20 Şubat 2010 Cumartesi

“Dobry den Thom!”


Vltava kenarındaki küçük ama ciddiye alınması gereken müzik dükkânının Yes hayranı tezgâhtarı Jan Stefan konsere gidemediği için üzgün. “Senden bir şey rica ediyorum,” diyor, “Thom, seyircileri Dobry vecer diye selamlarsa, sen de Dobry den Thom, diye bağır!” Prag yılın en kalabalık zamanını yaşıyor. Bir gün öncesinin yağmurlu ve bunaltıcı havası yerini güneşli bir güne bırakmış durumda. Âşıklar Kampa Adasındaki parklarda güneşleniyor, turistler Vltava’da pedal çeviriyor.

www.radiohead.com/deadairspace’den gelen haberler güzel ama bir süredir hayranları tedirgin eden bir konu var: Grup gerçekten de yeni bir albüm yapmayacaklarını açıkladı mı? Daha fenası Radiohead dağılıyor mu? Gün boyu rastladığımız farklı pasaportlara sahip hayranların tek bir yorumu var bu konuda: “Dağılma falan yok, palavra hepsi, sadece menajerleri bir süre dinlenmelerini önermiş o kadar.”

Vystaviste konser alanına yollanmadan önce otel odasının karlı televizyonunda Berlin’e, atletizm yarışmalarına göz atıyoruz. Karin Mey Melis’in 6.80’lik bronzu keyfimizi yerine getiriyor. Artık bizim de tek bir amacımız var; konser alanında uzun atlayışlar gerçekleştirmek.

Vystaviste’nin önünde, 1.bölge biletlerini 1000 krondan satanları görünce biraz bozuluyoruz. Ne de olsa biz 2.bölgeye 1410 kron verdik. Ama Türkiye’den gelen bir karı-koca, o biletlerin sahte olabileceği bilgisiyle rahatlatıyor bizi. ToiToi’nin açıkhava pisuarlarında işini halletmeye çalışan genç kızların arasından sıyrılıp kırmızı bileklikli bölgemize yollanıyoruz. Konser yolculuğunu birlikte yaptığımız ‘organizasyon dâhisi’ Emrah ve ‘hayal gerçekleştirici’ Fazi, Thom Yorke’la olan “dostlukları” sayesinde öne doğru uçarken Burcu’yla ben “Karadır Bahtım” şarkısını ıslıkla çalarak bira kuyruğuna giriyoruz. 50 kronluk Krusovice’nin plastik bardağına da 50 kron depozito ödüyoruz. Konser başlayana kadar birkaç kere girilecek bu uzun kuyruğa, neyse ki çevrede sohbete aç Radiohead hayranları var.

Konser turizmi iyice gelişti. U2 – Zagrep konseri örneğinde olduğu gibi, böyle bir talep olduğuna uyanan tur şirketleri bile var. Ama Radiohead hayranlarının durumu farklı; onlar tur şirketine falan para kaptırmadan, bütün operasyonu kendileri halletmiş. “Hayranı olduğumuz grup koca plak şirketlerine kafa tutmuş, biz de Radiohead’den anlamayan şirketlere para kaptıracak değiliz,” diyorlar. Günübirlik gelen bile var, çoğunluk İstanbullu. Sabah 10’dan beri ön sıralar için nöbet tutan Hande ve Gözde kardeşlerin haberi büyük bir heyecan fırtınası yaratıyor: Grup, sound-check sırasında aniden R.E.M.’den Drive çalmaya başlamış. Bir R.E.M. cover’ı beklentisi hemen arkasından Creep dualarına dönüyor.

Thom Yorke’un solo çalışması The Eraser’ın remikslerini yapan Modeselektor’un, Aparat’ı da yanına almasıyla oluşan Alman grup Moderat sahneye çıkınca ortam iyice ısınıyor. Ön sıralardan gelen “Thom Yorke, Moderat’ı sahne kenarında dans ederek dinliyor,” haberi tez duyuluyor (bu arada gözüm nedense hep Mehmet Tez’i arıyor). Zaten konserlerine toplu ulaşım araçlarıyla gitmesiyle ünlü grubu, gün boyunca Prag’ın meydanlarında gördüğünü söyleyenlerin sayısı bir hayli fazla. İşin iyi tarafı, Thom’u bir saniyeliğine olsun görme umudu bira kuyruğunda boşluklar yaratıyor.

Tam 8:20’de, kuzey güneşi yavaş yavaş batarken 15 steps’in ritmi duyuluyor. Sırasıyla Phil Selway, Ed O’Brien, Colin Greenwood, Jonny Greenwood ve son olarak Thom Yorke seyirciyi alkışlayarak sahneye çıkıyor. Jonny Greenwood’la aynı renk kapüşonlu eşofman üstü giydiğimizi görünce havalara giriyorum ama modifiye Tele’sinden çıkardığı seslerle havam hemen sönüyor. Alanı dolduran büyük kalabalık için bir rüya gerçekleşiyor: Radiohead sahnede.


Sahnenin arkasında ve her iki yanında altı parçaya bölünmüş dev ekranlar, grup üyelerini akla gelmeyecek açılar ve detaylarla sahaya taşıyor. (Bu detaylar arasında sofitada oturan üç kameramanın yakaladığı üst-çekim görüntüleri de var.) Ekranlarla birlikte grubun üstünde tehditkâr birer kılıç gibi sallanan ışık çubukları da renk değiştiriyor. In Rainbows’dan gelen şarkıları dinlerken bir ışık yağmurunun altındayız. Ruhumuz kırmızıdan griye, maviden turuncuya yol alıyor.(Muhsin Akgün ne kareler çıkarırdı bu konserden!) Thom Yorke, izleyenlerle ilk ilişkisini, sadece “Thank you!” diyerek üçüncü şarkıdan önce kuruyor. Bu soğukkanlı tavır, tam da hayranların beklediği tavır zaten. Altın Şehir Prag’da güneş tamamen battığında, çevremizdeki “sigara” içen abiler gibi, biz de müzikle güzelleşmiş durumdayız. Bodysnatchers, All I Need, Reckoner, Nude, Weird Fishes/Arpeggi’yi dinlerken, konsere gelemeyene telefonla parça dinletme âdetinin buralarda da olduğunu görüyoruz. Elbette eski albümlerden de beklentiler var. Arada o beklentilere de cevap veriyor Thom Yorke. There There, 2+2=5, Wolf at the Door, Sit Down Stand Up, Nice Dream, National Anthem’i dinlerken 90’ların sonları ve yeni binyılın başlangıcıyla ilgili bildiklerimizi bir kez daha gözden geçiriyoruz.

Konser boyunca sadece bir kez “espri” yapıyor Thom Yorke: “Okay, okay, okay! Oki doki!” O ve diğer üyeler sadece yaptıkları müziğe konsantre olmuş durumdalar. Bu inanmışlık, daha büyük bir bağlılık yaratıyor. Bangers’n Mash’de davulun başına oturuyor Thom Yorke. Bir ara sağ bagetin elinden uçtuğunu görür gibi oluyorum ama mesafe beni aldatıyor olabilir. Pyramid Song’dan önce Thom Yorke “This one is for Franz Kafka,” deyince bir gülümseme yerleşiyor yüzümüze. Kendi zamanına ve yaşama yabancılaşan iki yaratıcı özne bir şarkı boyunca dolaşıyor hafızamızın koridorlarında. Greenwood da zamanların arasında yolculuk yapıyor, Tele’sini arşeyle çalıyor. Exit Music (for a film) boyunca alandaki bütün sevgililer dans edip öpüşüyor. Airbag ise Radiohead konserlerini 100. kez izleyen çok özel bir hayranlarına, Lucy’e ithaf ediliyor. “Yeni albüm gelmez,” söylentilerine Jonny’nin 17 Ağustos’ta internet sitelerinde duyurduğu yeni şarkıları These Are My Twisted Words’ü çalarak nokta koyuyorlar. Bu şarkı önümüzdeki albümün de In Rainbows lezzetinde olacağını fısıldıyor hayranlara. How to Disappear Completly, Luck filan derken Idioteque ile birlikte Vystaviste’de küçük çaplı bir deprem yaşanıyor. Hepimiz Thom gibi dans etmeye çalışıyoruz, olmuyor.

Grubun kulise gidişini göremiyorum ama zaten kimsenin bırakmaya niyeti yok. Geri gelişlerinde bir sürpriz yapıp The Bends çalıyorlar. Sonrasında da Everything in its Right Place! Bazıları bir daha gelecekleri umuduyla boğazını patlatırken, biz bir kenarda salaklaşmış bir ifade ile boşalan sahneye bakıyoruz. Evet, Pablo Honey’den hiç şarkı gelmedi (Creep’in boşa umut olduğunu zaten biliyorduk), kimilerinin Karma Police ya da Fake Plastic Trees beklentisi havada kaldı ama kaç yazar! Müzik sisteminden yayılan arabesk müziğin çoktan coşmuş hayal gücümüzün bir ürünü olduğuna inanıp terk ediyoruz alanı.

O gece Prag’ın bütün barları Radiohead şarkıları çalıyor. Listenin eksik kalmış parçaları tamamlanıyor böylece. Bir İrlanda barında Kilkenny’imi yudumlarken Jan Stefan’ın istediğini yerine getirip “Dobry den Thom!” diye bağıramadığımı fark ediyorum. Thom Yorke’a “Dobry vecer Praha!” hafifliğine girmediği için teşekkür ediyorum. Olur da günün birinde Türkiye’de izleme şansımız olursa, “Merhaba Thom!” diye bağırmayacağıma da yemin ediyorum.

• Dobry den: Merhaba
• Dobry vecer: İyi akşamlar


Önemli Not: Daha önce Radikal gazetesinde, 29 Ağustos 2009 tarihinde yayımlanmış bir yazı bu. (Gazetede ufak, çok ufak bir kısaltma olmuştu.) Hem okumayanlar okusun hem de kişisel bir arşiv olsun diye Fil Uçuşu'na aldım; daha önce okuyanlar kusura bakmasın. Ayrıca bu konserler ilgili farklı bir metin okumak isteyenlere de Özge Emir'in blog'unu öneririm: http://divvida.blogspot.com/

9 yorum:

Sevil dedi ki...

Hiç gitme şansımın olmadığı bir müzik ziyafetini ve şehiri, hayalime üç boyutlu olarak aktardınız. Sanki kokusunu bile hissettim okurken.

Umut dedi ki...

bu kadar iyi yazmasaydınız keşke,fena halde özendirici olmuş :)

ZIRMÜH dedi ki...

Thomas yorke bigün seninle yuzyuze konuşacağım günü merak ediyorummm...
Yazı için Teşekkürler

Korcan Yavuz dedi ki...

Yekta Kopan da Radiohead hayranı çıktı ya ölsem de gam yemem artık. Bir Chris Nolan bir de ben varım sanıyordum. Şu anda bana göre dünyanın en yetenekli grubu (aktifler arasında) olan Radiohead'i (evet U2'dan bile iyi) Türkiye'de görmek için hemen hemen hiç umudum olmasa da bu yazıyı okurken, kendimi konserde gibi hissedip heyecanlandım. teşekkürler.

aprile dedi ki...

radiohead yazısı için tşk. her şarkısının hayatımda ayrı yeri var.

Fulya Deniz dedi ki...

kıskanmak,kıskanmak...
Yazıyı daha önce okumamıştım.Betimlemeniz aracılığıyla heyecan duydum.
Umarım,bir gün heyecanımızı Türkiye'de onlarla paylaşabiliriz.

Naimbora dedi ki...

King Crimson, Pink Floyd, Camel, Chicago, ile büyeyemedik, büyüyemedim en azından kendi adıma 84 kuşağından biri olarak ama Radiohead onları aratmıyor dersek çok ileri gitmiş olmayız sanırım..

Naim Bora Atlay

divina dedi ki...

Burada benim de bloguma link verdiğiniz için teşekkür ederim. Çok incesiniz. :)

tyler78 dedi ki...

Ama içimiz gitti burada. :(