31 Ocak 2010 Pazar

"... için!"

Önce adını yazmak geldi içimden.

Seslerin, sözlerin dünyasında yolumu kaybettiğim gecelerden birinde, seninle üstüne uzun uzun konuştuğumuz bir yazının başına oturmuştum. Giriş cümlesi, karakterlerin yapıları, kurgu, altmetinler kafamdaydı. Önce kendime güzel bir yemek hazırladım. Gülme lütfen, patates kızartması da pekâlâ güzel bir yemek olabilir. Ev kızartma kokmasın diye pencereyi açtım, soğuk rüzgarların canımı yakmasına izin verdim. Patatesleri bir torbaya koyup, çöpe attım. Sonra, kahve yaptım. Bütün bunları yaparken elimden geldiğince ağır davranıyordum. Yazacaklarımı içselleştirmek sonra da kendimden çıkıp bütün o sözlere dışarıdan bakmak için zamana gereksinimim vardı çünkü. Yazmaya oturmadan önce kendimden yorulup yabancılaşmak için, bildiğim yaşamlardan soyutlanıp öykü karakterlerinin dünyasına konuk olabilmek için zamana gereksinimim vardı. Tabii dilimin yanmasına neden olan kahvenin soğuması için de... Neyse...

İşte tam o anda adını yazmak geldi içimden. Bu metin tümüyle sana ait olsun istedim. Hem bunu daha önce hiç yapmamıştım. Okuduğum kitaplarda hatta bazı dergi yazılarında bir yazının, öykünün ya da şiirin bir isme adandığını gördükçe bir garip hissederdim kendimi. Acaba bu yazılar önce tamamlanıyor, sonra da filanca isme adanmasına mı karar veriliyordu yoksa tümüyle o kişinin çağrıştırdıklarından yola çıkarak mı kaleme alınıyordu? Yazıyı okuyup bitirince bu sorunun yanıtını bulmak zor olmuyordu. Asıl yanıtını bulamayan soru, benim neden bunu yapamadığım, neden herhangi bir yazımın başına “.... için” yazamadığımdı. Bir şeye, bir zamana, birine adanamamak içimde bir uçurum gibi büyüyordu. Kahvenin sıcağından yanan dilimi, damağımın serinliğinde tedavi etmeye çalışırken aklıma Pavese’nin sözleri geldi: Uçurumdan kurtulmanın tek yolu ona bakmak, derinliğini ölçmek ve kendini o boşluğa bırakmaktır.

İçimdeki uçurumdan kurtulmak için adını yazmaya karar verdim. Dilim daha iyiydi. Gözümün önüne çeşitli isimlere adanmış metinler geldi. Yazının başlığını attım, başlığın hemen altında sayfanın sağına doğru tırnak içinde adının baş harfini yazdım ve tam ikinci harfe geçtiğim anda kalemime bir sıkıntının oturduğunu hissettim. Bir isme değil de bir harfe adanmış metinlerin okurla oyun oynayan gizeminin sıkıntısı, dilimin yeniden sızlamasına neden oldu.

İkinci harfi yazamadım. Uçuruma bakmaya cesaretim vardı ama galiba derinliğini ölçmek istemiyordum.

Böyle bırakmaya karar verdim. Yazım bir harfe adanmış olacaktı. Sence bu, yazıyı korkak bir yazı haline mi getirir diye sormak istedim. Ama dilim şiştiği için konuşamıyordum.

Belki de o zaman yazının sana adandığını anlamayacak, hatta belki okumayacaktın bile. Bambaşka bir adresi de gösteriyor olabilirdi bu harf. Belki bir komşumu, belki de kilometrelerce ötede oturan bir dostu... Sevdiğim bir şairin adının baş harfi de olabilirdi. Bir şiir kitabının adı mı? Neden olmasın? Hayır, çocukluğumun gizemlerini taşıyan bir oyuncağıma bu harfle başlayan bir isim takmamıştım. Ama pekâlâ en sevdiğim müzik parçalarından birinin büyüsünü taşıyor olabilirdi. Kimbilir, belki de kendimi böyle çağırmayı seviyordum, belki de bu kimsenin bilmediği bir adımdı? Sonra daha korkunç bir şey kemirmeye başladı içimi. Eğer böyle bırakırsam, başkaları üstüne alınacak, yazıya, aslında sana ait olan bir yazıya sahipleneceklerdi. “İşte,” diyecekti eski bir dost, “Bu bana yazılmış bir yazı.” Bir komşum gecenin bir yarısı kapımı çalıp, “Bana adadığınız yazı pek güzel olmuş, içimden geldi ben de size su böreği yaptım.” diyecekti. Kütüphanemdeki kimi kitaplar, diğerlerine caka satacak, “Eee, ne yaparsın, bu adamı içindeki uçurumdan ben çıkardım.” diyeceklerdi. Oysa ben bu yazının tümüyle sana ait olmasını istiyordum. Konuşmaya, yanlış anlamaları ortadan kaldırmaya çalıştım, dilimi bulamadım.

Kalktım, kahveyi döküp, bir bardak soğuk su içtim. Ne yapmam gerektiğini biliyordum. Bir harfle bırakmamalı ve uçuruma atlayacak cesareti göstermeliydim. Önümde kalın bir sözlük vardı ve bir sürü harf, önümdeki kağıdın tepesinde duran o güzelim harfin yanına yerleşebilmek için birbirleriyle yarışıyorlardı.

Kendimi geceye ve içimin derin uçurumuna bıraktım. İkinci harf dilimden elime, elimden kaleme, kalemden kağıda yol almaya başladı.

Bu yazının sana ait olmasını istiyordum.

O yüzden önce adını yazmak geldi içimden.
 

9 yorum:

Catharsis dedi ki...

Cesaret gösterdiniz,uçurumdan atladınız belki ama karaya çıkamadınız.Ve yine üç noktaya sığındınız :)

Burcu Yıldızer dedi ki...

"...seninle üstüne uzun uzun konuştuğumuz bir yazının başına oturmuştum." dedikten sonra, sanırım yazının adandığı kişiye ..."Belki de o zaman yazının sana adandığını anlamayacak, hatta belki okumayacaktın bile." demek haksızlık olurdu. Bu kadar zaman almışsa ben olsam anlardım yazının kime ait olduğunu demek geliyor içimden. Çok da önemli değil aslında! Önemli olabilecek bir şey var ki o da bu yazıyı hep gerçekmiş gibi algılamaya çalışmak. Ne ilginç değil mi yazarın kaleminden çıkıp okuyucuyla buluşan birçok metinde, dizede olduğu gibi kendi gerçeklerimiz üzerinden yazarın gerçek dünyasına müdahalede bulunma isteğimiz. Ayrıca bir bakıma sevimli de :) Küçükken dokuz taş diye bir oyun vardı. Bu yazı bana onu anımsattı. Taşı dizen kişinin az sonra taşı yıkan tarafa geçmesi ve dizerken düşündüklerinin, taşların karşısına geçtiğinde bütünüyle yer değiştirmesi...
Aklıma takılan bir şey daha var ki yazmadan geçmeyeceğim. Tamam, patates kızartması pekâlâ güzel bir yemek olabilir dediğin gibi ama "Patatesleri bir torbaya koyup, çöpe attım." demenin anlamını çözemedim. Bu iki şeyi düşünmeye itti beni. Güzel dediğin bir şey anında çöpe atılabilecek kadar hızlı bir şekilde anlam değiştiriyorsa, gerçekten güzel midir senin için? Yoksa mecaz-ı mürselin benim bilmediğim başka bir anlamı daha mı var? Yani patatesleri atmak derken aslında patates kabuklarını mı çöpe attın? Yahut patates kızartmasına gülünmüş olması -gülünebilecek olması- biz fark etmeden yazanı hafifte olsa sinirlendirdi ve kızarttıklarını yemeden çöpe atmasına mı neden oldu? (Üç soru gelmiş aklıma meğerse) Okuyucu meraklarıma engel olamadım tıpkı bu yazıyı okuduktan sonra kalkıp hiç üşenmeden patates kızartması yapmış olmam gibi :) Velhasıl üç film izleyip ardından bu yazıyı okumak iyi geldi öylesine bir pazar için. Yalın samimiyeti hoşuma gidiyor yazılarının.

şiir denize otağ kurmaktır besbelli dedi ki...

Okuyucu için, ben gibi bir okuyucu için elimi attığım kitabın ilk sözü, son sözü, epigrafları önemlidir. Ama bir yazarın adını oraya yazma cesareti gösterdiği ''bir dostu, komşusu, içine işlemiş şiiri, sevdiği bir yazarı...'' varsa.. bu beni hep daha mutlu kılmıştır. Hatta kendimce hayaller bile kurarım o kişi için. Bir yazar oraya bir isim yazmayacak kadar kendini önemsememelidir derim. ... sahibini buldu bence. birden çok sahip bulmuş da olabilir. Şu haliyle akşam komşu kapıya kurabiye getirebilir, bir dost arayabilir. Yine de ''tekel işçileri için'', ''emekçi doktorlar için'', köprü üstü aşıkları için''.. diye başlayan yazıları beklemiyor değiliz. kaleme ferahlık duası okuyun.

Silver Plate dedi ki...

'O' hangi harf olursa olsun, okuyan için kendi isminin baş harfidir.
Bütün romanlar, hikayeler ve şiirler hep 'bana' adanmıyor mu? Herkes için ayrı bir 'ben' ve ayrı bir 'sen'.
Yazılar, yazar ve okuyan arasındaki 'gizli' bağ... 'O' hep 'gizli özne'...

Gökçe Ilgaz dedi ki...

"Bir şeye, bir zamana, birine adanamamak içimde bir uçurum gibi büyüyordu." Bu bir çağ yangını mıdır? Dolduramadığımız boşluklar, büyüyen uçurumlar, üç noktalarla mı vücut buluyor acaba? Hani, Murathan Mungan'ın, "...oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir" dediği gibi... Belki de ben aşırı yorum tuzağına düşüyorumdur. Kafamı karıştırdığınız için teşekkürler.

Deniz Özalp dedi ki...

Monolog...
Patates yerim severim ama halsizlik yapar, uykum gelir; kahvemi icerim ayilmak icin ama camurla bulanmis gibi gelir agzim; suyla yikarim herseyi ama bu kez de basa donerim; her tad yikanmistir artik...

baykolesterol dedi ki...

ben çok beğendim bu yazınızı..

erhan alpay dedi ki...

'O' bir varmış, çok yokmuş demek ki...
kendini 'O' nun yerine koyan veya 'O' na seslenen tüm yazılar yazarlar yazılanları okuyanlar adına yüreğinize sağlık...

bendevarim dedi ki...

acaba şifrelenmiş bir ad var mı ara satırlarda diye çok gezindim ama, nafile.. ancak atfedilen ayrı manaları sezecektir bu metinden.. diğerleri oyunu izlerken, yalnız O ses, sahne, ışık ve pek çok şeye hâkimdir herhalde.. güzel bir şey olmalı, size özel, sizin için dizilmiş kelimeler ardı ardına..
dediğiniz sırrı çözebildiniz mi peki? bir metin bittikten sonra mı atfedilir kişiye, yoksa kişiye atfen mi yazılır?
gerçi ne önemi vardır; sonunda yollar O'na çıkmışsa..