyor olmalarıydı. Henüz okula gitmiyordum ama kesin kararımı vermiştim: Yazı denilen büyü ile bir an önce tanışacaktım.

27 Mart 2010 Cumartesi

Eray Aytimur'dan "İyi, Kötü, Acayip"

   
Eray Aytimur'un 27 Mart 2010 tarihli Radikal Cumartesi ekindeki yazısı, Ubor Metenga buluşmalarından pek güzel söz ediyor. Bu buluşmalarda hem konuşmacı olan bizler hem de tüm dinleyiciler, edebiyatın kanatlarıyla yükseliyoruz, yazı tam da bu noktadan bakmış İKSV'deki etkinliğe. Eray'ı, Açık Radyo yıllarımızda tanımıştım. Şimdi de Radikal ailesinin en takip edilesi kalemlerinden biri olarak okuruyum. Hem yazdıklarını hem de üslubunu çok önemsiyorum. Dolayısıyla Ubor Metenga buluşmalarıyla onun bir yazısının öznesi olmak gurur verici. (Bu gururu daha önce "Bir de Baktım Yoksun" için yazdığı satırlarla da yaşatmıştı.)

Yazının başlığı "İyi, Kötü Acayip". Ayfer Tunç'un İYİ, daha önce "Bu Filmin Kötü Adamı Benim" demiş olan Murat Gülsoy'un da KÖTÜ olduğu belli gibi. Demek ki bana da ACAYİP kalıyor. Bu buluşmaların bütün bu sınırlarda gezinmesi ve bunun böylesi bir yazıda görülmesi ne güzel. Teşekkürler Eray Aytimur.

29 Mart'ta Haldun Taner'in "Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu" öyküsüyle gerçekleşecek ikinci buluşma öncesinde Eray Aytimur'un yazısı geliyor.


Philip Glass ile bir öğleden sonra!

11 Aralık 2009 günü, öğleden sonra. Philip Glass ile Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda röportaj yapacağız. Gittiğimizde büyük usta henüz ortalarda yok. Öğreniyoruz ki, bir şeyler yiyip öyle gelecekmiş. 48 saat içinde Kuzey Amerika, Güney Amerika, Kanada arasında mekik dokuduktan sonraki Türkiye uçuşunda, vejetaryen olduğunu bildirmesine rağmen istediği gibi bir yemek yiyememiş. Çevirmenine “Bildiğim iyi bir yer var, gel oraya gidelim,” demiş. Daha önceki Türkiye ziyaretlerinde gidip beğendiği pek çok yer varmış. Zaten Glass şehrin birçok yerini bizlerden iyi biliyor olabilir, çünkü sırtına çantasını atar gezermiş her gelişinde.

Fazla bekletmiyor bizi. Yürüyüş ayakkabısı, sırt çantası, rahat kıyafetiyle salona girip bana doğru yürümeye başladığında heyecanlanıyorum. Çevirmeni aracılığıyla tanışıyoruz. Sakin bir ses tonu, pırıltılı ama yorgun bakışları var. (Bir gün sonraki “Solo Piyano İçin Etütler ve Diğer Çalışmalar” başlıklı resitalinde bakışlarının gerçek ateşini görebileceğiz.) Yapacağımız röportajın içeriği ile ilgili birkaç cümleden sonra hemen piyanoya yöneliyor. Oturuyor. Yayında istediği bir eserinden kısa bir bölüm çalıp çalamayacağını soruyorum. Hiç itiraz etmeden kabul ediyor teklifimi, hatta hoşuna gidiyor bu. Bu büyüklükte bir ismin kaprissiz-katılımcı tavrı sadece beni değil, bütün ekibi rahatlatıyor. Birkaç nota duyuyoruz. O gelmeden edindiğim bilgiyle atılıveriyorum, “Henüz akort edilmemiş, dilediğiniz kadar bekleyebiliriz,” diyorum. Yapacağımız röportajın yayına yetişeceğini biliyor, “Çok uzun sürer akordu beklemek,” diyor. “Hiç önemli değil,” diyorum, “siz ne zaman tamam derseniz o zaman başlarız.”

Çok kısa bir süre düşünüp, “Tamam,” diyor, “ben de akortlu olan tuşlarda bir şeyler çalarım.” Ciddi mi şaka mı yapıyor anlamaya çalışırken, dönüp bir arkadaş edasıyla gülümsüyor.

26 Mart 2010 Cuma

Aşk mı? O da ne?



Beklenmedik bir an’da, bir kitapla yaşadığın şaşırtıcı buluşma. Kütüphanede, rafta, çalışma masasında öylece durmakta seni beklediğini bilmeden; zaten sen de farkında değilsin yaşanacakların. Karşılaşıyorsunuz. O senden daha cesur, sınırları yok. Sonrası kendiliğinden geliyor. Mutlusunuz. Hepsi bu.

24 Mart 2010 Çarşamba

Serseri Mayınlar Gaziantep'te


Ferzan Özpetek’in son filmi Serseri Mayınlar’ın (Mine Vaganti) değerlendirmesini sinema eleştirmenleri yapacaktır elbette. Hatta gazete köşecileri de çok şey söyleyecektir film hakkında. Benden sadece Gaziantep galası ile ilgili notlar.

21 Mart 2010 Pazar

Basit Bir Soru

     
Adam bir yolculuktadır. Yanında bir kurt, bir kuzu ve bir balya saman vardır. Bir nehrin kıyısına gelir ve orada kendisini karşıya geçirebilecek bir kayıkla karşılaşır. Ancak ne yazık ki bu kayık sadece iki kişiliktir. Yani karşıya yanındakilerden sadece birini geçirebilecek durumdadır. Bu durumda bir çözüm bulmalı ve taşımayı tek tek yapmalı ama herhangi bir kıyıda yalnız kalacakların birbirine zarar vermeyecek türden olmalarına özen göstermelidir. Örneğin kuzu samanı yiyeceği için onları yalnız bırakamaz. Tabii eğer yalnız kalırlarsa, kurt da kuzuyu yiyecektir. Demek ki sadece kurt ve samanın yalnız kalması tehlike yaratmamaktadır. Bu durumda adam, yanındakileri karşıya nasıl geçirecektir?

17 Mart 2010 Çarşamba

"Üstelik dudaktan öpüşüyorlar Sayın Bakan'ım!"

   
Bakanlığın adından başlamak gerekiyor: Kadın ve Aileden Sorumlu... Kadının, mevcut düzen ve siyasi iktidar tarafından nasıl algılandığı ve konumlandırıldığı belli. Kadın "içeride" kalmaya-bırakılmaya mahkum. ("Gençlik ve Spor Bakanlığı" ile "Kültür ve Turizm Bakanlığı" da başka bir yazının konusu olsun. Neyse; Hayat Bilgisi kitapları demez miydi, erkekler fabrikada, kadınlar mutfakta...) Bir de işin aile kısmı var, hep kadınla yan yana konumlandırılan. İşte oraya yönelik tehditleri savuşturmak, tehlikeleri ortadan kaldırmak da bu bakanlığın görevi. İlgili bakanın bu görevi yerine getirmek için yapmayacağı şey yok; ne de olsa amaç kutsal, çekirdek aileyi (ve böylece kurulu düzeni) korumak. Gerekirse ayrımcılık da yapabilir.

Haber takibi yapabilmek gerekiyor. İlgili bakan, Denizli milletvekili, S.A.Kavaf bir açıklama yaptı. (Açıklamayı buraya yazmayacağım, tekrar etmek ve böylece çoğaltmak istemedim.) Bakan, bu açıklamasında "hasta" ve "bozuk" ifadelerini kullandı. Tepkiler gecikmedi. Dünyanın herhangi bir yerinde benzer bir açıklama, bakanlığın el değiştirmesini kaçınılmaz kılarken, hükümeti bile tehdit edebilirdi ama burada öyle olmadı. "Bayan Kavaf Hanım" çalışmalarına devam etti, ediyor. Bir özür bile dilemeden...

Kaldı ki, bir özürle geçiştirilecek durum değil bu. Yine de, alışıldık politikacı numaralarından biri gerçekleşebilir, "Yanlış anlaşıldım, özür dilerim," manevrası gelebilirdi. Gelmedi. Haber takibi dediğim de bu; "Bayan Kavaf Hanım" bu şiddete davet eden ayrımcılığın hesabını ne zaman, nasıl verecek?

Şiddet demişken; Bakan'ın, kadına yönelik aile içi şiddet olaylarının arttığı bu dönemdeki sessizliği de pek manidar. (Bakanlığının iki başlığı da var cümle içinde; kadın ve aile.) Tüyler ürpertici, yüksek dozda kriminal haberler gelirken, o hala ailenin ahlaki bütünlüğü üstüne açıklamalar yapıyor. Kendince haklı; ne kadar görmez ve göstermezsen, o kadar korumacı olursun diye düşünüyor belki de. Susuyor. Görmüyor.

Birileri, asıl hastalığın ve düşünce bozukluğunun ötekileştirmek, ayrımcılık yapmak olduğunu söyledikçe öfkeleniyor belki. Öfkesini yenmek için, oturup televizyon dizileri izliyor ama orada da durmadan öpüşen insanlar var. Hem de "dudaktan". Çekirdek aileye yönelik tehdit büyüdükçe büyüyor.

Bakan'a baktıkça rahatlayacağı bir fotoğraf hediye etmeden önce, hepimiz takipçisi olalım diye soruyu tekrarlıyorum: "Bayan Kavaf Hanım" bu şiddete davet eden ayrımcılığın hesabını ne zaman, nasıl verecek?


15 Mart 2010 Pazartesi

Ubor Metenga Buluşmalarında Haldun Taner


"Çünkü bizim de eşyayı gerçek büyüklükleri ile görüp görmediğimiz ayrı bir meseledir."
Haldun Taner, "Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu"


Ubor Metenga Buluşmaları'nın ikincisi 29 Mart Pazartesi günü saat 20.00'de yine İKSV'nin Deniz Palas'taki binasında, Salon'da gerçekleşecek ve bu kez Haldun Taner'in Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu öyküsünü konuşacağız.

Detaylı bilgi ve mekanın adresi için Salon'un web sayfasını ziyaret edebilirsiniz: http://www.saloniksv.com/etkinlikler.asp


14 Mart 2010 Pazar

İçinden Adalar Vapuru Geçen Senfoni

     
Dortmund’da soğuk bir gün. Yine de şehir meydanı şenlik yeri gibi, herkes sokakta. Gençler sarı-siyah atkılarını sallayarak elektronik mağazalarının vitrinlerindeki dev ekranlardan Ruhr bölgesi derbisini izliyorlar. Dortmund, Bochum deplasmanında 2-0 galip. Bira-sosis-patates-lahana salatası muhabbetinde bir yandan maça bakıyoruz, bir yandan da akşamki konserle ilgili beklentilerimizi konuşuyoruz.

Tezahüratlara eşlik ederek noktalıyoruz maçı. Türk futbolcu Nuri Şahin’in de bir asist yaptığı maçta Dortmund 4-1’lik zafere ulaşıyor. Gençler mutlu, sokaklar şarkılı! Artık akşamki konserden, Fazıl Say’ın “İstanbul Senfonisi”nin dünya prömiyerinden başka konumuz yok.


2007’de siparişi verilen “İstanbul Senfonisi”, ilk kez Konzertahus Dortmund’da, Howard Griffiths yönetimindeki WDR Köln Senfoni Orkestrası tarafından icra edilecek.

10 Mart 2010 Çarşamba

Eskiz defterinden bir sayfa: 3M "Muasır Medeniyetler Mertebesi"

                 
(…! Neredeysen, ne halde olursan ol, ister eksili zaman uzayında, ister artılı gönül zamanında süzülüyor ol, beni bu –parantez de dahil olmak üzere- söylediklerim için bağışla!)
Lolita, Vladimir Nabokov


Sıradan bir karttı.

Sıradan mıydı? Ne önemi var? Bulurum birkaç güne kadar… (Birkaç gün mü, var mı o kadar zamanım?) Sıradan olsa da bulurum, olmasa da; ama böyle diyerek kafaları karıştırmaya gerek yok, çünkü sıradan bir kart arıyorum şu anda. Aramıyorum, nerede olduğunu biliyorum. (Kararlı olmak gerekiyor.) Kahverengi ceketimin cebindedir, o gün üstümde o vardı. (Ah bu sıradan günleri bir anda ayrıcalıklı kılabilme yeteneği; o gün, o gün, o gün…) Kahverengi ceket: en sevdiğim ceket. İnsanların sevdikleri giysileri vardır; keten gömlekler, kadife pantolonlar, kaşe ceketler, yün bereler, mavi çoraplar… (Mantıksız bir sıralama oldu; diğer giysileri kumaşlarına göre sıraladıktan sonra çorapların renginden söz etmenin ne gereği var?) İnsanların sevdikleri giysileri vardır; beyaz keten gömlekler, gri kadife pantolonlar, kahverengi kaşe ceketler, siyah yün bereler, mavi pamuklu çoraplar… Çoraplar. İnsanlar çorapları bile sever yeri geldiğinde. Benim de kahverengi ceketim var, seviyorum onu. Kızıl sakallı adamla karşılaştığım gün de onu giymiştim. Adamın apar topar elime tutuşturduğu kartın da, ceketimin o güzelim ceplerinden birinde olması gerekiyordu. Ama yok. Baktım, defalarca baktım; sağ cep, sol cep, iç cepler… Yok… Bulurum ama… Evde bir yerdedir, hangi deliğe girecek ki?

6 Mart 2010 Cumartesi

"Oysa doğar doğmaz kulağıma fısıldamışlardı!"

     
Adımı bilmiyorum ben. Elbette var bir adım. Çevremdekilerin beni çağırmalarına yarayan bir adım var. Var. Ama bilmiyorum ben. Biliyorum da, unutuyorum aslında. Pof diye bir ses çıkıyor, uçuyor aklımdan. Unutuyorum. Evet, evet en doğrusu böyle söylemek; unutuyorum. Karıştırıyorum. Kekeliyorum. Oysa adımı ezbere bilen birileri var, senin adın bu değil ki diyorlar; hemen gülümsüyorum onlara, şakalar yapıyorum, yalanlar söylüyorum, bahaneler uyduruyorum: göbek adım bu, diyorum göbeğime şap şap vurarak. Bir teyzem vardı, beni hep bu adla çağırırdı, diyorum olmayan bir teyzenin anılarını çoğaltarak. Karşımdaki beni hiç tanımayan biriyse, onun belleğine o anda kekelediğim adla kazınıyorum. Onlarca adım var benim. Yo! Yüzlerce. Bildiğim, bilmediğim, uydurduğum, duyduğum bütün adlar benim.


Ben tanıştığım insanların adlarını bilmiyorum. Ben kimsenin adını hatırlamıyorum. Bilmiyorum kim kimdir. Gözler var, eller var, burunlar çeşit çeşit, saçlar renk renk, dirsekler, diz kapakları, kulaklar, ayaklar var. Var işte bir şeyler. Ama adlar yok. Bildiğim bütün adları yapıştırıyorum çevremdekilerin sol göğüs cebine. Böyle yaşıyorum. Kimi zaman yoruluyorum, dert etmiyorum yine de.

Önemli Not: İsteyen bu iki paragrafın arasına bir paragraf ekleyebilir, isteyen paragraflardan sadece birini alıp devam ettirebilir, isteyen metni kısaltabilir, isteyen uzatabilir, isteyen okuyup geçebilir, istemeyen zaten okumamıştır. Bu iki paragrafı dilediğiniz gibi kullanabilirsiniz. Üstelik yazmaya oturmak için adınızı bilmeniz de gerekmiyor...

4 Mart 2010 Perşembe

O Mektup

    
Adam bana bakıyor.

Tam ayaklarımın arasında duran sırt çantamın ön gözünden sigara paketini almak için eğildiğim sırada fark ediyorum bana baktığını. Armuda benzeyen kafasının üstünde iki küçük nokta gibi duran mavi gözlerini benden ayırmıyor. Katlana katlana boynunu örten gerdanı, sarkık gözaltları, sıkıntıdan şişirilmiş gibi duran yanakları, gömleğinin düğmelerini geren bir göbeği var. Kısa kesilmiş kirpi saçları, griden beyaza dönüyor. Altmış yaşlarında olmalı, belki daha da fazla. Beyaz gömleği ve ütülü gri pantolonuyla uyumsuz, daha çok yeniyetmelerin ayağında görülen türden rengârenk bir spor ayakkabı giymiş. Uyanık olduğu her saat bir şeyler tıkınıyor izlenimi veren bir adam. Etli, mor dudaklarına dikkatlice baktığımda mırıldandığını görüyorum. Belki de göz göze gelmemizden az önce ağzına attığı bir simit parçasını sindirmeye çalışıyor.

Ben bakmazsam o da bana bakmayacak; sırt çantama saklanmaya karar veriyorum. Kitaplarım, defterlerim, kalemlerim, biri tarçınlı biri naneli iki paket sakız, farklı sertliklerde üç paket sigara, ucuzundan bir çakmak, cep telefonum, kanserojen olduğunu bildiğim halde uzun süredir vazgeçemediğim suni tatlandırıcım, çantanın içine gelişigüzel atılmış not kağıtları, yazarkasa fişleri, gözlük kılıfım, gazete kağıdına sarılı yarım poğaça ve bir mektup… O mektup... Çantanın içinde saklanacak yer yok. Sigara paketlerinden biriyle çakmağımı alıyorum, cesurca kaldırıyorum başımı. Hala bana bakıyor.

Donup kalıyorum. Adamın bakmakla kalmadığını, beni gördüğünü o an anlıyorum.

2 Mart 2010 Salı

Murat Gülsoy'un yeni romanı "Karanlığın Aynasında"

Murat Gülsoy'un bir önceki romanı İstanbul'da Bir Merhamet Haftası'nın Makedonca baskısı haberinin üstünden bir ay geçmeden, yeni roman geldi: Karanlığın Aynasında. Murat'la Hayalet Gemi yıllarından bu yana süren dostluğumuzu bilen bilir. Bu dostluğun sayısız ayrıcalığından biri de, Murat'ın kitaplarını baskıya gitmeden okuma şansımın olması. Yakın bir arkadaşımın romanı hakkında övgüler düzmeyeceğim, bunu yaparsam soğukkanlı davranmadığımı düşünenler olabilir. Zaten birbirimizi "ağırlamak" konusundaki mesafeli tutumumuzu seviyorum, bir blog sahibi oldum diye bu huyumdan vazgeçmeyeceğim. Ancak, yine de bir şeyler fısıldamak istiyorum: Murat Gülsoy, bu romanında, insan ruhunu parçalarına ayırıp sayısız kompartmana yerleştirdiği bir trende, içinden geçilen manzaraların bir görünüp bir kaybolduğu, uyku ile uyanıklığın dirsek temasında olduğu bir yolculuğa çıkarıyor okurunu. Trenin ne zaman makas değiştirdiği anlamadan gidilen bir yol; üstelik nasıl bir istasyona varacağımız da meçhul. Sanılmasın ki bu metaforlar denizi bize zorlu bir okuma sürecini işaret ediyor. Aksine rahatça okunacak ama rahatsız edecek, kolayca bitirilecek ama kolayca yorumlanamayacak bir kitap Karanlığın Aynasında. Okuma zevki, daha nedir ki?

David Lynch'in Kayıp Otoban'ında bir kahve molasına hazır olun.