12 Şubat 2010 Cuma

Okunmayanların Şarkısı

Okumadığı kitaplardan biriyim.

Benimle aynı kaderi paylaşan çok sayıda kitap var, biliyorum. Dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir kitapevinin-kütüphanenin rafında duran kitapları kastetmiyorum; onun kütüphanesinde okunmadan eskiyen kitaplarız biz. Yıllardır pinekliyorum bu raflarda, hangi kitapların benim gibi mutsuz olduğunu gayet iyi biliyorum. Arada bir yerlerimiz temizlik gibi nedenlerle değişse de birbirimizi gözden kaçırmıyoruz. Taşınmalardan pek hoşlanmıyoruz elbette; ev değiştirmek demek sakatlanan-kaybolan dostlar demek. Yeni gelenler heyecanla karşılanıyor, biraz sıkışıp yer açılıyor. Sonra onlar da beklemeye başlıyor. Sonsuzluk gibi bir bekleyiş bu; neyse ki kitaplar sabırlı oluyor.

Biz okunmayanlar başka türlü bir sabrın içinden geçiyoruz kütüphanesine her yaklaştığında. Arada bir içimizden birini alıyor, şöyle bir karıştırıyor, diyoruz ki kendi kendimize, galiba değişecek bu dostumuzun kaderi, okunacak sonunda, ama olmuyor, yine oturuveriyor tozlanmış yerine. Ulysses geliyor bunların başında. Orijinalinden korktuğunu her fırsatta söylüyor, hadi onu anladık diyelim, peki çevirisine neden böyle mesafeli? Belki de arada sırada rastgele bir sayfayı açıp okumak yetiyor ona.

Faulkner’la ne alıp veremediği var, bilmiyorum. Ses ve Öfke, tıpkı benim gibi, okunmayan kitaplar listesinin üst sıralarında olacak her zaman,bir süre sonra gerçekten sesli ve öfkeli bir ilişki yaşanacak aralarında. Yine de pes demeden, bir başka okunmayanla, Saul Bellow’dan Herzog’la sırt sırta oturmaya devam edecek. Kitaplar pes demez; okunmamak kitabı değil, okumayanı yaralar.

Gorki’nin Ana’sını bile-isteye okumayacağını söylemiştir defalarca, ben şahidim. Bunu söylerken böbürlenir bazen, bir kitabı okumama kararını yüksek sesle söylemekten gurur duyar sanki. Bilmez oysa, böylesi övünçlerin korkak okurların sözlüğünden çıkma olduğunu. Amin Maalouf kitapları için de aynı durum söz konusudur. “Okumayacağın kitapları neden alıyorsun?” diye soranlara cevabı hazırdır: “Elimin altında olmaları hoşuma gidiyor, hem arada bir karıştırıyorum.”

Arada-bir-karıştırılan-kitaplar rafının en cefakar üyesi Tolstoy’dan Aile Mutluluğu’dur. Sinekli Bakkal’a komşuluk eder bu kitap. İşin o kısmı da can sıkıcıdır zaten, hayatında bir tane bile Halide Edip romanı okuyup bitirmemiştir. Bir de başlanıp bırakılanlar vardır. Marguerite Duras’lar iyi bilir bu duyguyu, çoğunun ilk 20 sayfası defalarca okunmuştur okunmasına da, bir türlü gerisi gelmemiştir. Jorge Amado romanları da 20 sayfasıyla yetinilenler rafından bakarlar dünyaya. Yarım bırakılan kitaplar, neyse ki, bir zaman sonra kendilerini onun kütüphanesinin kölesi olmaktan kurtarır, başka kütüphanelere doğru yol alırlar. Bir yönüyle sevdiğimiz bir huyudur bu: Okuyamadığı, dünyasına giremediği –bazen de çevirisinden nefret ettiği- arkadaşlarımızı, eşine-dostuna hatta metroda sayfa çevirmesiyle dikkatini çeken, vapurda elinde kitapla gördüğü insanlara hediye eder. “Benim kitabım değilmiş,” klişesidir, bu hediye törenlerinin cümlesi. Dedim ya, ne derse desin, seviniriz biz: Bir-gün-okunacaklar-çöplüğünde çürümekten iyidir bu durum.

Sadece Yaşama Uğraşı’nı okumak yeter mi Pavese hakkında bu kadar konuşmaya? Ağustosta Tatil, Tepelerdeki Şeytan, Yalnız Kadınlar Arasında öylece durur rafta. Mişima’nın hayatı hakkında bulduğu her şeyi okuyup, Mişima’nın kendisini okumaması, biraz kaba olacak ama, nasıl bir bönlüktür. Merak ederim, Truman Capote hakkındaki bilgisi bir filmle mi sınırlı kalacak? Kendince sevgili Sylvia Plath’inin ölümüne sahiplendiği için mi uzak durur, Ted Hughes şiirine, bu ona ne kazandırır? Le Clezio okunmak için daha ne yapmalıdır? Fakir Baykurt’un bir kitabı bile geçmez mi insanın hayatından? Adını anmam gereken o kadar çok yazar ve kitap var ki…

Savaş ve Barış’ın bitirilememiş olmasını oylumuna bağlayamayız herhalde, ne de olsa, söylencelere inanmadan, Binbir Gece Masalları’nı sonuna kadar okumuş birinin kütüphanesidir bu. (Bunu söyleyince, şu ana kadar biraz haksızlık ettiğimi düşündüm: Hayatta sadece iyi bir okur olmak istediğini söyler hep, bildim bileli okur, benimki belki de biraz kişisel kapris. Okunmayanın acı şarkısı!)

Kimi zaman büyük üzüntüler yaşar, örneğin Niteliksiz Adam’ı her gördüğünde acı bir nefes bırakır boşluğa. Austen’dan Aşk ve Gurur okunmuştur da, hemen yanındaki Emma’nın üzgün duruşu içini parçalar. Bir de çok sevdiği ama her satırını okuyamadığı için yandığı, külliyatını zihnine nakşedemediği için utandığı yazarlar vardır, Thomas Bernhard gibi. Kimi geceler, uykuları kaçar Yaşar Kemal’i ezberine alamadığı için.

Okunmaktan yorulmuş, ciltleri kırılmış, sayfalarını çeşitli notlarla-yapışkanlı kağıtlarla doldurduğu kitapları da var. Kimilerinin sayfalarında biz okumadıklarının adlarını andığı, bir gün mutlaka okuyacağını ilan ettiği notlar varmış, belki de bunu kendini rahatlatmak için yapıyor. Aslında o da biliyor, bir kitabın sayfalarını havalandırmadığı, harflerini gökyüzünde yolculuğa çıkarmadığı, nefes aldırmadığı zaman eksilmeye başlayacağını, boğulacağını.

Bir kütüphanenin, onun kütüphanesinin raflarında duran kitaplarız biz. Aramıza bugün katılanlar da var, çocukluğundan beri onunla birlikte olanlar da –örneğin Ankara’daki çocukluk yıllarının en değerli anılarından biri olan, Gezici Kütüphane görevlisinin hediyesi şu sevimli macera kitabı-. Bazılarımız daha değerli onun için, bazılarımız gözden çıkarılabilir. Bir de benim gibi olanlar var; hiç okunmamışlar. “Belki de hiç okumaz bizi,” dedi geçenlerde bir kader arkadaşım. Daha önce düşünmemiştim bu olasılığı. “Okuyacaktır,” dedim bir süre düşündükten sonra, öğlen güneşi kütüphanenin raflarında geziniyordu, keyfim yerine gelmişti. “Okuyacaktır çünkü ömür dediğinin, okuduklarından meydana geldiğini biliyor. Kalan zamanı da okumadıkları fısıldıyor insana.”

Okumadığı kitaplardan biriyim. Ama bu raftaki bekleyişimin uzun sürmeyecek. Bir gün, içime öyle doğuyor ki yakında bir gün, dostlarımın arasından çekecek beni, kapağıma bakacak, adımı fısıldayacak, başlayacak okumaya ve ilk cümlemle ona diyeceğim ki…


Not: Bu yazı, Kitap Zamanı'nın 45.sayısı için yazılmıştır.

5 yorum:

sare dedi ki...

"Kitaplar pes etmez; okunmamak kitabi degil, okumayani yaralar" cok dogru... benim de kitapligimda okunmayi bekleyenler var... onlarin uzerine cok kitaplar okunmustur ve okunmaya devam ediliyor... ama onlar "bir gun okunacaklar" arasinda... ertelemek ne kadar dogru tartisilir tabi... her yeni kitap alisimda o rafta bekleyenler de gercekten yaraliyor beni...

Evrim dedi ki...

Çok güzel bir yazı olmuş yine her zamanki gibi... Yazılarınızı okumaya doyum olmuyor. Benim de fırsat bulup okuyamadığım kitaplarım var ve elbette başlayıp başlayıp bir türlü sonunu getiremediklerim. Sanırım asıl mesele kitabın ilk bölümlerini sabırla okuyup kitapta yaşanan hayata dahil olabilmekte. Ben çoğu kitabın ilk sayfalarında sıkılıp pes ediyorum ve o aynı sayfaları mutelif zamanlarda tekrar tekrar okuyorum. Ama sonunda kitabın derinliklerinde ilerlemeye başladığımda da elimden bırakamıyorum. Bu duruma örnek verebileceğim kitaplardan biri Elif Şafak'ın AŞK kitabı.. Kaç kere bu sefer sonuna kadar okuyacağım deyip ilk yirmi sayfadan sonra pes ettim bilemiyorum. Ancak ilerlemeyi başardığımda elimden düşüremediğim, meraktan bir an önce bitireyim diye uğraşıp hiç bitmesini istemediğim bir kitap oldu. Bu yüzden biliyorum ki okunmak için sıra bekleyen tüm kitaplarımı bir gün mutlaka okuyacağım.

billur dedi ki...

Büyük bir şevkle alıp yarım kalan ve kütüphanemde A soyadlı yazarlar bölümünde duran Jorge Amado'nun adını bu yazıda görmek içimi gerçekten acıttı şimdi.Neyse ki Duraslar'ı okudum ama her kitabını aldığım, çok övülen ama okumayı reddettiğim Milan Kundera kitaplarım var. Benim cevabım daha da korkakça ve komik: Milan Kundera'ya ısınamamak. Belki garip bir mülkiyet ve hakimiyet duygusu tatmak için alıyorum bazı kitapları. Evet, benim de orasından burasından karıştırıp bazı sayfalarına göz attığım ve kitaplarım var; arada sırada dostluklarına başvurulan ama daha sonra cazibesi ve havası daha bol başka arkadaşlıklara yelken açan kimseler gibi davranıyorum onlara.

Belki de bu yazının ardından dokunulmamış, okşanmamış ve koklanmamış kitaplara gecikmiş şefkati göstermem gerekecek, yoksa kütüphaneme girmem zor olacak.
Sevgiler
Billur Hayal

WITCH dedi ki...

Açlık içindeyim. Hızlı akan günlerimin içinde çok fonksiyonlu yaşamım gibi, iki hatta üç kitabı birden okuyasım var. Hangisine elimi atsam diğeri buruluyor. Hangisini rafta bıraksam aklım kalıyor. Gene de kitapçıdan, sırasını beklemek veya hemen okunmak üzere iki üç kitap almadan çıkamıyorum. Her defasında kendime "bu kez elimdekileri bitirmeden yenisini almayacağım" diye söz verdiğim halde. Ama kitaplarım buna üzülmüyor. Büyük bir bilgelikle, içindekileri taşımaya hazır olduğum anda okunacaklarını biliyor, zamanını bekliyorlar. Açım. Doymak istemiyorum. Durmak istemiyorum. Yazmaktan pes etmeyen tüm yazarlara minnettarım.

NourCan dedi ki...

Daha yazınızın başlığını okurken boğazım düğümlendi kaldı. Ah! Zaman ne kadar acımasızca devinip duruyor! Her harfi tek tek sabırla tamir edip yan yana dizenlere ve her söze yüreğini koyanlara sonsuz teşekkürler.