16 Şubat 2010 Salı

"Our Bazaar!"

  
Kadının dükkâna girmesiyle Ahmet’in bildiği dünya değişti.

Tam da öğlen ezanı okunuyordu. Birden caminin hoparlörü bozuldu, tiz bir çığlık kapladı çarşıyı, sonra da kesiliverdi müezzinin sesi. Nazarlığı tutan çivi gevşedi, takvim yere düştü. Enikliğinden beri girişteki paspasın üstünde uyuyan sokak köpeği, havlayarak-hırlayarak, belirsiz bir düşmanı kovalamaya başladı.

Kadın içeri girdi, dünya değişti. Bir daha da asla aynı dünya olmadı.

Teni öylesine beyaz, saçının kızılı o kadar ışıltılıydı ki, Ahmet’in aklına çocukluğundan kalma bir görüntü düşüverdi: Niğde’de, renklerin birbirine karıştığı bir macuncu tepsisinin önünde içi bulanmıştı, beyaz macuna bulaşan renklerin damar damar yayılmasına sinirlenmişti.

Şöyle bir baktı halılara kadın. Önce ne yapacağını bilemedi Ahmet. Neden sonra yerinden kalkıp yıllar önce ezberlediği oyununu oynamaya karar verdi. Kırık dökük İngilizcesiyle oynadığı oyun; “Hello! Can I help you? Good carpets, good and old! Good price, very cheap!” Karşı taraf sohbet hevesli olursa biraz daha uzatırdı: “Is this your first time in Turkey? Do you like Kapadokya? Do you want to drink tea, apple tea or water? Turkish coffe?”

Bunların hiçbiri olmadı. Önce kekeledi, sonra donup kaldı. Konuşamadı Ahmet. Kadın birkaç halının önünde daha uzun durdu, okşadı, düğümlerine baktı, arkalarını çevirdi. Normalde bu kadarcık ilgiye bülbül kesilen Ahmet, sus-pus kadını izledi. Ellerini, saçlarını… Ama o kadarla kalmadı. Sandaletli ayaklarına, askılı bluzun izi çıkmış yanık omuzlarına, sutyensiz göğüslerine, koltuk altlarına baktı. En çok da dudaklarına baktı. Öpüşmeyi çok severdi Ahmet. Isırarak emerek öpmek isterdi kadınları.

Koklayacak kadar yakınlaştığı bir anda, iki kadınla bir adam girdi dükkâna. Konuşmalarından Fransız olduklarını anladı Ahmet. Keşke Fransızca bilseydi. Kadın hiçbir şey demeden çıkarken… Bir anda durdu kapıda ve Ahmet’e döndü. Döndü, baktı. Köpek hala havlıyordu ve kadın “Thank you!” dedi. Dili dudaklarından dışarı çıktı bir anlığına. Ahmet terledi.

Unutmuştu. Heyecandan dükkânın kartını vermeyi unutmuştu Ahmet. Hızla koştu kadının arkasından, “Miss! Miss!” diye seslendi. Kadın şaşkın dönüp baktı, dükkânlarının önüne tabure atmış oturan esnaf baktı, belirsiz düşmanı kovalamış paspasına dönen köpek baktı ve Ahmet’in eli kadının eline değdi kartı verirken: “If you want to buy a carpet? You will come our bazaar!”

O gün dükkânı her zamankinden daha erken kaparken neden “our bazaar” dedim diye düşünüyordu Ahmet; neden “my bazaar” demedim. Neden bir anlığına unutamadım babamın varlığını?

12 yorum:

Taci YALÇIN dedi ki...

Müthiş.

dusodasi dedi ki...

Yoğun bir gündüz düşü! Çok güzel! Ve böyle duru, apaçık, hüznünün bile gülümsettiği öykülerin tümü için: Teşekkürler. Bir de şimdi Kızıl Saçlı Amazon'u bir daha okumak istedim...Hani güzel bir metin bir başka güzel metni de çağrıştırır ya şenlik olsun diye. Öyle oldu...

Evrim dedi ki...

İyi ki twitter'da sizi takip etmeye başlamışım da bu blogdan haberim olmuş. Tek kelimeyle mükemmel bir öykü. Kaleminize sağlık...

*ebru* dedi ki...

biraz onyargiyla okumaya baslamistim evet itiraf ediyorum,ama carpici ve samimi buldum sonra(ikisi ayni anda olabiliyormus!) cok begendim.Tesekkurler...

Dorothy Gale dedi ki...

Çok, çok güzel.

baykolesterol dedi ki...

Çok beğendim ben bunu...

NourCan dedi ki...

Etrafa saçılan küçük cam kırıkları gibi, bir parlar bir söner yaşanmışlıklar. İşte o "bir an" için her şeye değer diye düşünürsün. Solkusuz donup kalırsın. Gün döner, zaman geçer cam kırıklarının parıltıları söner gider. Sen an'a hükmedemezsin ama baban sAn'a hükmeder. Çünkü o babadır ve televizyonun kumandası ondadır.

WITCH dedi ki...

Kadında babasını hatırlatan bir şey olmalı. Bilinçaltımız sessiz ve derinden hep aktif... Büyük bir çöplüğe benziyor. Tabii içinde değerli madenlere de rastlamak mümkün. Bu öykü kaçımızın Kapalıçarşı anılarını önce, sonra beklenmedik bir şimşek gibi çakan tutkularını, ve sonra babamınız elinin sıcaklığını çağrıştırdı, kim bilir... Bu öykünün su yüzüne çıkarttığı değerli anıların tadını çıkarmak lazım. Teşekkürler Yekta Bey... Kadın gelir geçer, kadına duyulan tutku da geçer. Akşam dükkanını kapatırken ondan aklında hiç bir şey kalmaz, sadece babasını birşey hatırlatmıştır ona, "Our Bazaar" demesine takılır. Kalan çocukluğu ve gençliğidir. Hep seninle yaşayacak olan... Böyle de yorumlayabilir miyiz sonu? Sevgili NourCan, yazarımızın izni ile belirteyim, yorumunuza hayran kaldım...

emrefid dedi ki...

Yazı çok etkileyici. Paylaştığınız için teşekkür ederim. Ayrıca eklemek istediğim bir şey var: Hâlâ kelimesinde "a" harflerinde düzeltme işareti bulunur. Söylemek istedim. İyi günler.

Başörtülü Blog dedi ki...

Çok güzeldi. Aniden bitiverdi ama devam etseydi keşke... Elinize sağlık.

b@ni dedi ki...

harika..!

Adsız dedi ki...

Kadın içeri girdi, dünya değişti. Bir daha da asla aynı dünya olmadı.

cok sevdim bunu