6 Ocak 2010 Çarşamba

Ahmet Ümit’le ayaküstü sohbet


Ahmet Ümit’i tanıyanlar ne kadar hoşsohbet bir insan olduğunu bilirler. İş için bir araya geldiğimizde bile laf lafı açar. Edebiyat, sinema, siyaset derken, konuda konuya atlar, zamanın nasıl geçtiğini anlamayız. Yine öyle oldu. Ama bu kez birkaç sorunun cevabını “Fil Uçuşu” okurlarıyla paylaşmak istediğimi söyledim. Yazmakta olduğu son roman “İstanbul Hatırası”ndan başladık, kriminolojiye merkezine alan dizilere kadar uzandık.

Ahmet Ümit bu günlerde İstanbul üstüne bir roman yazmakta. Romanın adı “İstanbul Hatırası”. Bu şehrin kuruluşundan bu güne, yani M.Ö. 660’da Kral Byzas tarafından kurulan Byzantium şehrinden günümüz İstanbul’una kadar uzanan bir zaman dilimine yayılan bir roman. “Ama tarihi bir roman değil bu,” diyor, “günümüzden geçmişe giden, bizi geçmişe götüren cinayetlerin romanı. Her cinayet bir döneme götürüyor. Böylece hem o dönemlerle ilgili bilgi alıyoruz hem de günümüz İstanbul’unun çığlığını duyuyoruz. Yağmalanan, talan edilen, işgale-tecavüze uğrayan İstanbul’un çığlığını anlatan polisiye bir roman bu.” Yetişirse Nisan-Mayıs yetişmezse Eylül gibi okura ulaşacağını söylüyor. “Tam tarih veremiyorum, çünkü biraz zor bir roman bu,” diyor.

Polisiye neden kolay okunur-çabuk tüketilir bir tür olarak anılıyor?

Polisiye, okur cephesinden bakınca, riske girmeden gerilimi yaşattığı için edebiyatta da, sinemada da çok ilgi gören bir tür. Ama bu türün çok kötü örnekleri var; dile, karakter yaratmaya dikkat etmeyen, sadece olay örgüsünü ön plana çıkaran kötü örnekler bunlar. Kolay okunurluk-çabuk tüketilirlik yaftası da bu kötü örneklerin sonucunda oluşmuştur. Oysa gerçek polisiye, basit bir olay örgüsünden çok daha fazlasını vaat etmektedir.

Son yıllarda kriminolojinin merkezde olduğu çok sayıda polisiye dizi izliyoruz. Bunu neye bağlıyorsun? Polisiye edebiyatımız bu konularda konuşmaya başladı mı?

Yeterince konuşmuyor. Kriminoloji ve kriminalistik, iki ayrı bilim var. Polisiyemizde bu iki bilim de yeterince kullanılmıyor. Bu konuda bizde daha çok Amerika’nın etkisi görülüyor. Daha çok bir kopya söz konusu. Ancak şunu da söylemek gerekli, emniyette bu iki bilimden de yararlanılıyor. Yani polisiye edebiyatımız henüz bu iki bilimden faydalanmıyor olabilir ama emniyet faydalanıyor. Şunu da söylemek gerekiyor; günümüz polisiyesi, bu bilimlerin kullanılmasını gerektiren bir polisiye. Örneğin ben şu anda yazmakta olduğum romanda bu konuda sürekli destek alıyorum. Bir adli tabip her tür sorumu cevaplayıp, ufuk açıcı bilgiler veriyor. Aklım bir şeye takılınca, hemen açıp soruyorum; “Luminol testi nedir?” diyorum örneğin, hemen bu konuda bilgi alıyorum. Kan 20 yıl öncesinden de kalmış olsa, luminol ile tepkimeye girince mavi bir renk verir. Bunun gibi pek çok teknik bilgiyi almak zorundayım yoksa anlattığım hikaye inandırıcı olmayacaktır.

Türk sineması polisiyeye hep ilgi duydu ama çok sarsıcı edebiyat uyarlamaları gerçekleşmedi? Bunu neye bağlıyorsun?

Öncelikle şu gerçeği itiraf etmeliyiz kendimize; Türkiye’de polisiye edebiyat hala istenen düzeyde değil, zayıf. Avrupa’nın herhangi bir ülkesinde, Almanya’da, Fransa’da, İngiltere’de yayımlanan polisiye kitaplarla Türkiye’de yayımlananlar arasında dağlar kadar fark var. Öte yandan sinema, polisiye edebiyatımıza ilgi duyduğunda da başka bir sorun ortaya çıkıyor. Örneğin benim “Sis ve Gece” romanım sinemaya uyarlandı, üç romanımın daha film hakları alındı. Ama uygulaması zor, çünkü ülkemizde sinema sektörleşemedi ve büyük bütçeler ayrılamıyor. Çoğu zaman bu projeler yarım kalıyor.

Son yıllarda çok sayıda polisiye yayımlanıyor ve çok satıyor. Özellikle takip ettiğin isimler var mı?

Çıkan kitapların hepsini okuyorum. Gençler yazıyor, gençler okuyor. Bu çok umut verici, çok heyecanlandırıcı. Daha iyi eserler de üretecekler ve yeni isimler de duyacağız, ona eminim. Ama özellikle bir isim vermem, çünkü dediğim gibi hepsini zevkle takip ediyorum.

11 yorum:

Sycorox dedi ki...

kendisi en sevdiğim yazarlardandır,İstanbulu da çok güzel anlatır,Beyoğlu Rapsodisinde özellikle bunu çok iyi görmüştük...Güzel bir röportaj olmuş teşekkürler;)

altantois dedi ki...

Ahmet Ümit ile yaptığınız GeceGündüz çok keyifliydi. Kitaplığımda tüm kitapları bulunan tek yazar kendisi, o yüzden daha ayrı bir keyif aldım. Ahmet Ümit'in de Dexter hayranı olduğunu öğrenmek güzel oldu.

Seren dedi ki...

Blogta yazarlarla röportajların devamı dileğiyle. Takipteyim.

Duygu dedi ki...

Ahmet Ümit sevdiğim yazarlardan... Son 3-4 yıldır takipteyim. Röportaj için teşekkürler...

kaburga dedi ki...

Film hakları alınan romanlar hangileri aceba? Uyarlamalar Sis ve Gece tadında olacaksa sinema kapısında yatıp ilk gösterimine girerim.

Aslı Mühürhancı dedi ki...

Ahmet Ümit'in şiir kitabını hala unutamamışımdır. "Sokağun Zulası"nı sevdiğim birine verdim ama kaybettiğini öğrendiğimde içinden bir parçam kopup gitti sanki...

Aklımda kalanlardan, bir kenara not aldıklarımdan ikisini paylaşayım.

Seni Seviyorum'un Şiir Dilinde Söylenişidir

Gözlerin düşünce gözlerimin aklına
Uyanır sisler arasından bir çift nilüfer
Bir ırmak çırpınır yakamozların kuşatmasında
Bahara koşar bozkırda tarlalar
Saçların takıldımıydı parmaklarımın ucuna
Ürperir yeryüzünün bütün ormanları
Kıvrılır çiçekli dallar
Dolanır yüreğime yabani bir sarmaşık
Gülümsediğinde bana
Bir gelincik açar dudaklarının kıyıcığında
Kayısı kokar çillerin
Gözlerimi alır bal rengi bir ışık
Dokunduğumda sıcaklığına
Damla damla dudaklarıma yapışır tenin
Eriyip gidersin avuçlarımda
Yanaklarında kor alevlerin kızıllığı
Seni düşündüğümde
Uzanmış bulurum kendimi
Güneşin altında yemyeşil toprağa
Bir ırmak devrilir başucumdan
Suyun göğsünde ağaçların gölgeleri
Saçlarımda yine o rüzgar
Usulca alır beni sevdan
Çarpar bir gözlerine, bir ırmağa
Bir gelinciklere, bir dudaklarına...

---

İsimsiz Bir Aşk Şiiri

Senden her ayrıldığımda
Çılgınca dalgalanan bir insan denizinde
Annesini yitiren bir çocuğun
Ürkek hüznü çöker yüzüme.
Seninle her karşılaştığımda
Sabah kırağısıyla yıkanan çiçeklerin
Cemresi vurur gözlerime.
Seni tam bulduğum anda yitirmenin korkusu
Tam yitirdiğim anda bulmanın sevinci,
Seni treni kalkan bir yolcunu telaşı,
Seni ilk öyküsünü bitiren genç bir yazarın hevesi
Seni kayaları parçalayarak akan bir ırmağın deliliği,
Seni güneşin tembel bakışları altında
Uzanan başakların dinginliği,
Seni bayramlık için para biriktiren
Küçük bir çırağın sabırsızlığı,
Seni bilmem hangi zalim kurşunun
Kırdığı kanadına söz geçiremeyen
Göçmen kuşun çaresizliği,
Seni zorlu yıllardan sonra karşılaşan
Kavga arkadaşlarının neşesiyle,
Batarak kirpiklerime kadar gümüşten denizlere
Vur emriyle aranan bir kaçakmışsın gibi
Taşırım can evimin en saklı yerinde...

grafikersin dedi ki...

Tüm kitaplarını çıktığı gibi okuduğum, Şiir kitabını deli gibi aradığım ama bir türlü bulamadığım bu güzel insanın röportajı için teşekkürler... Bu arada bir teşekkür de Şiirler için Aslı Mühürhancı'ya...

Gülnur Demirbilek dedi ki...

Benim kitaplığımda da bütün kitapları var. Kalemini çok sevdiğim bir yazar kendisi.

curcunabaz dedi ki...

Akşam evime dönerken neden bilmiyorum Ahmet Ümit gelmişti aklıma. Acaba yeni kitabı çıkacak mı diye düşündüm. Eve gelip bu haberi görmek hem şaşırttı hem de çok mutlu etti beni. Merakla bekliyorum. Paylaşımlarınız için çok teşekkürler Yekta bey.

sema dedi ki...

İki hoşsohbet insanın bir kahve söyleşisinde buluşması ayrı bir lezzet getirmiş blogunuza Yekta Kopan, ne mutluı bize ki, biz de bu sayede bu güzel sohbetten haberdar olabildik..

test dedi ki...

"isim vermem, ama hepsini zevkle takip ediyorum" kendisini zamaninda fethi naci promote etmi$ti. kendisini de o yuzden taniyorum. genc yazarlardan en azindan en dikkatini ceken bir iki yazar verseydi ve ustunde durmadan tepi$ilen $u yeni yazarlardan biri bir kac okur daha kazansaydi, herhalde kiyamet kopmaz, etik sorgu melekleri kara kapli defterlerine ahmet umit icin kocaman bir sifir yazmazlardi. orhan pamuk' undan, pinar kur' une, ya$ar kemal' ine butun turk edebiyatinda gorulen bir hastalik bu genc yazarlari yok saymak, durmadan kendine okur kazanmaya cali$irken diger yeni yetmelere bir zerre okur kazandirmak adina bir kucuk kelam etmemek, aslinda cocukluk bu: butun oyuncaklar benim olsun... i$te bu yuzden edebiyatimizda beliren bir genc yazar, hem kendi kendinin eckermann'i hem de goethe'si olmak zorunda kaliyor. genc yazarlar icin kucuk bir not: madem onlar sizi promote etmiyor, bir roportaj filan $ansiniz olursa siz de sakin onlardan, ya$ayan ya$li yazarlardan sakin bahsetmeyin. sadece $unu deyin 'evet cagda$ turk edebiyatini izliyorum, ozellikle bir isim vermek 'a$iri derecede yanli$' olur ama hepsine de ne yapmi$ etmi$ler diye bakiyorum'