31 Aralık 2010 Cuma

Günden Kalanlar.15

...ve bir yıl daha sona erdi...

• Yılın son günü. Takvime göre öyle. Yılın son gününden kalanlar, bir anlamda yıldan kalanlar.

• Dostlarla “Nasıl geçti, anlamadık,” konuşmaları yaparken düşündüm en çok, bu yıl neler yaşadığımı. Siyahla beyazın bahçesinde bir yıl oldu yine. Sevinçle hüznün, iyiyle kötünün. Daha ne olsun ki?


Fil Uçuşu, geçen yılbaşında aklıma düşmüştü. İşte bir yılı geride bıraktı bile. Yorumlarıyla, katkılarıyla destek verenlere selam olsun.


• Önceki yıl yayımlanan kitabım Bir de Baktım Yoksun yılı iki ödülle kapattı. Ama en büyük ödül yine okurlardan, okurların ilgisinden geldi. Selam olsun.


Karbon Kopya kitabımda yer alan “Çevirenin Notu” adlı hikayenin “The Lounge Companion Vol.2” seçkisi ile İngilizcede yer alması sevindiriciydi. “Bir de Baktım Yoksun” ise 2011’de Arapça olarak yayımlanacak.

Milliyet Kitap Eki’ne kitap tanıtımları yazmaya başladım. Sonbaharda ise Milliyet Sanat yolculuğuna yelken açtım; köşemin adı “Noktalı Virgül”.

• Elbette bunun bir sınırı yoktur ama istediğim kadar kitap okuyabildiğim bir yıl oldu. Güzel!

• Yaşamımdan, dünyadan geçip gidenler oldu bir de… Yılın son gününde el sallarım arkalarından, sevgiyle.

• Ama bu yıl Tarçın’sız kaldığım yıl olarak yerleşecek hafızama. Dünyanın bütün kedilerine, canlılarına, sevgilerine selam olsun olmasına da… Olmuyor işte, Tarçın’sız olmuyor. Ona olan sevgimin yerini tutmuyor hiçbir şey. Ah be Tarçın’ım, sana da iyi yıllar.


29 Aralık 2010 Çarşamba

Sözlük.17

Y

YILAN: Hatırlarım, güzel, güneşli bir gündü.
Kır gezintimiz sırasında, o koca yılan babamı sokup öldürdü.
Böylece kabilenin başına ben geçtim.
(Ferit Edgü, Yılan)

26 Aralık 2010 Pazar

Benim emektar Tele!

1985. Ankara. Okul çıkışı ya ben Levent’lere gidiyorum ya o bize geliyor. Konuşuyoruz. Dersler, kitaplar… ve elbette aşklar. Bir de müzik var. Gitarlar. 80’lerin başında sunta gitarlarla başlayan amatör müzisyenlik yolculuğumuzda ikimizin de “sağlam” birer gitarı var. Levent’te Yamaha akustik, bende Ibanez akustik. Lisede verdiğimiz bir konserde rezil olmamak için aldığımız elektrikliler var bir de. Levent’in caz kasa ile Les Paul arası semi-hollow kırmızı bir gitarı var. O kadar “sağır” bir gitar ki, ne kadar uğraşırsak uğraşalım olmuyor. Benim de, ne yaparsan yap sapı iflah olmayan bir basım var, yanlış hatırlamıyorsam Takai marka. İkimizin de hayalinde “güzel” gitarlar var. Elimize geçen dergilerdeki gitar fotoğraflarına ağzımızın suyu akarak bakıyoruz. Arada bir sırf “gitar görmek” için müzik mağazalarına gidiyoruz. İzmir caddesi ve Kolej’de iki dükkan var, adlarını unuttum şimdi, onların vitrinlerini ezbere biliyoruz. Öyle ahım şahım gitarlar yok içeride, hele şapka uçuracak cinsten bir marka ya da model hiç yok. Ama yine de girip tek tek inceliyoruz. Bir yandan da para biriktiriyoruz. Birbirimizin bütçesini ezbere biliyoruz. Sanki iki gitar alınacak ve parası tek cepten çıkacak. Sonunda İzmir caddesindeki dükkanda iki tane Squier görüyoruz. (O yılların Squier’ları taş gibidir açıkçası, bilenler bilir.) Levent kendine bir Squier Stratocaster beğeniyor. Ben her zaman Tele hastasıyım, kapıyorum Squier Telecaster’ı. (Elimizdeki gitarları dükkana mı verdik birilerine mi sattık emin değilim. Birilerine sattıysak ikimiz adına özür dilerim, çünkü gerçekten kötü gitarlardı.) Gitarları mukavva kutularına koyup Levent’lere gidiyoruz. Ayrıca amfi alacak paramız yok, evdeki iki girişli bağlama amfisiyle idare etmemiz gerekiyor. İki gitarı da girince, iğrenç bir ses kaplıyor odayı. Ama umurumuzda değil! Bir kere takmışız ya boynumuza Strat ile Tele’yi, gerisi vız gelir tırıs gider.

O gitarlar duruyor hala. Başka gitarlarımız da oldu ama o gitarlar hep değerlilerimiz olmuştur –Yamaha ve Ibanez ise krallık tahtından hiç inmedi-.

Gitar tutkum hiç azalmadı, sadece müziğine değil bir nesne olarak gitarın kendisine tutkunum ben. Hala arada müzik mağazalarına giderim, gitarların arasında dolaşırım, alıp elime sağına soluna bakarım. Oturur bir çay içerim, sohbet ederim. Fena halde öksürdüğüm, hasta olmakla olmamak arasında bir sınırda yürüdüğüm bugün, bu Pazar günü, o gitarları aldığımız gün geldi aklıma. Oturdum biraz tıngırdattım benim emektarı.

Varsa evinizde bir enstrüman, oturun çalın. Akortsuz bırakmayın. Yalnız bırakmayın. Dünyanın en kötü müzisyeni bile olsanız, evdekiler “Başımı şişirdin!” deseler de aldırmayın. O da olmazsa oturun bir güzel şarkı dinleyin. Hangi enstrümandan hangi şarkıyı seviyorsanız. Bilin ki, hangisi olursa olsun, iyi bir hikayesi vardır.

24 Aralık 2010 Cuma

Yerli dizi, yersiz uzun!

Uzunca bir süredir Senaryo Yazarları Derneğinin üyeleri aralarında yazışıyor. İkinci büyük eylemlerinin bütün adımlarını en ince ayrıntısına kadar konuşuyorlar. Olası sonuçları konusundaki tartışmalarda herkes fikrini özgürce yazıyor. Unutulmamalı ki, SENDER homojen bir yapı değil. Bütün bu yazışmalardaki “ortak amaç” bu nedenle daha da özelleşiyor, değerleniyor. Bu sektörün temel belirleyicilerinden söz ediyoruz; senaristlerden. Yapımcıların ve televizyon kanallarının, iki puanlık rating için peşinden koşup, iki puanlık rating kaybında iplerini çektiği senaristler. Allı pullu yıldızların, boy boy haberlerine konu olan karakteri yarattığı zamanlarda her gün en az on kere telefon edip, yollar ayrılınca unutup gittiği senaristler. Kendi içlerindeki çekişmeleri hiçbir zaman halledemeseler de (yaratıcılığın doğasında var) sadece sektörü değil, Türkiye’de televizyon yayıncılığı ve reklam sektörünü temelden etkileyecek bir konuda kararlı ve organize bir şekilde bir araya geldiler.

24 Aralık saat 19.00’da senaryo yazarları kalem bırakacak, yönetmenler stop diyecek, setler duracak ve şalterler inecek. Tüm sektör çalışanları servislere binip bu defa Taksim Meydanı’na AKM’nin önüne gelecekler.

“Yerli dizi yersiz uzun!” sloganıyla yola çıkan Senaryo Yazarları Derneği SENDER, ikinci eyleminde bu defa tüm sektör çalışanlarıyla birlikte ilgililere çağrı yapacak. Dünya standartlarını hiçe sayarak kaliteyi düşüren ve insanlık dışı çalışma koşullarını yaratan, dizi sürelerini 45 dakikaya indirme taleplerini tekrarlayacaklar. Sinema Emekçileri Sendikası SİNESEN’in de katılımıyla saat 19.00’da Taksim’de AKM’nin önünde toplanacaklar.

24 Aralık 2008’de gecenin geç saatlerine kadar süren bir setin ardından evlerine giderken trafik kazası geçirip hayatlarını kaybeden meşlektaşları Zehra Sezgin ve Tülay Ergildi’yi de anarak, setlerde hastalıklara, kazalara, ölümlere varan insanlık dışı çalışma koşullarını protesto edecekler.

Yayında olan birçok dizinin yönetmenleri, senaryo yazarları, oyuncuları, müzisyenleri ve ekiplerinin katılacağı eylemi gerçekleştirecek olan sektör çalışanları, seyircilerini de destek vermeye çağırıyor.

24 Aralık 2010 Cuma günü, saat 19.00’da AKM’nin önünde buluşalım dünya standartlarında süreler ve insanca çalışma koşulları için el ele verelim.

Bu davetteki “seyircileri de çağırıyorlar” vurgusu çok önemli. Burada televizyon kanallarını, RTÜK’ü ve her ne kadar destekçi görünseler de kimi yapımcıları ve hatta kimi oyuncuları bu kararlılığın içine çekmek en başta seyircinin görevi. Bazı seyirciler sırf “ünlü” görmeye bile gidebilir; olsun, gitsinler de. Ayrıca unutulmasın, o ünlüler olmasa, televizyon kanalları bile bu konunun peşine düşüp, haber yapmazlar. Onların da meraklı seyirciden bir farkı yok yani.

O merak ve SENDER'in kararlılığı bu kez sistemin çanına ot tıksın, bu kez emekçiler haklarını alsın. Bugün Zehra ve Tülay, yukarılardan bir yerden bu eyleme bakarken, “Hadi,” desinler, “hadi, sonuna kadar devam!”

23 Aralık 2010 Perşembe

Günden Kalanlar.14

• İş dönüşü Demir Özlü’nün 2002 yılından, Berlin ve Amsterdam günlüklerini derlediği “Kanal Kentlerinde” kitabını okudum. Sesimin kısılmaya başlamasının siniri ve huzursuzluğuyla başına oturduğum kitapla biraz olsun rahatladım. Kimi düşünceler ilginç geldi kimilerine katılmadım. Sonuçta Demir Özlü’ye bakışım pek değişmedi. Özlü, 1950 kuşağından en az yakınlık kurabildiğim isim oldu. Bir türlü bulamıyorum bunun nedenini; bu akşam olduğu gibi kitaplarını okuma anları iyi gelir bana, özellikle sevdiğim öyküleri vardır ama yine de aramızda gerçek anlamda “sıcak” bir ilişki yok. Kimi zaman fazla mesafeli, kimi zaman fazla benmerkezci buluyorum galiba. Çözemeyeceğim ilişkimizi. Yine de nitelikli bir günlük okumak iyi geldi.

“Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri” yeni bir baskıya giriyor. Yeni baskıyla birlikte kapağın değişecek olmasına çok sevindim. Eski kapak, aceleye gelmiş bir kapaktır. Rahmetli Erdal Öz’le birlikte stok görüntülerden hızla bir tane seçmiştik. (Murat da yanımızdaydı galiba, emin değilim.) Adını bilmediğim bir ressam (ya da illüstratör), Ted Pitts’in deseni o gün bugündür kapaktaydı. Yeni baskı ile kapak o desenden kurtulacak ve bir fotoğrafa merhaba diyecek. “Bir de Baktım Yoksun”da birlikte çalıştığımız Cansu Boğuşlu’nun bir fotoğrafı; çok beğendiğim bir fotoğraf. Bir kitap kapağında kullanılacağında, fotoğrafın tekniğinden çok duygusu önemli benim için. Yeni bir kitabım çıkacak gibi heyecanlandım öğle üzeri. (Hatta oturdum, kitaba hızlıca bir göz gezdirdim.)

• Sonunda olan oldu. Odam o kadar doldu ki, çalışma masasına ulaşmak için kitaplardan kuleler, dergilerden tepeler aşmam gerekiyor. Şimdilik neyin nerede olduğunu ezbere biliyorum. Bir süre sonra bu bilgi de kaybolacak odanın dehlizlerinde. (Aslında bu süreç başladı bile, gitarların tellerini değiştirmem gerekiyor, almıştım iki takım ama bulamıyorum.)

Muhalif Olmak!


Cafer Panahi: Elli yaşında bir film yönetmeni.

Suçu: Yönetime karşı çalışmak.

Cezası: 6 yıl hapis, 20 yıl boyunca film yönetme, senaryo yazma, yapımcılık yapma ve yerli-yabancı basına demeç verme ve ülkeden çıkış yasağı.

Şimdi muktedirlerin gazabına lanet okurcasına onun filmlerini izleme zamanı. Filmlerini bulup izleyip, bir öfke fısıltısıyla kulaktan kulağa anlatma zamanı. Şimdi her türlü faşist zihniyete bir kez daha tükürme zamanı.

“Nick Hornby kafası”yla orta sınıfın varoluş sorunları

Söze Uzay Yolu’yla başlayalım ve tasarımı unutulmaz uzay gemisi USS Enterprise-Atılgan’ın karizması sağlam komutanı Kaptan Kirk’e selam gönderip iz sürelim. Kaptan Kirk yani egosantrik ve popüler kültür ikonu aktör William Shatner, 2004 yılında, ikinci müzik albümünü çıkardı; aslında müzikle okunan şiirler albümü demek daha doğru olacak. “Has Been” adındaki bu albümün düzenlemelerini ve yapımcılığını, Amerikalı alternatif rock grubu Ben Folds Five’ın kurucusu Ben Folds üstlendi. Nev-i şahsına münhasır müzisyen Folds, 28 Eylül 2010 tarihinde, daha önce müzisyen olamadığı için yazar olduğunu söyleyen günümüzün en popüler İngiliz yazarlarından biriyle, Nick Hornby ile ortak bir albüme imza attı: “Lonely Avenue”. Hornby’nin müzikle ilişkisini bilmeyen yok. Marah isimli grupla çıktığı turnelerin yanı sıra, geniş kitlelerle buluşmasını sağlayan ve sonrasında sinemaya da uyarlanan 1995 tarihli romanı High Fidelity (Ölümüne Sadakat), nevrotik müzik koleksiyoncusu Rob ve çevresini merkeze almıştı. Aslında Hornby denince, akla gelen sadece edebiyat ve müzik değil. Fanatik bir Arsenal taraftarı olan yazar, kitaplar dünyasında ilk kez Fever Pitch (Futbol Ateşi) ile boy göstermişti. Sinema ile olan dirsek teması ise sadece kitaplarından yapılan uyarlamalarla (ve kendi yazdığı senaryolarla) kalmadı, onu Oscar adaylığına götüren bir ilişkiye dönüştü.


Nick Hornby’den söz edileceği zaman, konuya bütün bu farklı disiplinlerden ve popüler kültürün renklerinden girmek şaşırtıcı değil. Çünkü Hornby, tam da “oradan” konuşan bir yazar. İngiliz orta-sınıfının içinden çıkardığı ama kimi zaman klişe özellikler yüklemekten çekinmeyerek, evrensel orta-sınıfla komşuluklar kurdurduğu karakterlerinin, bu renkli ve çok değişkenli küresel yapıda neler çektiği, neler düşündüğü, nelerle beslendiği, neleri dert ettiği gibi “sorunlu” alanlarda dolaştırıyor okurlarını. Yazarlık mahareti de tam bu noktada devreye giriyor. Deyim yerindeyse, çok rahat akan bir kalemi var Nick Hornby’nin. Kısa cümleleri, zorlamayan bir dili seven yazarımız sırtını yasladığı Anglosakson ironisinin, okuyanı kitabın içine alma olanaklarını sonuna kadar kullanıyor. Sinemayla bu kadar samimi bir yazar olarak (ve elbette senaryodan gelme bir beceriyle) sahne kurmayı seviyor. Akılda kalıcı, detaylara önem veren sahneleri uygun noktalarından bağlıyor birbirine, kurgusu da sağlam yani. Müziğe olan ilgisi, romanın ritmine yansıyor.

The Gunners (Arsenal) tutkusuyla tam bir tribün adamı olan Hornby, karakterlerini çoğu zaman sokak ağzıyla da buluşturup “rahat okunan diyaloglar” yazıyor. Yüksek edebiyat peşinde değil, ama edebiyatı “basite kaçmayacak” kadar sevdiği de belli. Her ne olursa olsun hikaye anlatmayı ve okuru hikayesine ortak etmeyi biliyor.

Juliet, Naked (Juliet Çıplak), Hornby’nin son romanı. Uydurma adlı İngiliz kasabası Goolenes ile Amerika hattında, hayatını bir rock şarkıcısına (hatta onu mitleştirmeye) adamış Duncan, bu müzik fanatiğiyle on beş yıllık ilişkisinde her tür heyecanı kaybetmiş olan Annie ve bu modern dünya orta-sınıf ilişkisinin gölge-idarecisi, 80’li yıllarda gelip geçen şöhretin sahibi Tucker Crowe ‘dan oluşan üçgenin köşelerinde-kenarlarında dolaşıyoruz roman boyunca. Daha romanın açılışındaki mizah dolu sahne bizi nasıl cümbüş dolu bir romanın beklediğini anlatıyor aslında: Duncan, hayat arkadaşı Annie’ye, Tucker Crowe’un müzikten kopmaya karar verdiği tuvaletin pisuarlarında fotoğraf çektiriyor. Kitabın ilk bölümlerindeki Duncan merkezli ilerleyiş, günümüzün 40’lı yaşlardaki erkeklerinin (hangi coğrafyada yaşarsa yaşasın) kalbini fethedecek türden. (Sahi, sizin 80’li yıllarda dinleyicisi olup da sonradan izini kaybettiğiniz bir “adamınız” yok mu?)

Hornby’nin usta işi manevraları burada devreye giriyor ve roman belli bir noktadan sonra Annie ile daha çok ilgileniyor. Olay örgüsünün coştuğu, hikayenin sürekli “yol değiştirdiği” bölümler de bu noktada başlıyor. Tucker’ın yeni albümünü Duncan’dan önce Annie’nin dinlemesi ve ilişkilerindeki varoluşsal gerilimi aşamayan ikilinin düşünsel kopuşuyla, Hornby okuru en sevdiği sularda, orta sınıf kadın-erkek ilişkilerinin sorgulanması denizinde yüzdürmeye başlıyor. Annie’nin yeni albüm ‘Çıplak’ üstüne yazdığı eleştiriyi okuyan Tucker Crowe’un kadınla ilişkiye geçmesiyle üçgenin diğer köşesi de okura batıyor. Hayranları tarafından üretilen mitlerin ağırlığı altında ezilen münzevi rock yıldızıyla, artık hayatının kontrolünü eline almak isteyen Annie’nin ilişkisi de böyle başlıyor. Mailler ile başlayan ilişki Tucker’ın Goolenes’a gelmesiyle sürüyor. Üç kişinin hayatını kökten değiştirecek olaylar zincirinin akış keyfini kitabın okurlarına bırakarak şunu söyleyebilirim ki, Nick Hornby orta sınıfın varoluş sorunları konusunda, kimi zaman bir sokak düşünürü kimi zaman akademisyen bir sosyolog gibi konuşurken, ironiden bir an olsun vazgeçmiyor.

Arsenal taraftarı, The Believer yazarı, kitap-müzik-sinema eleştirmeni, senarist, şarkı sözü yazarı, editör, çoksatar listelerinin müdavimi, popülerin merkezinde duran ama popüleri hedefleyerek yazmadığı her satırından belli olan ödüllü yazar, nevrotik karakterler uzmanı Nick Hornby’nin iyi bir “kafası” var. Ama yine de bu yazarı ilk defa okuyacak olanlara “Ölümüne Sadakat”le başlamalarını öneririm.

Türkiye’de İlgi Görüyor

Nick Hornby’nin bütün kitapları Türkçede Sel Yayınları etiketiyle yayınlandı. Sel Yayınlarının sahibi İrfan Sancı, Türkiye’de Hornby’e büyük bir ilgi olduğunu söylüyor. Aralık ayı başında, Karga’da, yazarın 31 Songs (31 Şarkı) adlı kitabında yer verdiği şarkıların çalındığı kalabalık geceyi düşünecek olursak, hayranlarının bağlılığını anlamak daha kolay olur. Genelde bütün kitapları ilgi gören Hornby’nin Türkiye’de en çok satan kitapları yaklaşık 8000’lik bir satışla Fever Pitch (Futbol Ateşi) ve 6000’lik satışla High Fidelity (Ölümüne Sadakat). İstanbul Kitap Fuarının ilk günlerinde raflara çıkan Juliet Çıplak, henüz 2000 adetlik ilk baskısında.

22 Aralık 2010 Çarşamba

Günden Kalanlar.13

• İKSV’de yapılan Doğan Hızlan’la Edebiyat Sohbetleri’nden bir fotoğraf geçti elime, sağ olsun izleyicilerden biri çekip kendi blog’una koymuş. Fotoğrafa bakarken 1950 kuşağı yazarlarının, hala süren etkilerini düşündüm. Oradan da kafam II.Dünya Savaşı sonrası sanatta yaşananlara gitti. Mimaride, resimde, sahne sanatlarında yaşanan büyük değişimler. Edebiyatta çok yönlü bir karşılığı var savaş sonrası atmosferinin. Edebiyat tarihi üstüne yapılan incelemeleri okumayı seviyorum. Özellikle de siyasi atlasla üst üste bindirilenlerini.


• 2010’da dinlediğim albümlerden bir liste koydum Fil Uçuşu’na. Listenin başına da, “Türkçe-Caz-Klasik” listeleri ayrı elbette dedim. Yıllardır döne dolaşa dinlediğim albümleri saymadım bile. Bu liste sadece yıl içinde yeni keşfettiğim albümler listesiydi aslında. Bir okur “Hiç mi Türkçe dinlemedin?” deyivermiş. Listenin başındaki yazıyı okumadığı gibi, Fil Uçuşu’ndaki bazı yazılara da hiç bakmamış demek ki. İnternet okurluğu biraz böyle işte; hızlıca göz atmak yeterli geliyor. (Yine de Fil Uçuşu, bildiği gibi konuşmaktan şaşmayacak.)

• Türkçe albümlerden severek dinlediklerim oldu elbette. Caz konusunda tatmin edici bir liste çıkar örneğin. İmer Demirer’de Önder Focan’a, Volkan Hürsever’den Ozan Musluoğlu’na dolu dolu bir liste. Yılın son günlerinde gelen Kerem Görsev albümü de listenin lezzetini artırdı. Jehan Barbur albümü hakkında bir-iki kelâm etmiştim zaten. Malt’ın albümünü hatırlatmış kimileri, haklılar. “Arıza” sağlam bir albümdü. Maskott’un albümünü de sevmiştim, özellikle “Ayışığı” şarkısını. Hayko Cepkin’in “Sandık”ı evde uzun süre bangır bangır dinlendi. Ece Dorsay “Kırmızı Karanlık”ın özellikle sözlerini (ve Ece’nin bu albümle ilgili söyleşilerinde dediklerini) sevdim. Replikas “re-mastered” sürpriziyle çıkıp geldi. Arada sevdiğim bir iki pop parçası da oldu elbette. Dinleme listesinde Yakaza gibi Buzuki Orhan Osman gibi deneysel ya da etnik müzik yapan isimler de vardı. Kafada bir-iki tel atınca Aynur’dan bir türkü yetişti imdada. Bu listede uzar gider, şimdi unuttuğum bir şeyler var gibi geldi. Sonra kafayı toparlayıp, madde madde yazmalı.

• twitter’dan bir serzeniş geldi. “Türkiye’de siyasi gündem bu kadar yoğunken, siz hala edebiyat diyorsunuz,” gibilerinden bir şeydi. Tam da bu nedenle, her zaman dediğimin on katı-yüz katı “Edebiyat!” diyesim geliyor. Tam da, bu siyasi gündemin ağız köpürten, 140 karakterde slogan düşünceler kusturan havasının, soyutlama yeteneği olmayan bir akıl tutulmasının ötesindekini hatırlatmak için daha çok “Edebiyat!” diyesim geliyor. (Keşke herkes günde en az bir şiir okusa!)

• “Yazarken bir şeylerin iyiye gittiğini rüyalarımdan anlarım,” gibi büyük bir laf etmek istedim. Yok aslında böyle bir durum, ama olsa ilginç olurmuş. Bu aralar farklı rüyalar görmeye başladım, o yüzden aklıma geldi bu zıpçıktı laf. Rüyalar coştukça yazdıklarım da coşsa, öyle bir şeyler olsa işte. (Bu aralar sıklıkla rüya içinde meta-kurmaca var.)

21 Aralık 2010 Salı

Siz 2010'da ne dinlediniz?

Her zaman elimin altında olanlar var. Vazgeçemediklerim. Dönüp dönüp dinlediklerim. Caz listesi ayrı, Türkçe listesi ayrı. Türküler, Anadolu'nun bütün sesleri, etnik müzikler var. Klasikler de kimi cazlarla birlikte yazarken hep yanımda oluyor. Ama bir de, yıl içinde beğenerek ya da ilgiyle dinlediklerim var. Kimileriyle ilk kez bu yıl tanıştım, kimileri bir süredir kulağımın dostu. İşte 2010 yılında dinlediklerimden 30 albümlük bir liste. Bir sıralama yapmadım, aklıma geldiği gibi yazdım.

Peki siz 2010'da ne dinlediniz?


1. Interpol – Interpol

2. Midlake – The Courage of Others

3. Villagers – Becoming a Jackal

4. Robert Plant – Band of Joy

5. Arcade Fire – The Suburbs

6. Two Door Cinema Club – Tourist History

7. Band of Horses – Infinite Arms

8. Avi Buffalo – Avi Buffalo

9. Owen Pallet – Heartland

10. Vampire Weekend – Contra

11. Giant Sand – Blurry Blue Mountain

12. Kings of Leon – Come Around Sundown

13. Belle and Sebastian – Write About Love

14. The Durutti Column – A Pean to Wilson

15. The Dead Weather – Sea of Cowards

16. Eels – Tomorrow Morning

17. K.T.Tunstall – Tiger Suit

18. Anthony & The Johnsons - Swanlights

19. Corine Bailey Rae – The Sea

20. Joanna Newsom – Have On Me

21. Juliana Hatfield – Peace & Love

22. The National – High Violet

23. Karen Elson – The Ghost Who Walks

24. Klaxons – Surfing The Void

25. John Grant – Queen of Denmark

26. Brian Eno – Small Craft On A Milk Sea

27. French Horn Rebellion – The Infinite Music of French Horn Rebellion

28. Brandon Flowers – Flamingo

29. Cee Lo Green – The Lady Killer

30. Grinderman – Grinderman 2

19 Aralık 2010 Pazar

gerçek bir kedinin sol ön patisi

(Necmi Zekâ’nın “haydi haydi” şiirine kişisel bir yoldan yedi varış haritası
ve/veya bir kamptan kaçış için yedi ayrı/aynı post prodüksiyon çalışması.)


1.
senden gelen alüvyonla dolduğunu sanırdım, meğer ne çok erozyon yaşamış vaziyet vadisi.

2.
sırtına gitarını asmış, arkadaşının bekar evinde, votkaya karanfil atıp, içe çiğneye sarhoş olmak için koşan delikanlıya bakıyor. gitarın altı burgulu sapı sırtından pırtlamış da farkında değil. bir zamanlar onun da.... bir zamanlar gitarıyla... still crazy after all these years... sonra bir gün, sonra bir arkadaşı, sonra verevine çizgili kravatıyla, sonra simon’la garfunkel evlenmişler gizlice deyince, sonra bu mutluluğa gülünce, sonra notaları not alamayınca... sonra birden çatlayıp kabuk, gitarın sapı da teli de...

3.
çalışırken masanın üstüne düştü küfürbazlık. düştü, gerçekten düştü. bir kitapta yazılıydı ve kitabın o sayfası, yüz elli beşinci sayfası masanın üstüne düştü. pat diye. belki biraz da küt. ama pof değil, bir tek o değil, eminim. kedim irkildi ses, gerçekten irkildi. edebi figür olarak kediden söz etmiyorum, duydun mu? benim kedim, gerçekten kedim. patileriyle –açıkçası daha çok sol ön patisiyle- birkaç defa tokatladı küfürbazlığı. kaç defa? bilmiyorum, birkaç defa... şimdi bazı bilgiler, bir kedinin sol ön patisinde, kendi özgürlüklerine çoktan karar vermiş yolculuklara çıkacaklar. bütün bunlar olurken gülmüşüm. sevinmişim aslında küfürbazlık kurtuldu diye.

4.
radyodaki sunucu/dj, televizyondaki sunucu/vj, yaşamdaki sunucu/lj.
“sevgili” diyorlar herkese...
çok uluslu bir şirketin çok hüzünlü jokeyleri, hafifletin bütün söylemleri!

5.
baba, baba!
kızma bana, farklı değilim her oğuldan.
kırıp seni, kırıp parçalayıp kabuğu,
göğe yapışmak isteyen her kabarcıktan.

6.
akşam hafif bir yemek yemeliyim. dikkat ediyorum son zamanlarda buna. kilo değil sorun; şişkinlik, sıkıntı, çarpıntı... ama en çok da kâbuslar... bir defter tutmaya karar vermiştim. sıkıntılar sayfası: tekrarlar. çarpıntılar sayfası: tekrarlar. kâbuslar sayfası: kâbuslar... yazarsam benden çıkarlar diye düşünüyordum. doğru değilmiş! doğru olsaydı, olsaydı eğer, şu anda yazdıklarımın da benden çıkması gerekirdi. oysa buradalar hâlâ. yani hem burada hem burada. (defterden bir not: bunları yazarken bir elimle kağıdı bir elimle kafamı gösterdim.) hem dağda hem vadide. aynı anda ayrı yolda. hem kanda, ham kampta. “merhaba vadi insanları, ben sırların parlattığı aynaların satıcısı.”

7.
haydi haydi



haydi haydi *

küfürbazlık bazı bilgilerin gereken yere ulaşmasıdır

işte beynini –bir şirketi yönetir gibi- hafiflet emri

yalvartmak istiyorsa da vaziyet vadisi beni
yeter diye bağırtmak istiyorsa da

tekrar tekrar sor acaba istemem mi istediğin halde
ışığı görüp kocamanlaşmış kabuğunu kırmış
bir kabarcık göğe yapışmış

sevinmişim aslında kabuk kurtuldu diye

kambur pırtladı pırtlayacak bir şey haydi diyor
madem yeter değil haydi kampa
vaziyet vadisindeki o malum kampa

* Necmi Zekâ – Yavru Aslan’dan Konu Komşu’ya / Şiirler (1981-2001)
Yapı Kredi Yayınları (1.baskı: İstanbul, Ekim 2002)
sf: 155

16 Aralık 2010 Perşembe

Günden Kalanlar.12

• 13 Aralık, Oğuz Atay’ın ölüm yıldönümü. “Tutunamayanlar”ı bir kez daha okumaya karar verdim. Bu kaçıncı okuma olacak, bilmiyorum. Bu kez bir metot dahilinde okuyacağım; diğer okuduklarımın yanda, günde on sayfa. “Okumalıyım, bilmeliyim, okumalıyım. İşin içine girmeliyim; kendime acı vermek pahasına.”

• Afyon’a gidişimin yol kısmı, Hollywood yapımı-büyük bütçeli bir felaket filmi gibiydi. İnanılmaz bir kar yağışı, hatta fırtınası. 1-2 metre ile sınırlı görüş mesafesi. Rüzgârla keskinleşen soğuk hava. Yan yatmış, ters dönmüş arabalar, kamyonlar ve tırların arasında belirginliğini kaybetmiş bir yol. Karla kaplandığı için yanıltıcı şarampoller. Kapalı yollar, polis barikatları… Aslında bu kadar tehlikelerle dolu bir yolda, bu kadar inatçı olmamalıydım. Sonunda yaklaşık dokuz saatlik bir yolculukla Afyon Kocatepe Üniversitesi’ne ulaştım. Harika bir buluşma oldu. O gece orada olan herkese teşekkür ediyorum.

• Afyon sonrasında İstanbul Üniversitesi’nde, Avcılar Kampusunda “Kültür Kulübü”nün edebiyat şenliğine gittim. Sohbet, sorular falan bir yana, kimse kusura bakmasın ama bu oturumu, etkinliğin yapıldığı salonun soğukluğu ile hatırlayacağım. (Ah üniversitelerin bahanelere sığınmayı seven idari işleri ah, kimsenin öğrencileri böyle soğuk ortamlara “salmaya” hakkı yok!) Bir saatlik oturumun her bir dakikasında hastalığa yaklaştığımı hissettim ve sonunda gerçekten hasta oldum.

“Bir de Baktım Yoksun”, 7.baskıya ulaştı. Üstelik son baskıları daha yüksek adette yapılıyor. Dostum Murat Gülsoy’un olağanüstü öykü kitabı “Tanrı Beni Görüyor mu?” da, yayınlanmasından sadece bir ay sonra 2.baskısını yaptı. Daha da fazla okura ulaşacağına eminim. Bu arada çeşitli yayınevlerinden ardı ardına “öykü kitabı” haberleri geliyor. Bana sıklıkla söylenen bir sözdür; “Öykü iyi de, okurken sıkılıyorum, keşke roman yazsanız,” denir. Öyküyü romanın provası olarak gören zihniyet vardır bir de. (Aslında bu konuda daha uzun bir yazı yazmalı.) Okurun, son zamanlarda öyküye gösterdiği ilgi, bu acayip zihniyetlere dil çıkarıyor.

• 15 Aralık günü, İKSV’nin Şişhane’deki binası Salon’da “Doğan Hızlan’la Edebiyat Buluşmaları”nın konuğu oldum. Şişhane bölgesini çok severim; üstelik bu sevginin kişisel bir hikayesi de var. (Arada bir merak uyandırmak iyidir.) Bölgeye olan sevgim, metro ulaşımı ile iyice arttı. Yine Şişhane’ye yağmur yağıyordu. Ben de yayından çıktıktan sonra bindim metroya, taktım kulaklıkları, Pete Doherty dinleyerek gittim Şişhane’ye. Doğan Bey ve Görgün’le biraz sohbetten sonra çıktık sahneye ve başladık sohbete. İlk kez böyle bir deneyim yaşadığım için heyecanlandım açıkçası. Doğan Bey’in konuyu konuya bağlama, söylenen her sözü bir anıyla ya da düşünceyle ilişkilendirme yeteneğini ilgiyle izledim. Yazarlıktan dostluğa, Türk edebiyatından özel hayata girilmedik konu kalmadı. Bir saat ne derim, diye düşünürken zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. (Çok güldüm ve biliyorum ki beni edebiyattan başka hiçbir şey bu kadar güldüremez; Doğan Bey’in kalem tamiri yaparken üstü başı mürekkep olmasın diye bir önlük yaptırdığını öğrenmekten daha eğlenceli ne olabilir?)

Birkaç okuma önerisi...


- Bir arkeoloji detektifinin maceraları – Faruk Şüyün
Yıllar içinde ilerleyen bir arkadaşlığım var Faruk’la. Bu kitap, bilmediğim bir bakış açısını öğrenmeme neden oldu. Gezmeyi nasıl sevdiğini bilirdim de, bu gezilerdeki meraklı ruhunu, özellikle de arkeolojiye ve tarihe meraklı ruhunu nasıl beslediğini bilmezdim. Arkeolojiye, profesyonel olmayan okurla aynı mesafeden bakan bu kitap, adı geçen bölgelere giderken kesinlikle çantama atacağım bir kitap olacak.


- Pasif Devrim (İslami Muhalefetin Düzenle Bütünleşmesi) – Cihan Tuğal
Sultanbeyli’deki radikal İslam’dan ılımlı İslam’a geçişi, Gramsci’nin “pasif devrim” kavramı üstünden okurken, mahallenin etnografisi üstünden değerlendirmeler yapan, yazılış (araştırmanın yapılışı) süreci ile de dikkat çekici bir kitap.


- Kaç Zil Kaldı Örtmenim? – Filiz Aygündüz
Filiz Aygündüz’ün bir roman yazmakta olduğunu bilmiyordum. Ayak üstü okumaya başladığım ilk dakikalarda satırlara kapılıp gittim. Çok akıcı, rahat bir dili var kitabın. Temel amacı hikayesini anlatmak. Bunu da başarıyor. “Diyarbakır’ın bir köyüne atanan 23 yaşında bir öğretmen,” deyince, aklıma hemen muhteşem film “İki Dil Bir Bavul” geldi. Benzer çıkış noktasında, roman kendi yolunu kısa sürede buluyor. “Ora”ya “bura”dan baktığını itiraf ederek ilerleyen hikaye, dil-insan-insanlık hattında sordurması gereken soruları sorduruyor.


- Kazı Başkanının Karavanası (Arkeolojinin Delikanlısından Yemek Tarifleri) – Muhibbe Darga
Zeka dolu kitaplara bayılıyorum. Bu kitabın çıkış fikri de o kadar yaratıcı ki. Muhibbe Darga’nın kim olduğunu söylemeye gerek yok; o arkeolojimizin delikanlısı, pırıl pırıl bir deniz feneri. Darga’nın, Anadolu’nun dört bir yanında çalıştığı, başkanlık ettiği kazılarda öğrenci ve işçilerine kendi elleriyle pişirdiği yemekler, çevre köylerden aldığı tarifler, o kazıların hikayeleri ve arkeolojiyle birleşince, tadına doyulmaz, zeka fışkıran bir kitap olmuş.

13 Aralık 2010 Pazartesi

Bayan Tekil Birey’in Sağlık Sorunları.2

nefes, mide ve gerçek

1.
Yalan soluklar ve karşı konulamayan zaaflar yüzünden yorgun düşmüş ciğerlerini temizlemeye karar verdi Bayan Tekil Birey. Yavaşça çıkardı yerlerinden artık pembeliklerini kaybetmiş kütleleri. Midesi de geliverdi. Akşam yemeğinde deniz börülcesi yemişti. Yemyeşildi şimdi midemin içi diye düşündü; zeytinyağlı ve yeşil.

2.
Sigara içmeye lisede başlamıştı. İşin garibi, gözünde büyük görünmeye çalıştığı oğlanın adını anımsamıyordu şimdi. Unutmayacağından emindi oysa... Yıllar... Midesinin bir yo-yo topu gibi esneyip sallanmasına aldırmadan sağa sola salladı ciğerlerini Bayan Tekil Birey. Unutmalarla geçen yıllarda biriken kurumları dökmek, ağırlığını her gün hissettiği katranı çözmek istiyordu.

3.
Aklına lise günleri gelince, eli midesine gidiverdi. Ne denmişti biyoloji dersinde: Mide çaydanlığa benzeyen bir organdır. Hiç de öyle değilmiş meğer dedi kendi kendine Bayan Tekil Birey. Çaydanlık şeklini bozan zeytinyağlı deniz börülcesi miydi acaba? Yoksa biyoloji kitapları da mı yalan söylüyordu?

4.
Soluklar, kitaplar, adı unutulan aşklar yalan olabilirdi... Ciğerlerinin ve midesinin bütün bunların ötesinde bir gerçekliğinin olduğunu düşündü... Gerçeklik: Yazılamayacak bir kitabın, yaşanamayacak bir aşkın göbek adı... Yüzüne rüzgârlı bir gülümseme yerleşti Bayan Tekil Birey’in. Ciğerlerini, midesini bağlayıverdi bedenine. Tüm parçalar dönüp dolaşıp bütündeki yerlerini almıyorlar mıydı zaten?

BU MACERANIN SONU

10 Aralık 2010 Cuma

Günden Kalanlar.11

• Yağmur dediği saatte yağmaya başladı. Meteoroloji haklı çıktı. Sabaha karşı yağmurun sesiyle uyandım. Seyrettim. Yağmaya devam ediyor. Fayrouz dinliyorum; “Ossa Zghiri Ktir”. Fayrouz CD’si, dostlarla çay içip Ürdün anılarını konuştuğumuz gecenin armağanı olarak kaldı müzik setinin içinde. Bu hafta, geceler hep dostlarla geçti. Uzun sohbetler, düşünceler, gülüşler…

Dostoyevski’nin, Türkiye’de daha çok “Öteki” adıyla bilinen tartışmalı romanı “İkiz”i okumamıştım daha önce. Sabri Gürses çevirisiyle Can Yayınları tarafından yayınlanınca pek sevindim. Sabri Gürses’in kapsamlı ön yazısı da ayrıca aydınlatıcı bir okuma deneyimi yaşatıyor. Dün gece elli sayfa kadar okudum; bugüne kadar okumamış olmam büyük hataymış. Değerlendirmeyi elbette bitirdikten sonra yapmak lazım ama her şey bir yana sadece fikir bile etkilenmek için yeterli.


Umut Sarıkaya, “İşimdeyim Gücümdeyim” albümüyle bütün gün yanımda. Karikatürler, konuşma balonları ve esprilerin ötesinde bir emek istiyor. Detayların üstünde durmadan, arka planı incelemeden, farklı karakterlerin karikatür karesi (ve toplumsal bütün) içindeki eylemini-duruşunu değerlendirmeden, Sarıkaya’nın bu kadar sevilmesinin ardındaki inceliği anlamak mümkün değil.
Aslında şu noktadan bakılabilir; Umut Sarıkaya, bir zamanlar çekilen 12 Eylül filmlerinin yapamadığını yapıyor. O filmler, 12 Eylül’den sadece sol hareketin ve yalnızlaştırılmış aydının etkilendiği fikriyle o kadar meşgul olmuşlardı ki, darbenin aslında bir bütün topluma yapıldığı, bu coğrafyanın genetik yapısını değiştirdiği gerçeğini görmezden gelmişlerdi. Toplumdan kopuk aydın yanılsamasını yaratan (ya da besleyen) filmler olmaktan öteye gidememişlerdi. Umut Sarıkaya’nın karikatürleri 12 Eylül sürecinin, Özal döneminin, 28 Şubat’ın, AKP iktidarının yarattığı genetik dönüşümü toplumun her kesiminde (özellikle de çoğunluk üstünden) okuyan-okutan detaylarıyla, okurunu alıp götürüyor.
Üstelik bunu yaparken, ince ince ya da göstererek dalgasını geçtiklerine bile sevgi duyuyor. Yabancı bir filmde yanlış ya da suçlayıcı bir şekilde de olsa “İstanbul” denmesine sevinen Türk, sarıp sarmalama isteği uyandırıyor bizde. Dizindeki tuzu yalayıp apartman girişindeki elektrik sayacını seyreden ergeni tanıyoruz. Çoklukla içlerini boşalttığı beyaz yakalılar ya da beyaz Türkler kavramında bile yargılamaktan çok sorgulayan bir dili tercih ediyor. Bir finans müdürüne, boş kola kutusuna su koydurup içirmesi, bir ortak paydanın varlığını işaret ediyor. Toplumsal kopuşun iki ucunu bir ailede birleştirdiği “Aşkımızın Meyvesi Aytek” bu karşıtlığın en büyük kahkahasını veriyor bize. Kurmaca bir dünya oluştururken ortak kodları kullanmak, hikayenin anlaşılırlığı için en önemli anahtarı verir; Umut Sarıkaya’nın mekan-nesne-eşya detaylarını kullanışı buna en iyi örnek. (Aynı başarılı kullanım için Uğur Gürsoy’un “Fırat”ın da söz etmek gerekiyor; o da başka bir yazıya. Ennee!) Sonuçta Umut Sarıkaya’nın “İşimdeyim Gücümdeyim” albümü, bugünün Türkiye’si konusunda bir belge çalışması olarak bile alınmalı ve saklanmalı. Daha önce dergide okuduysanız bile, toplu okuma kahkahayı katlayarak artırıyor. Lafı uzatmıyorum; çok güldüm çok!


• Hafta sonu Afyon’da olacağım. Kocatepe Üniversitesinde öğrencilerle muhabbet; iyidir!

9 Aralık 2010 Perşembe

Sözlük.16

A

AYAKKABICI BÜRJENİ: Efendim kunduracımız sizi görmek istiyor / Söyleyiniz yukarı çıksın / Efendim sizi beklettiğimden dolayı affınızı istirham ederim fakat kabahat bendenizde değil / Djizmelerinizi yapmaya verdiğim işçi daha bu sabah getirdi / Herkes kendi işinin aynı zamanda görülmesini arzu ettiğinden bu vakitlerde işler pek sıkıdır / Koundralarımla djizmelerimi getirdiniz mi? / Evet efendim getirdim lütfen bir kere giyiniz prova ediniz / İptida djinizmelre bakayem / Buyurun kulaklarından tutunuz / Bunlar pek tar / Ayağıma giyemiyorum / Müsaade buyurun siz bacağınızı uzatınız ha şöyle şimdi basınız hiç korkmayınız bacağınıza iyi gelsin diye ağzını biraz dar yaptım. Malumu âlinizdir ki djizme ilk defa giyildiği zaman herhalde biraz sıkar fakat ayağınızı vurmaz / Hakikaten ayağıma pek güzel geldi / Malumu âlinizdir ki kalın ve kavi kunduralar öyle iskarpinler gibi dar olamaz / Bu doğrudur fakat ötekisi bundan biraz daha dar olmalı çünkü kullandıkça bollaşır / Ölçümü alınız / Ökçesi alçak yanları daha yüksek ve tabanı da iyi olsun / Bunları ne vakit verebileceksiniz? / Gelecek hafta verebilirim / Sakın bitirmemezlik etmeyesiniz / Emin olunuz efendim

Sevim Burak’ı kendi “sözlerinden” daha “gùdjel” ne anlatabilir ki?
(Sevim Burak, Ayakkabıcı Bürjeni)


Meraklısı için not: Öykü Sözlüğü etiketindeki diğer maddeler ve yorumlarla farklı bir sözlüğe ilerliyoruz. Sizlerden gelen yorumlar, etkileyici... Dileyen yorumlara kendi öykü maddelerini yazabilir. Okuduğunuz, sizi etkileyen bir öyküden bir karakter, bir nesne, bir sahne, bir isim, bir replik bu sözlüğün maddesi olabilir...

Fil Uçuşu, ödüle uçtu...

İTÜ İşletme Mühendisliği Kulübü Sosyal Medya Ödülleri
Fil Uçuşu: En kaliteli içerik sağlayan kişisel blog


Dijital Çağ bize demokratik bir platform sunuyor. Bu cümlenin en vurucu karşılıklarından birini blog’larda görüyoruz. Fil Uçuşu’na başladığımda bu platformun kendi halinde bir üyesi olmaya karar vermiştim. İnternet üstü yayıncılıkta altzine.net ve altkitap.com deneyimlerini yaşamış biri olarak, kişisel blog yeni ve tek başıma kulaç atacağım bir okyanustu. O okyanusta attığım her kulacın, yazdığım her yazının karşılığını öncelikle okurlarından, onların yorumlarıyla düşünceyi çoğaltan katılımlarından aldım. Bütün o yazılar ve yorumlar, koştu koştu bu ödüle ulaştı. İstanbul Teknik Üniversitesi İşletme Mühendisliği Kulübü, Fil Uçuşu’na “En kaliteli içerik sağlayan kişisel blog” ödülünü verdi. Bu ödül için oy kullanan herkese, İTÜ İşletme Mühendisliği Kulübü’ne, bütün blog yazarlarına ve okurlarına, düşünceyi çoğaltmak için elini taşın altına koymaktan çekinmeyen herkese teşekkür ederim.

8 Aralık 2010 Çarşamba

John Lennon

Life is what happens to you while you're busy making other plans.

9.Ekim.1940 - 8.Aralık.1980

Bir imgenin peşine düşmek...

Tamamlanmış bir metnin tarihinde yolculuğa çıkmak kolay değil. Kendi ruhuna doğru iz sürmek. Tamam; defterlerdeki notlar, sağa sola yazılan paragraflar, yazılış süreciyle ilgili fikir veriyor ama o ilk cümlenin, ilk düşüncenin akla düştüğü an geçmişin rüzgârında, yağmurunda kaybolup gidiyor. John Fowles, “Yaratık – A Maggot” romanına bir öndeyiş ile başlar. Bu öndeyişte, okuyacağımız yüzlerce sayfalık kitabının tohumuyla tanıştırır bizleri: “Kitabı kaleme alışımdan birkaç yıl önce, yüzleri olmayan ve görünüşte belli bir gerekçeleri de bulunmayan küçük bir seyyah topluluğu, zihnimden öylesine geçip bir olaya doğru yöneldiler. Besbelli ki geçmiş bir zaman söz konusuydu, çünkü atlara binmişlerdi ve ıssız bir görünüm iççindeydiler; ancak bu son derce ham imgenin ötesinde, hiçbir şey yoktu. Bu imgenin nereden geldiğini de, bilinçaltımdan niye böyle bir inatla sürekli yükseldiğini de bilmiyorum.” Sonrasında da rastlantı eseri eline geçen 16 Temmuz 1683 tarihli genç bir kadının suluboya tablosunun, kitabın sonu konusundaki rolünü anlatır. Bir sayfalık bu öndeyişin hemen arkasından roman başlar, ilk cümle atlarına binmiş bir seyyah topluluğunun ıssız bir yaylayı aşmakta olduğunu söyler biz okurlara. Fowles’un zihnindeki bir imgenin peşine düştüğümüz bilgisiyle okuruz romanı. Yazar, daha ilk satırdan itibaren, bir imgenin yansımasını paylaştığımızı bilmemizi ister. Elbette bu bilgi, bütün okuma dinamiğimizi etkileyecektir roman boyunca. Fowles’un yaşattığı okuma deneyimi, her zaman ilgimi çekmiştir. Bir romanın/öykünün tohumunu okurla paylaşmak ve böylece okuma sürecini baştan yönlendirmek.

Yazarın zihnindeki imgeyi bilmek okura neler söyler? Gerçeklikten ya da rüyalardan devşirilmiş bir imge, bir söz, bir sahne kurmaca evrende nasıl bir karşılık bulur? “Yedi Derste Vicdan Muhasebesi” adlı kitabımın ilk öyküsü “Şey…” nasıl bir yolculuk sonrasında ortaya çıktı? Bir yürüyüş sırasında aklıma düşen bir görüntü; gece yarısı, şehirlerarası yolculukta bir mola yeri, tek başına çorba içen bir adam. Sadece bu görüntü öykünün tümüne ulaştırmış mıdır beni? Ya da aynı kitabın bir başka öyküsü, “Afrika’dan Çok Güzel Hayvanlar Geldi”, zihnimin bir köşesinde yıllardır saklı duran Büyük Hala karakterinin bana fısıldadığı bir öykü müdür? Son kitabım “Bir de Baktım Yoksun”daki “Sarmaşık” adlı öykü, babasını kaybetmiş bir yazarın, ölümle alay edebilme çabasıyla mı kaleme alınmıştır? “Portobello 22” öyküsü gerçekten de George Orwell’in evinin karşısında mı yazılmıştır? Tıpkı Fowles’un söylediği gibi, bir imge vardır ilk cümlenin kağıda dökülmesini sağlayan ama o imgenin izini sürmek “gerçekten” mümkün müdür?

O imgenin zihnin karanlık koridorlarından çıkışını yakalamak, bu izi sürmek zor. Kitabın yazılış süreci ise farklıdır. Sancılıdır. Pusludur. Delirticidir. Mutluluktur. Hatırlanabilir anların toplamıdır. 2004 yılında yayınlanan romanım “İçimde Kim Var”ın yazılış süreci böyle anlarla doludur. Basit bir fikir vardı aklımda; bir gazetecinin, Yeşilçam emekçisi, eski toprak bir sinemacıya çeşitli filmlerden parçalar izlettiğini ve bu filmlerden yola çıkarak bir söyleşi gerçekleştirdiğini düşünmüştüm. Bir çeşit “körleme” oyunu. Gazeteci hangi film olduğunu, yönetmenini, yılını söylemeden kısa bölümler izletiyor ve biz de çoktan elini eteğini piyasadan çekmiş Cezmi Konur’un anlattıklarından hem bir döneme hem de onun kişisel hikayesine tanıklık ediyoruz. “Potemkin Zırhlısı” ile başladım. Oturdum baştan izledim filmi. Sonra “Selvi Boylum Al Yazmalım”ı izledim. Sabah akşam film izliyordum. Hangilerinin Cezmi’nin hayatını belirleyeceğini bulmaya çalışıyordum. Aslında Cezmi, karakteri kafamda çoktan can bulmuştu ama izlediğim her filmde hayat hikayesi biraz daha değişiyordu. Kimi filmler Cezmi’nin ruhuna uymuyordu, kimileri tekrar tekrar izlendikçe şekilleniyordu. Günler Cezmi’nin bakış açısından filmler izlemekle, notlar almakla geçti. Üstelik istediğim her filmi hemen bulamıyordum. Eşi dostu seferber ettim kimilerine ulaşabilmek için.

Cezmi’nin öyküsünün bir romana dönüşmesi fikri iki film sayesinde oldu. İlki, romanın önemli arka planlarından hatta karakterlerinden biri olan Orson Welles imzalı Yurttaş Kane, diğeri de romanın anlatım yapısının hem kilidi hem anahtarı olan Akira Kurosawa imzalı Raşōmon. İki filmi birbirine bağlayan bir ortak yön vardı; gerçekliğin farklı bakış açılarından aktarılması, bir olayın farklı algılardan, farklı değer sistemlerinden süzüldükten sonra yorumlanması, değerlendirilmesi. Yurttaş Kane, bir bulmacanın parçalarının tamamlanması şeklinde ilerlerken, Raşōmon çözümsüzlüğü işaret eden olay örgüsüyle her bir sahnesinde izleyene “Gerçek nedir?” diye sordurtuyordu. İlki 1941, ikincisi 1950 tarihli bu iki filmin bir diğer ortak yönü ise, gösterildikleri günden bugüne başta sinema olmak üzere bütün sanat disiplinlerini etkilemiş olmalarıydı. Bir çeşit domino etkisi. Kararımı vermiştim, artık adı Orson Cezmi olan karakterin hayatından yola çıkarak bir domino etkisiyle bugüne ve o hayata giren diğer karakterlerin hikayelerine ulaşacaktım. Böylece yavaş yavaş diğer karakterler oluşmaya başladı; Suna, Behice, Rıza, Çiko… Aylar boyunca bu karakterlerle yatıp kalktım, hepsinin hayat hikayesi küçük not kağıtlarında, büyük kartonlarda çalışma odamın duvarında asılıydı. (Bir de gazeteci Kaya karakteri vardı ama onu kitabın son versiyonunda fazla bulup çıkarmıştım.)

Ama hâlâ bir eksik vardı, içime sinmeyen bir şey. Adlandıramadığım bir huzursuzluk, bu karakterlerin dünyasında dolaşıp duruyordu. O noktada şarkılara sığındım. Her bir karakterin, kendilerini en yalnız, en mutlu, en umutsuz, en coşkulu hissettiği anlarda hangi şarkıları dinleyeceğini bulmaya çalıştım. Şarkılar dinledim günlerce. Kitabın sonundaki dokuz şarkılık liste de bu sırada oluştu.

Karakterler daha huzurluydu artık ama gevşek teyellerle bağlıydılar birbirlerine, sökülüp gitmelerinden korkuyordum. 2003 yılının yazı boyunca çerçeve hikayeyi oluşturmaya çalıştım. Umutsuzluğa düşmek üzere olduğum anda imdadıma Yusuf Atılgan yetişti. Aylak Adam’dan bir cümle işaret fişeği gibi parladı bir gece: “Bende gördüğün her şey babamla başlar.”

Orson Cezmi’nin oğlu Metin Konur, Yusuf Atılgan’ın bu sözüyle, Van Gogh’la, Bertrand Rusell’la ve yağmurla geldi. Çerçeve öykü, bir arayış ve hesaplaşma hikayesi olarak şekillendi o yılın sonbaharı boyunca. Romanın ilk cümlesini defterime yazdığım an’ı çok net hatırlıyorum: “Yağmur, gökten yere yolculuğuna başlamak için, gündüz insanlarının uykuya karışmasını bekledi.”

Bir yazarın en sevdiği kitabı, öyküsü hangisidir? Yazdığı bir harfi, diğerlerinden ayırıp onun hikayesini anlatabilir mi? Zihnindeki bir imge, diğerlerinden daha önde koşabilir mi? Okur için önemli olan o imgenin kaynağını bulmak ya da bir kitabın yazılış sürecini öğrenmek midir? Belki evet, belki hayır. Ama kimi zaman tarihe not düşmek gerekir. O notlar, zihnin koridorlarındaki bir başka imgenin dışarı çıkması için kapılar aralar. Sonra yazar yine başa döner. Zaman, bir imgenin peşine düşme zamanıdır.

Not: "Kitap Zamanı" için Musa İğrek tarafından istenen yazı, derginin 6 Aralık 2010 tarihli sayısında yayınlandı. Yazıya buradan da ulaşabilirsiniz...

7 Aralık 2010 Salı

CinSel Beraat!


Sel Yayınları'nın "Cinsel" kitaplar dizisinin başına gelenleri biliyorsunuz mutlaka. Bilmeyenler için girişi bu ayki Milliyet Sanat'tan, Noktalı Virgül adlı köşemden alalım:

"Uluslararası Yayıncılar Birliği IPA’nın, her yıl yayın özgürlüğünün savunulması ve yaygınlaştırılması için verdiği “Özgürlük Özel Ödülü” 2010 yılında Sel Yayıncılık’a verildi. Ama hikaye böyle mutlu sonla bitmiyor. 2 Kasım günü bu ödülü alan Sel Yayıncılığın sahibi İrfan Sancı 7 Aralık günü, saat 11.00’de, Sultanahmet Adliyesindeki 2.Asliye Ceza Mahkemesi duruşma salonunda olacak. Çünkü TCK 226’ya göre açılan dava sürüyor. Son olarak mahkeme (Yeditepe ve Galatasaray üniversitelerinden gelen bilirkişi raporlarının eserlerin edebi olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirtmesine rağmen) kitapları “Başbakanlık Çocukları Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu”nun incelemesine karar verdi. Kurul, kitapları için “Muzır(!)” dedi ve savcı da kurulun raporunu haklı buldu. Bakalım 7 Aralık’a ertelenen, dünya medyasının da ilgi ve şaşkınlıkla izlediği dava nasıl sonuçlanacak?"

Dava sonuçlandı. Karar: Beraat!
 
Ama bu dava sürecinde okurların gözünde beraat etmeyen birçok isim olduğunu düşünüyorum. 
Sel Yayınları'na geçmiş olsun. Aynen devam İrfan! 
 
Aşağıda Sel Yayıncılığın kararla ilgili basın bülteni var.

6 Aralık 2010 Pazartesi

Günden Kalanlar.10

• Hafta sonu İzmir’deydim. Forum Bornova’nın içindeki D&R’da bir imza günüm vardı. Okurların her biriyle zaman elverdiğince ve elimden geldiğince sohbet etmeye çalıştım. Kimi zaman bu sohbetler, bana bilmediğim dünyaların kapılarını açıyor. Gelen herkese teşekkür ederim. Fil Uçuşu’nu takip ettiğini söyleyen okurlarla da tanışmış oldum, heyecanlandım.

• Metis Yayınları Andrey Platonov kitaplarını üst üste yayınladı. Önce öyküler geldi: “Dönüş”. Ardından iki güçlü roman; “Çevengur” ve “Can”. Her üç kitap için de önce Metis Yayınlarına sonra da çevirmen Günay Çetao Kızılırmak’a teşekkür etmek lazım. Öyküleri kendi merakımla keşfedip okumuş ve çok sevmiştim. (Hatta daha önce Fil Uçuşu’nda “Platonov’un öyküleri: Dönüş” başlıklı bir yazı yazmıştım.) Romanlar ise Dünya Kitap Ödülleri için masamdaydı. Bu güçlü, muhalif yazarın “Can” adlı romanı beni daha çok etkilemişti. Hafta sonu “Can”ı bir kere daha gözden geçirdim, defterime notlar düştüm: “…farkına varmadığımız bir saadet sıkça yaşar gider böyle yanı başımızda.”

7 Aralık Salı günü Ankara Alman Kültür Merkezi’nde olmak isterdim. 16. Gezici Festival kapsamında bir panel var: “Taşrada Var Bir Zaman” Yöneten Umut Tümay Arslan, konuşmacılar da Zeki Demirkubuz ve Tanıl Bora. Hem Demirkubuz’u hem de Bora’yı sürekli takip eder ve çok severim. Ankara’yı çok sevdiğimi zaten herkes bilir. Gezici Festivali ve düzenleyen dostları da çok sevdiğime göre, bu panelde olma isteğim gayet net anlaşılabilir. Ne yapalım, kısmet değilmiş!


• Biraz kafa dağıtmak için bir film aradım televizyonda. Hafif, uçucu bir film. tv8’de Kate Winslet ile Cameron Diaz’ın oynadığı bir film buldum: “Tatil”. Ama filmden çok Türkçe seslendirmesine takıldım. Kötü bir seslendirmeydi. Bu işin hangi koşullarda, nasıl bir tempoyla, nasıl çevirilerle, hangi paralara yapıldığını biliyorum ve sonuna kadar anlayış göstermeye hazırım. Benzer kötülüklerdeki işleri ben de yapmışımdır, sütten çıkma ak kaşık değilim. Başta televizyon kanalları olmak üzere, aracı firmaların “ucuzcu” zihniyeti sürdükçe hiçbir şeyin değişmeyeceğini de biliyorum. En fenası o “ucuz” numaraların işi yapanlar tarafından da içselleştirilmiş olması. Bu konuda konuşmayı sevmiyorum, hele hele ukalalık yapmak çirkin ve ahlaksız geliyor bana ama bir yandan da seyirciye bunun yapılmasını sindiremiyorum.

3 Aralık 2010 Cuma

Bayan Tekil Birey'in Sağlık Sorunları.1

bir poponun varoluşu


1.
Bütün gece üçlü kanepenin bir köşesinde oturmuştu Bayan Tekil Birey; sıkıntıyla. Televizyon seyretmek, bulmaca çözmek, kanaviçe işlemek gelmemişti içinden. Sıkıntı, bütün tekil bireylerin bastonu değil midir? Gecenin sonunda yatağına gitmek için kalktığında, poposunun bedeninden ayrılıp koltuğa yapışmış olduğunu fark etti.


2.
Sıkıntı dolu bir geceye karşı uğradığı yenilgiyi yok sayarcasına sakin davrandı. Doğal felaketlerde de hayatta kalmanın anahtarı sakin olmaktır, diye düşündü Bayan Tekil Birey. Hayat sabır gerektiriyordu. Bu ayrılığı hem poposu hem kendi için güzelleştirmeye karar verdi: Poposunu iyice düzeltip, çatlaklarını ütüleyerek, selülitlerini gerdirerek yok edebilirdi.


3.
Arkadaşları kendi aralarında konuşurken kalça derlerdi. Rahmetli anneannesi, Kıçını yerim senin kız, diye severdi. Bir-iki kere sinirlenmiş göt demişti; hatta götümün kenarı. Ama bundan sonra sadece popo diyecekti. Yenilenmiş bir popo. Çatlaksız, selülitsiz poposunu kucaklayıp, eski yuvarlaklığını vermeye çalıştı Bayan Tekil Birey.

 
4.
Bu sıkıntılı gece bir şey öğretmişti Bayan Tekil Birey’e: Bir bedende varolan, o bedeni ve varoluşunu reddedebilirdi. Her reddediş, yeni bir varoluşun ilk adımı değil midir? Poposunu tekrar kazanmak için verdiği savaşın yorgunluğuyla, koltuğa bırakıverdi bedenini. Sabahın ilk ışıklarına kadar, arada bir yeniden kazandığı poposunun yerinde olup olmadığını kontrol ederek oturdu. Yeni güne yenilenmiş poposuyla merhaba diyordu.

BU MACERANIN SONU

2 Aralık 2010 Perşembe

Sözlük.15

S

SOYGUN: “Yeni Dalga” filmlerinin komşusu bir öykünün merkezindedir soygun. Yoksa “Film Noir” başyapıtlarıyla mı akrabalık kurmalı? Bütçesini bütünleyemeyen “banka, berber, bakkal, balık” evreninde sıkışmış anlatıcı… Banka soygunundan sonra her zaman yaptıkları gibi dağ evine sığınan çocuk ve kız… Soygundan sonra ikisini kanunun elinden kurtarmak, ölüme yakın duran bedenleriyle hesaplaşmalarında muhasebeyi tutmak, silahlarının ortağı olmak… Anlatıcının bütçe açığı sadece sıkıştığı dar evrende değil, hesapsızca girdiği bu farklı gerçeklik düzleminde de karşısındadır. Öykü boyunca tekrarlanan nice simgeden biri öykünün sonunda tekrar karşısına çıkar okurun; tomruk taşıyan kamyonlar… Hem bu sefer tomruk taşıyan kamyonlar sadece okurun değil anlatıcının da karşısına çıkmıştır…

(Faruk Ulay, Yükseklik Korkusu)


Meraklısı için not: Öykü Sözlüğü etiketindeki diğer maddeler ve yorumlarla farklı bir sözlüğe ilerliyoruz. Sizlerden gelen yorumlar, etkileyici... Dileyen yorumlara kendi öykü maddelerini yazabilir. Okuduğunuz, sizi etkileyen bir öyküden bir karakter, bir nesne, bir sahne, bir isim, bir replik bu sözlüğün maddesi olabilir...

1 Aralık 2010 Çarşamba

Belogorsk’un Don Kişot’u

Puşkin’in 1836 tarihli romanı “Yüzbaşının Kızı”, daha önce farklı yayınevlerinden farklı çevirilerle Türkçede karşımıza çıkmıştı. Birçoklarına göre yeni Rus edebiyatının kurucusu sayılan yazarın, büyük eserlerinden biri olarak anılan roman, İletişim Yayınlarının Dünya Klasikleri serisinden, Ergin Altay’ın Rusça aslında yaptığı çeviriyle bir kez daha Türkçede. Ayrıca kitabın sonunda Rus edebiyatı konusunda uzman bir profesörün, Columbia Üniversitesinden Irina Reyfman’ın eserdeki otobiyografik izleri sürdüğü önemli bir makalesi yer alıyor.

Reyfman, bir edebi eseri yorumlarken, araştırmacıdan metnin son versiyonuna bağlı kalmasının istendiğini, ancak müsveddelerin ya da son versiyondan çıkarılan bölümlerin, yazarın yaratma sürecini anlaşılır kılması açısından önemli olduğunu söylüyor. “Yüzbaşının Kızı”nda da atlanan bir bölüm var. Bu bölümde kahramanımız Pyort Andreyeviç Grinev’in baş düşmanı, işbirlikçi Şvabrin’in, aşağılama ve alay etme amacıyla kullandığı “Belogorsk kalesinin Don Kişot’u” benzetmesi, dikkate değer. Gerçekten de Grinev’in ergenlikten yetişkinliğe, bireyselden toplumsala yaptığı yolculuk bir çeşit Don Kişot yolculuğu olarak okunabilir. Duygunun sesi ben-anlatıcı Grinev’in yanında roman boyunca aklın sesi olarak dolaşan ve yaşamın önceliği için gerektiğinde yalvarmaktan gerektiğinde başkaldırmaktan çekinmeyen lalası Saveliç, çoğu yerde Sancho Panza’yı andırmakta. Üstelik Grinev, bütün bir yolculukta, tıpkı Don Kişot’un Dulcinea’sı için ilerleyişi gibi, bir kadın için, Yüzbaşının kızı Marya İvanovna için ilerlemekte. Daha çocuk yaşlarında, aldığı yüksek eğitim sayesinde, dünya edebiyatının belli başlı eserlerini okumuş Puşkin’in romanında böyle bir yapı kurması şaşırtıcı değil elbette. Puşkin’in, Pugaçov ayaklanması gibi üstüne bir de inceleme yazdığı tarihsel gerçeklik zeminine yerleştirdiği hikayesinde, attığı en cesur adım, başta Grinev olmak üzere, savaşın öznesi olan bütün bireyleri, kişisel zaaflarıyla, eksiklikleriyle, sıradanlıklarıyla hatta saçmalıklarıyla resmedebilmesi. Özellikle de, savaşın kendi oyunları olduğuna inanan erkeklerin zayıflığı, kişisel zevklerine düşkünlüğü, bütün o baskınların, ölümlerin ortasında alaycı bir üslupla sergileniyor. Asker olmayı içki içmek ve kumar oynamakla ölçen Zurin’den, Belogorsk kalesini karısının kontrolünde idare eden Yüzbaşı İvan Kuzmiç Mironov’a, savaş oyununda kazanan olmaya çalışan çocuk-erkekler resm-i geçidi. Bütün bu “oyun” içinde sonuçta belirleyici olan kadınlar; Vasilisa Yegorovna, Marya İvanovna ve elbette Çariçe Katerina.

Romanda boy gösteren en küçük karakterin bile kişisel özellikleri, savaş ortamındaki ruh halleri üstüne kalem oynatıyor Puşkin. Seven, düşünen, kaygılanan, aldatan, sorgulayan insan olmayı, savaşan insan olma durumundan önde gören tutumunu alaycı bir dille besliyor. Savaş sahneleri, mahallede savaş oyunu oynayan çocukların şaşkınlığı, beceriksizliği içinde geçiyorr kimi zaman. Ama bir yandan da uçan kelleler, asılan subaylar, ölüme terk edilen halkla, acının da tanığı “Yüzbaşının Kızı” romanı.

“Kılavuz” başlıklı ikinci bölüm, Grinev ile Pugaçov’un tesadüfi karşılaşması ve hemen öncesindeki rüya sahnesiyle, Puşkin anlatısının gücünü gösteren bölüm. Grinev, bu rüyada ölüm döşeğindeki babasını ziyarete gittiğinde, babasının yerinde yatan siyah sakallı bir köylü görür. Annesi “Babalığın o senin, öp elini de kutsasın seni,” der ama Grinev razı olmaz. Ölüm döşeğindeki Çarlık yanlısı baba simgesinin yerine, isyan eden halkı temsil eden köylünün elini öpmez. Bunun üstüne yataktan fırlayan köylü, belindeki baltayla önüne geleni kesmeye başlar. Köylünün tek istediği, genç Rusun, kendi yanına geçmesi, bu halk isyanını kabul etmesidir. Bu güçlü rüya sahnesi, bir anlamda romanın sonrasını da anlatıyor okura. Grinev, bu kabustan hemen sonra yolda siyah sakallı bir köylü görüyor, onu donmaktan kurtarıyor ve hatta tavşan kürkü gocuğunu hediye ediyor. Bu köylü, Kazak isyancı Pugaçov’un ta kendisidir.

“Yüzbaşının Kızı”nın Gogol’den Tolstoy’a kendisinden sonra gelen bütün büyük Rus yazarları etkileyen önemli yönlerinden biri, insan olana yaptığı bu vurgu işte. Özellikle Grinev-Pugaçov ilişkisinde neredeyse tarafsız bir denge kuruyor Puşkin. Grinev, bir tavşan kürkü gocukla yaptığı iyiliğin karşılığını hiç unutmayan ve Marya İvanovna’ya kavuşması için her şeyi yapan, Rus tarihinin en korkunç isyancılarından biri olarak görülen, Kazakların ise büyük bir halk kahramanı olarak andığı Pugaçov’dan ayrılırken şöyle düşünüyor: “Bu korkunç adamla, benden başka herkes için bir canavar, bir cani olan bu adamla vedalaşırken hissettiklerimi anlatamam. Gerçeği gizlemenin ne gereği var? O anda güçlü bir yakınlık duydum ona. Önderlik ettiği canilerin arasından çekip çıkarmak, henüz geç olmadan başını kurtarmak isteğiyle içim yanıyordu.”

“Yüzbaşının Kızı”, üst-anlatıcı kullanımıyla, ele aldığı konuyu ezberlenenden farklı yansıtışıyla, sadece Rus edebiyatına değil, dünya edebiyatına etkileriyle “gerçek” bir klasik. İletişim Yayınlarının, Orhan Pamuk editörlüğündeki serisinin önemli bir halkası. Ergin Altay’ın özenli çevirisine diyecek yok ama keşke kitap daha az düzelti sorunuyla okura ulaşsaymış. Yanlışı ve doğrusuyla şöyle bir liste verilebilir: Binle/dinle (sf: 18), papazın karısın/papazın karısı (sf: 26), ah su zaman/ ah şu zaman (sf:28), yutsak eden/tutsak eden (sf:41), köleninim/kölenim (sf:41), subay rütbene olduğuna bakmadan/ subay rütben olduğuna bakmadan (sf: 55), Pugaçon’la/Pugaçov’la (sf:87), yok edilmesini salar/yok edilmesini sağlar (sf:101), ister istemek/ister istemez (sf.117), kilit çıktı terinden/kilit çıktı yerinden (sf: 125), zincirlendiler/zincirlediler (sf: 140)… Ayrıca “…her zamanki alışkanlığıyla hesap konusunda ne tartışmamıştı onunla, ne de pazarlık etmişti,” gibi kimi bozuk cümleler ve kimi satır kaymaları da okuma zevkini duraklatıyor. Böyle güçlü bir yayınevi ve editörün, kitabın sonraki baskılarında bu hataları yok edeceğine eminim.

30 Kasım 2010 Salı

İmza Günü!


Yukarıdaki fotoğraf 2000 yılının Kasım ayında, o zamanlar Tepebaşı’nda düzenlenen Tüyap Kitap Fuarı’nda çekilmiş. İlk imza günüm. Fotoğrafı çeken kişi Hayalet Gemi’den arkadaşım Fakiye Özsoysal. Can Yayınları standının bir köşesinde oturmuş gülüyorum. Önümde ilk kitabım "Fildişi Karası" var, on tane kitabın kaçını imzaladım bilmiyorum. Arkadaşlar gelmişti, belki bir-iki de okur. Elimdeki kalem hala duruyor, fotoğrafın sol alt köşesinde seçebildiğim kadarıyla sırt çantamı oraya koyuvermişim. (Aşağıdaki fotoğrafta, nasıl küçük bir alanda kitap imzalamaya çalıştığım daha net belli oluyor. Bütün o alan darlığına rağmen, Tepebaşı’ndaki ortamı, o küçük standı özlüyorum. O imza gününde yanımda olan Erdal Öz ve Yücel Balku’yu da…)

Sonraki yıllarda da, özellikle kitap fuarlarında imza günleri yaptım. Çoğundan da komik anılarla ayrıldım. Hala dostlar arasında anlatır, güleriz. Bir kitap fuarında, bana doğru geldiğini görünce gülümsediğim bir okur, “Hüzünlü şeyler yazıp sonra da böyle gülmeye hakkınız yok!” demişti. Kitabını imzalatmadan gitti güldüğüm için. İzmir’deki bir kitap fuarında ise, hemen yanımdaki Tarık Akan’ın imza kuyruğunun uzun olduğunu gören bir okur, Akan’ın kitabını koydu önüme imzalamam için: “Onun kuyruğu çok uzun, bekleyecek halim yok, sonuçta bir imza, sen de imzalasan olur,” demişti. Ben güleyim mi ağlayayım mı karar verememiş halde bakarken, Erdal Öz müdahale etmişti duruma. Böyle nice anı var imza günlerinin bana bıraktığı. Gülüyoruz dedim ama açıkçası acı bir tebessüm bu.

İmza günleri, yazarlığı görünür olmanın bir yolu olarak görmeyen, eseriyle-okur arasına fiziksel varlığını sokmak istemeyen yazarlar için can sıkıcıdır kanımca. En azından ben öyle hissederim. Kimi zaman kendinizi tezgah açmış bir satıcı gibi hissedersiniz. Okur yolu gözlerken kaleminizle oynar durursunuz. Kimi zaman da imza atmaktan başınızı kaldıramadığınızda, böylesi bir “fazla görünürlükten” rahatsız olursunuz.

Ama bir yandan da okurla buluşmanın kaçınılmaz mekanı-zamanıdır imza günü. Kısacık bir sohbette yazdığınız bir satırla ilgili yorum alırsınız. Kitapla ilgili bir fikrini söylemek için başka bir şehirden geldiğini söyleyen okura çay ısmarlamak istersiniz. Altı çizilmiş bir kitabınızı görünce heyecanlanırsınız. Okurla yazarın aynı kişi olduğunu anlarsınız.

“Bir de Baktım Yoksun” önceki kitaplarımdan daha çok ilgi gördü. Aldığı ödüllerin de bu ilgide büyük katkısı var elbette. Şimdilerde imza günlerine daha gönüllü gidiyorum. Hatta soruyorum kendime “Kitap daha fazla ilgi görünce, imza günleri konusundaki soğuk tavrını değiştirdin mi, kararlı davranamadın mı?” diye. Aslında fikrim değişmedi, imza günlerini hala çok sevmiyorum. Ama özellikle kitap fuarı zamanında o kadar değerli okurlarla tanıştım ve öylesine güzel fikirler aldım ki onlardan, bir yenisini merakla bekliyorum: “Bakalım bu kez neler öğreneceğim?”

Şimdi yeni bir imza günü var sırada. 5 Aralık Pazar günü, saat 16.00’da, İzmir’de Forum Bornova D&R’da olacağım. Kimlerle tanışacağımı, neler duyacağımı merak ediyorum. Hadi hayırlısı…

29 Kasım 2010 Pazartesi

Günden Kalanlar.09

Haydarpaşa’da yangın. Bir gün geçti ama hala doyurucu, inandırıcı, soruları cevaplayan bir açıklama yok. Olacağına dair bir inanç da yok; işin kötüsü bu inançsızlığa alıştırılmış olmak. Bitmek bilmeyen bir atalet durumu. En basit ve sığınılan nedenle, yani ihmal bile olsa, akıl alır gibi değil. İstanbulluların, yolu Haydarpaşa’dan geçen herkesin, hatta Haydarpaşa’yı sadece filmlerde görmüş olanların bile içi yandı oysa. Üniversite yıllarımda dostum Derya Billur’la yaptığım tren seyahatleri yıllardır anlatılan anılarla doludur. Haydarpaşa’ya geldiğimiz anda ilk işimiz birer simit alıp deniz kenarında yemek olurdu. İstanbul’a taşındığım yıllarda her hafta sonu, biner trene Ankara’ya giderdim. Her Cuma gider, her Pazar dönerdim. Bir başka Ankaralı arkadaşım Tunç da olurdu yanımda çoğu zaman. Ayfer ve Murat’la yaşadığımız unutulmaz Ankara yolculuğu da “Yemekli”deki garip geceyle başlamıştı; hala anlatıp güleriz. Yemekli Vagon’un şef garsonu Hasan Bey, oturur oturmaz mezeleri, rakıyı getirirdi. (Tren dublesi de sağlam olur yani!) Kapatma saati gelene kadar sohbet eder içerdik. Ne kitaplar okudum o seyahatlerde, ne öyküler yazdım. Abartmayayım ama hiçbir sohbetten trendekiler kadar keyif almadım. Haydarpaşa’yı arkamda bıraktığım anlar da, ona merhaba dediğim anlar da bana aynı hissi verdi. Ama dün, o yangını gördüğümde bütün bu duygusal hikâyelerin ötesinde bir acı kapladı içimi. O ataletin acısı bu. Yine sessiz kalacağımızı biliyor olmanın acısı. İnsan olmaktan utanmak da insana ait bir duygu.

Milliyet Kitap Eki, 5 yaşına girdi. Bir süredir yazarı olduğum bir ek. Kitap tanıtımları yapıyorum; eleştiri demek doğru olmaz. Dilerim tanıtımını yaptığım kitaplar, okurun biraz daha fazla ilgisini çekiyordur. Yeni sayısında Puşkin’in “Yüzbaşının Kızı” romanını yazdım. Ama bu sayının benim için daha önemli yanı, dostum Levent Gönenç’in de “Çizgi-Tanıtım” diye güzel bir sayfaya imza atması. Güzel bir gecede kutladık Milliyet Kitap’ın beşinci yaşını. Levent’le birlikte okuru olduğum Milliyet Çocuk Dergisi’nden, 1980 yılında aldığım ödülü anlattım. Bir zamanlar okuru olduğum bir çocuk dergisinden, aynı gazetenin çıkardığı bir ekte yazar olmaya giden süreç. Adalet Ağaoğlu’nun söz konusu olan kitap olduğunda nasıl da heyecanlı olduğunu görmek için bile önemli bir geceydi. Nice yıllara Milliyet Kitap Eki.

• Yeğenim Ali için grafik tablet aldık bugün. Animasyon işine iyice kafasını yatırdı. Neler yapabileceğini konuştuk, neler yapabileceğimizi hayal ettim. Birlikte hayal çoğaltmak iyi geliyor bana.

“Bir de Baktım Yoksun”un yeni baskısı haberi geldi akşamüstü. Türkiye’de öykünün okunduğunu fısıldıyor bu haberler bana. Murat Gülsoy’un ve Behçet Çelik’in kitapları da yeni baskı yapmış. Çok sevindim.

“Yedi Derste Vicdan Muhasebesi”nin de yeni baskı yapmasını isterdim. O kitabımın okurla yeterince buluşamadığını düşünürüm zaman zaman. Oysa çok sevdiğim bir kitaptır. Özellikle de “Şey…” ve “Afrika’dan Çok Güzel Hayvanlar Geldi” öykülerini severim.

• Günün sonunda Barcelona-Real Madrid maçını izliyorum. Şu anda 76.dakika ve Barcelona 4-0 önde. Güzel! Cruyff’un oynadığı yıllardan beri Barcelona’yı severim çünkü.

Dijital Çağ: Edebiyat nereye?

Dijital Çağ yayıncılığın dinamiklerini neredeyse tümüyle değiştireli çok oluyor. Geleneksel ofset baskı tekniğinde kullanılan film ve klasik anlamdaki kalıp gibi iki vazgeçilmez unsurun ortadan kalktı artık. Metin, çizim, fotoğraf, grafik doküman bilgisayar ortamında işleniyor, sonrasında da ya doğrudan baskı materyaline aktarılıyor ya da sayısal ortama yükleniyor. Üstelik bütün bu teknoloji, farklı beceri katmanlarında da olsa, ulaşılabilir ve hatta paylaşılabilir bir yapı içinde herkese eşit uzaklıkta duruyor. Paylaşılabilirlik meselesi önemli. Çünkü bu, bir anlamda çığ etkisi yaratıyor ve teknolojinin bir merkezden değil, bütün kullanıcıları tarafından geliştirilmesine izin veriyor. 90’ların ikinci yarısından itibaren, teknolojik algının yerleşmesi, sistemlerin ulaşılabilirliğinin artması, internet ağının teknik altyapısındaki ataklar dijital çağın nimetlerini kitlesel ve kişisel yayıncılık için kullanmak isteyenlere de kapılar açtı. Masaüstü yayıncılığı kavramı hem geliştirilen yazılımlarla hem de hızlanan internet bağlantısı çözümleriyle hayatımıza girdi. 70’lerin başından itibaren televizyon yayıncılığıyla “bir ekrana bakma” eylemine sabitlenen kitleler, bu yıllarda baktıkları bilgisayar ekranında sadece edilgen bir izleyici olmaktan çıkıp etken bir “izleyen/okuyan/yazan/araştıran/yorumlayan/paylaşan” bireye dönüştüler. Öyle ki bu yeni dönem gazete, radyo, televizyon yayıncılığının ağır kaldığı ve kendilerini internet üstündeki yayıncılığa göre konumlandırmak zorunda olduğu yıllar oldu. Günümüzde kitle iletişim araçlarının, merkezlerini internet ortamına göre konumlandırmadan adım atmaları kolay değil artık.

Kişisel deneyimlerimle devam edeyim:

28 Kasım 2010 Pazar

Avrupa Yazarlar Parlamentosu Deklarasyonu

Avrupa Yazarlar Parlamentosu sonuçlandı. V.S.Naipaul bu toplantılara gelmedi. Yani gelmemesi için gösterilen çabalar karşılığını buldu. Naipaul’u okumadan, başka yazarların Naipaul üstüne yazılarını referans vererek “İstemezük!” hareketini başlatan Hilmi Yavuz’un yazısından sonra konuya “Acaba?” diye yaklaşan basın, yazarın gelmeyeceğini öğrendikten sonra, iniltili bir sesle “Biz ne ettik?” ırmağında yıkanmaya başladı. Sorun, düşünce özgürlüğü ve tahammül ekseninden, yine kendimizi Batıya rezil ettik paniğine kaydı. Bir başka görüş ise “Keşke gelseydi de, özür diletseydik,” diye haykırdı. Toplantılar, bu anlaşılmaz tahammülsüzlüğün gölgesinde yapıldı.

Açılışında katılımı oldukça zayıf bulduğum Avrupa Yazarlar Parlamentosu’nda “Dijital Çağda Edebiyat” başlıklı komisyondaydım. Türkiye, Almanya, Belçika, İspanya, Slovakya, Estonya, Danimarka, Makedonya, Litvanya, İsveç, İskoçya, İzlanda, İtalya ve İrlanda’dan gelen yazarlardan oluşan komisyon, iki gün boyunca konuştu, tartıştı ve sonunda deklarasyona katkısını iletti. Fil Uçuşu’na Avrupa Yazarlar Parlamentosu Deklarasyonunu aynen koyuyorum.

25 Kasım 2010 Perşembe

Günden Kalanlar.08

Avrupa Yazarlar Parlamentosu. “Dijital Çağda Edebiyat” komisyonunun bir üyesi olarak gün boyunca toplantıdaydım. Sabah gerçekleşen açılış töreninde katılımı az buldum. Murat Belge’nin etimolojik bir çerçeveden yola çıkarak yaptığı “Literature/Edebiyat” karşılaştırması dikkat çekiciydi. Ama asıl vurucu konuşma İngiliz yazar Hari Kunzru’dan geldi ve kapanış deklarasyonunda 301 ile ilgili bir görüşün yer alması konusundaki beklentisini dile getirdi. (Deklarasyon Cumartesi günü tamamlanacak.) Öğleden sonra ilk toplantı gerçekleşti. Murat Gülsoy, Hakan Günday, Hakan Bıçakçı ve Kaya Genç’le, komisyonumuzun, genel olarak ortak görüşleri paylaşan üyeleriydik. Genel olarak, yazarların dijital çağın dinamiklerinin gerisinde kaldığını söylemek mümkün. Telif hakları başta olmak üzere, birçok konuda kafalar karışık. Anna Kaleri, Gustav Murin, Miroslav Holub, Nikola Madzurov, sunumlarında blog’lardan anonimliğe, düşünülmesi gereken bazı konuları parlatmaya çalıştılar ama genel olarak temkinli-tedirgin yaklaşımlar vardı. V.S.Naipaul isminin çevresinde koparılan fırtına ile başlayan oturumların nasıl sonuçlanacağını merak ediyorum. Tahammülsüzlüğün uçlarında dolaştı kimi aydınlar ve medya günlerdir; sonuç korkularla dolu katatonik bir ruh hali. Dijital çağ mı? Daha oraya gelmemize çok var.


Pink Floyd ve bale. Güzel bir ikili. Hele gelen gurup “Teatro Alla Scala Ballet Company” ve koreograf Roland Petit olunca. Heyecanla gittim. Teknik becerisi yüksek bir gurup. Ama çoğu hareketin tamamlanmadığı, kimi zaman prova hissi veren bir havada başladı gösteri. “Run Like Hell”, “Money”, “Is there anybody out there?” ve hatta “Hey You” bu karmaşaya kurban gitti kanımca. “One of these days”den itibaren toparlandı topluluk. Muhteşem parça “Careful with that axe, Eugene” ve “Obscured by Clouds” koreografileri oldukça iyiydi. Asıl sükseyi “Echoes” ile yaptılar. Ama yine de gösterinin nihayetinde ağzımda buruk bir tat, zihnimde eksik bir tuğla kaldı. Topluluk için iyi ile idare eder arasında bir not verebilirim. Tabii Pink Floyd o kadar iyi ki, o çıtaya erişmek kolay olmuyor. İlerlemeci bir müziğe daha yenilikçi bir koreografi bekledim belki de. Gösteri sonrası sadece Pink Floyd ve onun müziğiyle geçirdiğim güzel zamanlar vardı aklımda.

• Sırt ağrısı, boyun tutulması onuncu gününü tamamladı. Ah Muscoril, sen de üzdün beni!

• Blog yazılarına gelen kimi yorumlara cevap veremediğim için üzülüyorum. Hatta kimilerini başlı başına bir yazı olarak koymak istiyorum bazen. Bilemiyorum. Örneğin, “Sözlük” için gelen yorumların bazılarını dönüp dönüp okuyorum. (Kendime not: Sözlük için daha çok madde girmelisin.)

• Karakterin iç konuşmasında zor bir eşik aşıldı aşılacak. Hafta sonu daha yoğun çalışmalı…

24 Kasım 2010 Çarşamba

Günden Kalanlar.07

• Garip bir durum bu; bazı isimler var ki, ne yapsalar-ne etseler eleştiri alanının dışında kalıyorlar. Söyledikleri her şarkı beğeniliyor örneğin, çektikleri her film alkışlanıyor, içinde bulundukları her proje olumlanıyor. Genel bir kabullenme durumu. Kimi zaman, özellikle fısıltı gazetesine kulak kabartınca, ikiyüzlülüğün nasıl ayyuka çıktığını görebiliyor insan. Üstelik bu şakşakçı kabullenme, zarar da veriyor bu isimlere. İçine saklandıkları yanılsama fanusu yüzünden, kendilerini gerçekten tartamıyorlar. Ne demiştim daha önce; dokunulmazlığın her alanda kaldırılması gerekiyor demek ki…

Jason Lutes, 1967 doğumlu bir yazar ve çizer. Detaydan kaçmayan ama aynı zamanda da boğmayan bir deseni var. Aslında fazlasıyla Belçika üslubu bir tarz. Belirgin hatları seviyor, yoğun taramalardan uzak duruyor. Arka planı önemsiyor. Üstelik bütün bu dediklerimi sadece çizgisinde değil, yazısında da uyguluyor. Zaten daha çok tarihi işleri seçmesinin bir nedeni de bu; arka plana olan merakı. Onu Amerika sınırlarından çıkarıp dünyaya tanıtan işi ay başında Türkçede yayınlandı: Berlin. Birinci Kitap “Taş Şehir”den sonra, İkinci Kitap (orijinal adıyla “City of Smoke”) gelecek. Emre Yavuz’un editörlüğünde, Seda Niğbolu’nun çevirisiyle çıkan Berlin (Taş Şehir) arka kapağından şöyle fısıldıyor bize: “Berlin: Taş Şehir, Jason Lutes'un Almanya'nın Weimar Cumhuriyeti dönemindeki karanlık yıllarında geçen büyüleyici üçlemesinin ilk halkası. Gazeteci Kurt Severing ve sanat öğrencisi Marte Müller, şahsi hikayeleri etraflarında gelişen tarihi olaylarla iç içe geçen çok sayıda karakterin başını çekiyor. 1928 yılı Eylül'ünden 1929 yılının İşçi Bayramı'na kadar süren sekiz aylık bir dönemi anlatan Taş Şehir, giderek daha karanlık bir geleceğe doğru yol alan Berlin halkının, ümitlerini ve mücadelelerini büyük bir gözlem gücüyle belgeliyor.” Berlin, iyi bir çizgi roman.


Midlake’in 2010 tarihli albümü “The Courage of Others”ın açılış şarkısı “Acts of Man”i ilk dinlediğimde kalakalmıştım. Hemen başa aldım, gözümü kapadım ve bir daha dinledim. İşte bugünden bana kalan en inanılmaz an’da yine aynı şarkı vardı. Midlake iki konser için İstanbul’a geldi ve ben İKSV Salon binasında, sırtımı duvara verip kapadım gözümü, canlı canlı “Acts of Man” dinledim. İlk günkü konsere gidememiştim. Oysa iki günü de kaçırmayanlar vardı. Hatta grup üyeleri bir ara sahneden onlara özel bir teşekkür yolladılar. Saat onu on geçe, sahneye yedi adam çıktı, kareli gömlekleri uzun saçları ve sakallarıyla Teksas, Denton’dan gelme yedi oduncu gibi dizildiler karşımıza. Akustik gitarlar, 12 telliler, Gibsonlar asıldı boyunlara ve müthiş bir müzik başladı. Aslında ham bir müziği var Midlake’in; basit akorlar, düz arpejler, bastan gelen kök vuruşlar, akıldı kalıcı bir vokal melodisi üstüne armonik geri vokaller. Ama zaten bütün sırları da burada. Basitin sınırlarını zorlayarak güzele ulaşıyorlar. Dinleyeni hemen o karanlığa, o yalnızlığa ortak ediyorlar. “Children of the Grounds”dan “Small Mountain”e, "Roscoe"dan "Van Occupanther"e etkileyici bir listeyle, zihnimde dolaşan bütün şarkıları çaldılar. Dinleyici de sahneden yayılan dumana karşı koymadı, hepimiz kaybolduk iyi müziğin bahçesinde. Midlake, iyi müzik.

22 Kasım 2010 Pazartesi

Tek gerçek, harflerdir!

Altkitap, 2001 yılından beri yayın hayatında. Geçenlerde Altkitap ekibiyle 2006 yılında yapılmış bir röportaj buldum bilgisayarımda. Yayınevinin tarihçesini anlatmak/anlamak açısından önemli olduğunu düşündüğüm, sıcak-eğlenceli bir röportaj. Sezen Mutlu’nun yaptığı röportajın fotoğraflarını da Ebru Baran çekmiş. Bugün Altkitap’ın önemli bir ismi olan Cem Uçan o tarihlerde aramızda değil. Bazı şeyler değişmiş elbette ama kişisel tarihimize tanıklık açısından Fil Uçuşu’na koymaya karar verdim. Altkitap nedir, nasıl bir yoldan geçip bugüne gelmiştir diye merak edenler için…

Aman dikkat, klasiklere zarar gelmesin!

Klasiklerin çizgi roman formatına dönüştürülmesi kimilerine göre “hap” yapılmaları anlamına gelmişti. Aslında böyle seslerin yükselmesi sevindirici. Demek ki, klasikler ya da Türk ve dünya edebiyatının önemli eserleri, büyük bir hassasiyet ve sahiplenmeyle okunuyormuş da haberimiz yokmuş. Unutmayalım ki, 20-30 yıl öncesine kadar çoğu klasik, sadeleştirilmiş, çeviri kayıplarıyla basılmış, geçiştirilmiş halleriyle zaten “hap” olarak sunuluyordu bize. Gelin, bize dünya klasiklerinin özetlerini ezberleten eğitim sistemini tartışalım. Klasikleri kitaplardan okuyan değil, filmlerden izleyen bir kuşak var. Bu bilgileri bir kenarda tutarak şunu da söylemeliyim; çizgi romanlar ile romanların asıllarının mukayesesini çok da anlamlı bulmuyorum. Has edebiyat okuru, her zaman olduğu gibi eserin aslını arayıp bulacak, yazarın dünyasına sadık kalacaktır. Önemli olan –tıpkı sinema örneğinde olduğu gibi- uyarlamanın nasıl yapıldığı, çizgi roman çevirisinin ve baskısının ne derece özenli olduğudur. Biri, bir diğerinin “yerine” değildir bence.

İyi bir uyarlama, gerçek okurda –eğer okumamışsa- aslını okuma isteği uyandırır diye düşünürüm. Bence, okumayı bir boş zaman eylemi olarak gören zihniyetten ya da hafifleştiren bir bakış açısından daha sorunlu değildir çizgi roman uyarlamaları. Üstelik çizgi roman başlı başına harika bir dünya vaat eder okura. Sarsılmaz, kemikleşmiş bir okuma sevgisi var da, çizgi roman uyarlamaları bunu mahvedecek diye düşünen var mıdır gerçekten? Çocukluğumda, Milliyet Çocuk dergisinde, İsmail Gülgeç desenleriyle İnce Memed’i okumuştum. Harikaydı. Bu deneyim, eserin aslını okumamı ve büyülenmemi engellemedi elbette. O zamanlar, ticari bir algı olmadığı için herhalde, böyle tartışmalar olmamıştı. Şimdi şunu sormalı; klasiklerden uyarlanan çizgi romanlar geçen yılın gündem yaratan ticari başarılarına imza atmasaydı bu sorular sorulur muydu? Bütün dünyada yıllardır var olan uyarlamalardan-kitaplardan söz ediyoruz.

Sorun biraz da bizim “yeni” tanışıklığımız. Üstünde durulması gereken nokta bu tanışmanın gecikmiş olması. Bu kadar iyi çizerin olduğu bir ülkede bu konuda büyük bir sıçrama yapılamamasına üzüldüğümü söylemeliyim. Klasiklerden yapılan uyarlamaların çoğunu okudum. Sevdiklerim de oldu sevmediklerim de. Aslının çok altında kalan, hatta yanlış yorumlayan örnekler de vardı, sağlam desen ve senaryolarla hayal dünyamda yeni kapılar açanlar da. Edebiyatta olduğu gibi, çizgi roman dünyasının edebiyat uyarlamalarında da bir genellemeye gitmem. O ticari fırtınayla çok aceleye getirilmiş örneklerin basıldığını gördük. “Böyle bir kâr kapısı var, hadi biz de gidelim, yurt dışından şöyle ya da böyle bir seriyi satın alalım,” zihniyeti kısa sürede okurdan cevabını aldı sanırım. Okuru küçümsememek gerekiyor. İyi hava kötü havayı kovuyor neyse ki…