29 Ocak 2010 Cuma

Salinger’e veda: “Kitap dediğin öyle olmalı ki…”

Benim için Adnan Benk’in müthiş çevirisiyle Gönülçelen’dir o harika kitabın adı. Hani Holden Caulfield’in bir yerinde şöyle dediği kitap: “Kitap dediğin öyle olmalı ki, okuyup kapadıktan sonra keşke şunu yazan arkadaşım olsaydı da canım çektikçe telefona sarılıp çene çalabilseydim onunla, dedirtmeli.” Hani sahte dünyaya nanik yapıp, yetişkinlerin ikiyüzlülüğüyle maytap geçen Holden’ın izinde defalarca yürüdüğümüz, sayfaları parçalanmaya yüz tutsa da bir daha, bir daha okuduğum/uz roman. İşte o romanın, “yokluğuyla da çok şey öğreten” yazarı Jerome David Salinger uçtu gitti. 91 yaşında öldü.

Salinger edebiyatı diye başlayıp ukalalık taslamak haddim değil, Gönülçelen üstüne yorumları da yapan yapacaktır. En içe kapanık okur duygularımla "çok üzüldüm,". Sadece budur söylemek istediğim. Şimdi, geç tanıştığım bir romanın (ilk okuduğumda 22 yaşındaydım) defalarca başucuma konuk olmuş satırlarına bakarak, ancak hayranlıkla hayalini kurabileceğim bir yazarlık duruşuna sahip Salinger’in arkasından, “Vay koca yazar, vay koca Salinger reis, öldün ha?” diyesim var.



“Birçok kimse, hele burada ruhdeşenlik taslayan biri, önümüzdeki ekim ayında okula dönünce derslerime çalışıp çalışmayacağımı sordu bana. Bence budalaca bir soru bu. Diyeceğim, bir işi yapmadan önce, nasıl bilebilirsiniz onu yapıp yapamayacağınızı? Bilemezsiniz işte. Şimdilik çalışacağımı sanıyorum ben, ama gerçekte çalışıp çalışmayacağımı nasıl bilebilirim. Dedim ya, budalaca bir soru.”

Şimdi miras akbabaları yıllardır korunan bir duruşun üstünde fır dönmeye başlamıştır bile. Büyük yayınevleri, büyük sermaye, dolaplarda kilitli öyküler için yüklü ödemeler yapacaktır. Büyük reklam kampanyaları ile “Salinger’in hiç yayımlanmamış öyküleri”nin gelişi muştulanacaktır. Daha da fenası, birileri Gönülçelen’in film haklarını satın alacak, 1951’den bu yana her okurun imgesinde farklı bir yüze bürünen Holden Caulfield beyazperdede boy gösterecektir. “Kim oynuyormuş, biliyor musun?” dedikoduları, bol sıfırlı anlaşmalara bırakacaktır yerini. Benim gibi ‘tutucu’ Holdenseverler burulacaktır buna. Bütün bunlara sevinmeli mi, üzülmeli mi bilemiyorum şu anda; zaman gösterecek ne olacağını.

Sadece ilk andaki duygularım diyor ki; nasıl istediyse büyük usta öyle kalsın. Dokunmasınlar sakladığı öykülere. Holden sadece kitap sayfalarında yaşasın, ete kemiğe bürünmesin. Çavdar tarlasında özgürce koşsun çocuklar, ama uçurumdan düşmesinler.

İyi uykular Salinger.


Notlar:
* Elbette öykülerden, özellikle de Glass Ailesi’nden de söz etmek lazım ama öncelik yine de Gönülçelen’de.
* Ölüm haberiyle ilgili detaylı bilgi:
http://www.nytimes.com/2010/01/29/books/29salinger.html?hp

15 yorum:

MerveBenek dedi ki...

Malum yeni kanalımız Bloomberg açıldı-açılacak konusu dönerken hep, o muhteşem yaratılmış ailenin kedisi(Bloomberg) geliyordu aklıma.Yerli ama anlamsız bir çağrışımla..Şimdi de bu haberi sizin yazınızla öğrendim ve "Tühh.." dedim.

Hegesias dedi ki...

91 yaşına gelmiş birinin ölümüne üzüleceğimi hiç sanmazdım. Velhasıl bencil şu insanoğlu...

Emrah Kolukısa dedi ki...

Üzüldüm be! Senin yazdıklarını okuyunca yıllar önce okuduğum bir makale geldi aklıma. Vanity Fair miydi, yoksa başka bir dergi ya da gezete mi, çok iyi hatırlamıyorum ama yazıyı yazan kişi Salinger'in yaşadığı kente gider ve kapı kapı dolaşarak yazarın evini bulmaya çalışır. Bir süre sonra fark eder ki ona tarif veren herkes aslında yanlış adres vermektedir. Salinger'in, senin deyiminle, o dilere destan duruşu, o anonimliği yaşadığı kenttekiler tarafından da benimsenmiş ve saygıyla korunmaktadır çünkü. Velhasıl yazar Salinger'i bulamadan geri döner ve makalesini de tabii ki o arayış üzerine inşa eder.

Son olarak,hayatımda okuduğum en güzel öykülerden biridir herhalde Pretty Mouth and Green My Eyes. Maalesef Türkçesini anımsaymadım ( kitabı da birine vermişim herhalde, bulamadım ) o yüzden yazamıyorum ama hani şu gecenin bir yarısı bir arkadaşlarının arayıp da karısının kaybolduğunu söylediği hikaye. Günlerce çıkmamıştı aklımdan o genç yaşımda. Okumamuış herkese tavsiye ederim, bütün diğer eserleriyle birlikte elbette.

nil dedi ki...

"Sakın kimseye bir şey anlatmayın. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra..."

tugce dedi ki...

Zaman zaman yaptığım işe yabancılaştığımda, insanların egolarından sıkıldığımda, iç huzurumun peşine düşüp 'bir anlam' için savaşmam gerektiğini düşünür ve içimden ''ah Franny Glass, sen anlardın bir tek!'' derdim.
Bazen içim buruk Seymour'u ve muz balıklarını düşünürdüm. Harika çocuk Teddy'nin ölümü ne zaman okusam sarsardı beni. Sonra soğuk bir kış günü huysuz,yalnız,sokakta hızlı adımlarla yürürken başında avcı şapkası- kulaklıklarını da indirmiş ama çirkin görünmesini umursamayan-Holden'ı hatırlardım ansızın. Ve olanca bencilliğimle kızardım Salinger'a münzevi hayatı tercih ettiği için. Bu ölümün beni bu kadar sarsacağını bilmezdim, zira bir çok Salinger okuru gibi ben de ölümünden sonra yazdıklarının yayımlanacağını düşünür,heyecanlanırdım bazen. Şimdiyse yayımlanıp yayımlanmaması umrumda değil. Yazdıklarını yaksa da, susmayı tercih etse de onun orada bi yerlerde yazmaya devam ettiğini düşünmek güç veriyormuş bana. Dünden beri bir parçam eksik, yalnız ve şaşkınım.Salinger'a veda ederken içimden Holden konuşuyor: '' Sakın kimseye bir şey anlatmayın, herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra...''

ihsan dedi ki...

bende hep coşkun yerli çevirisiyle sevebilmişimdir catcher in the rye'ı. bütün dünyaya kafa tuttuğu günden beri ölmüş gibiydi Salinger ama şimdi yanımızda olmadığını bilmek daha da üzüyor insanı.

bense, eğer gerçekten kasasında sakladığı yazınları varsa basılmasını, Salinger'ın ne kadar büyük bir yazar olduğunu tekrar tekrar anlamak isterim.

Burcu Yıldızer dedi ki...

Aslında yolu bir şekilde yine benimle kesişen bir yazarın belleğimde kalan ufak anısıyla yola çıkmıştım buraya yazmaya. Olmadı. Silindi her şey.Özetle şunu söyleyebilirim ki:
O gece, Eskişehir'de geçirmeye başlayacağım yılların ilikinde, Gönülçelen'i okurken kendimi uykumun sonrasında bulduğum sahne, yaşantımda unutulmayacaklar arasında yerini aldı. O yüzden çok değerliydi Salinger. Çok üzüldüm. Zaten dayanamam, hassasımdır. Ağladım da...Yine de onunla karşılaşmak güzeldi. Ama işte gitti. Ocak, ne çok toprağa yakın bir aymış meğerse! Dursun artık, yeter!
...

Peki şimdi kim koruyacak masumiyetimizi?

Betül dedi ki...

Bir dönem hatırlıyorum da 'Gönülçelen'i aradım almak için ama bulamadım. Can Yayınevi basıyormuş eskiden, şimdi başka bir adla yayınlandığını söylediler ama izini kaydettim... Doğru mu? Şimdi bu kitabı okumak istediğimizde hangi isimle alacağız peki?

Yekta Kopan dedi ki...

Gönülçelen daha sonra Coşkun Yerli çevirisiyle Yapı Kredi Yayınları'ndan "Çavdar Tarlasında Çocuklar" adıyla yeniden yayınlandı. İlgilenenler için bir bilgi.
... ve bir not da Emrah Kolukısa'nın yorumu için: Bir makaleden yola çıkarak bize de anlattığın hikaye, ne kadar da anlamlı ve vurucu... Bir kez daha Salinger demenin tam zamanı demek ki!

uarpak dedi ki...

Gönülçelen'i ilk ilkokul 5. sınıfta okumuştum. Can Yayınları'nın ilk klasikler serisindendi kitap. Hala durur bende. O zamanlar Anadolu Liseleri yatılıydı ve bir taşra ilçesinde sınavlara hazırlanıyordum bir taraftan. Belki de o yüzden Anadolu Lisesi'ni kazandığımda ve yatılı okumak zorunda kalınca hani evden ayrılacağım diye üzülmek yerine Gönülçelen'i yaşayacakmışım gibi gelmişti bana. Sonra sanırım 2-3 kez daha okudum ve her seferinde başka başka şeyler anlattı bana. Salinger sanırım dünya edebiyatında gerek kitapları gerek duruşuyla hep farklı kalacak ve hayatımda beni en çok etkileyen kitaplardan birinin yaratıcısı da yok artık aramızda... Ne garip var olduğunda da yok olmak isteyen bir insan gerçekten yok olduğunda varlığını var olduğundan daha çok hissettiriyor... Bu ironiye ne diyordur yukardan bakıyorsa eğer...

Betül Arslancan dedi ki...

…”Pek çok insanın hakkında konuştuğum için üzgünüm. Bildiğim tek şey; size anlattığım herkesi biraz özlüyorum…Sakın kimseye bir şey anlatmayın. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra.”

Betül dedi ki...

Teşekkür edirim :) Hemen almak ben :) Şimdi de "Pretty Mouth and Green My Eyes"ın peşine düşüp, Türkçesini bulayım :)

Güzide dedi ki...

Salinger'ı çok çok samimi buluyorum, belki huysuz, belki biraz çatlak ama çokça samimi. Holden karakterinin dünyaya bakışıyla, Franny ve Zooey'deki karakterlerin yapısı Salinger'ın düşünce yapısını yansıtıyor. Ne zaman Salinger'ın ölümünü düşünüp üzüldüğümü söylesem, şu gazeteciye yumruk atan fotoğraf geliyor aklıma, Salinger yüzünü buruşturup 'seni sahtekar. hepiniz sahtekarsınız,' diyor hayalimde, mezarında bile.

Salinger'ın kitaplarına hasret yanım, ölümünden sonra yayınlanacak kitaplarını dört gözle beklerken bile içim buruk. Bir vicdan azabı var. Yine de diyorum, 'O huysuz ihtiyar bizi seviyordu aslında. Yoksa zaten çoktan yakmıştır yazdıklarını. Eğer yayınlanacak bir sayfa bile bıraktıysa arkasında, tüm cümlelerini yapmacıklıktan uzak okuyucularına hediye etmiştir.'

İyi uykular Salinger.

Figen Akçay dedi ki...

Salinger seven biri olarak şimdi bir yanım eksik kaldı...Holden'in hikayesiyle ergenliğe bir kez daha girip çıkmıştık...Şimdi hayattayken bizi kendisinden mahrum bırakan, eski bir dosta daha çok özlem duyacağız...Ölümden önce bizi ölüm sessizliğine, yokluğuna alıştırmıştı...Bir umuttu belki yine yazardı...Artık okuyucularını arkada bıraktığı, kendi hayat yolculuğunu tamamlayan Salinger için sevgiyle; tekrar okuyalım...Yükseltin Tavan Kirişlerini Ustalar...

zerriniche dedi ki...

Sudaki turuncu balık,Hoşçakal..