Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

21 Ağustos 2014 Perşembe

Bugünün işini, ertesi güne...

Bu sayıda bir kitap tanıtımı yazmamak için çok direndim. Son dönemde yayınlanmış olan kitaplardan değil, tümüyle kendimden kaynaklana bir sorundu bunun nedeni. Biraz yaz rehaveti, biraz farklı alanlarda koşturma diyelim. Ya da doğrudan adını koyalım: Tembellik.

Editörüm defalarca e-posta yolladı. Kibarlıkla yazımı ne zaman yollayabileceğimi, hangi kitabın tanıtımını yapmak istediğimi sordu. Bu e-postaları cevaplamak bile sorun oldu benim için. “Bana öyle bir ileti gelmedi,” dedim, “İstenmeyen postalar kutusuna düşmüştür,” dedim. Hatta bir ara bütün sistemin çöktüğü yalanına sığınmayı bile düşündüm. Daha önce çokça kullanılmış olmasa, bu yalana bile başvururdum. “Çaresizlik” öncelikle gözü kör eden bir düşmandır.

Sonunda, sanki bir kitap eki yazarının böyle bir hakkı varmış gibi “Yıllık iznimi kullanmak istiyorum,” diye bir e-posta yolladım. Bahane dinlemek konusunda feleğin çemberinden geçmiş olan editörüm, bu saçma isteğin üzerinde durmadan “Tak sepeti koluna, herkes kendi yoluna,” deyiverdi. Elbette böyle kaba bir üslupla dille değil, lisan-ı münasiple. Cevabı kısa ve netti: “Eylül’de görüşürüz.”

Ertelemeyi başarmıştım.

Ancak yalan denilen musibet insanın vicdanını öyle kolaylıkla terk etmiyor. Bir yerden çıkıp ayağınıza dolanıyor. Ertelemeyi başardığım günün akşamında karşıma çıkan bir kitap, beni omuzlarımdan tutup deli gibi sarstı. Kendime gelmeliydim.


Sel Yayınları’nın Yaşam Kitapları dizisinden John Perry imzalı bir kitaptı bu: Erteleme Sanatı – Oyalanma, Savsaklama ve Kaytarma Rehberi.

Bu isimde bir kitabın tam da o gün raflara çıkması ya yayınevinin bir oyunuydu ya da editörümün intikamı. Elvan Kıvılcım’ın kitabın neşeli üslubunu pek güzel yansıtan çevirisiyle bir solukta yuttum kitabı. Mark Twain’in “Bugünün işini yarına bırakma, mümkünse ertesi güne bırak,” veciz sözüyle başlayan bir kitabı okumanın zevki de başka oluyor canım!

Stanford Üniversitesi öğretim üyesi olan Amerikalı felsefeci John Perry, daha kitabının adıyla içerik hakkında çok net bir bilgi veriyor okuruna. Birinci bölümde paylaştığı 1995 tarihli makalesi ‘Sistematik Erteleme’ ile çerçeveyi iyice netleştiriyor. Yapması gereken sayısız işi yapmamak, ertelemek için kaleme aldığı bu makale, işin özünü anlatıyor bize: “Tüm erteleyiciler, yapmaları gereken işleri savsaklarlar. Sistematik erteleme bu olumsuz kişisel özelliği kendi lehinize çevirme sanatıdır. Buradaki anafikir, ertelemenin kesinlikle hiçbir şey yapmamak anlamına gelmediğidir. Erteleyen insanların hiçbir şey yapmaması nadiren görülen bir şeydir; bahçecilik veya kurşunkalem açmak ya da ilk fırsat bulduklarında dosyalarını nasıl yeniden düzenleyeceklerini gösteren şemalar hazırlamak gibi daha az yararlı işler yaparlar. Erteleyen insan bunları neden yapar? Daha önemli şeyleri yapmaktan kaçınmanın bir yolu olduğu için yapar.”

Daha ilk bölümden beni kendimle yüzleştiren kitap, ‘Erteleme ve Mükemmeliyetçilik’ bölümünün hemen ardından gelen ‘Yapılacaklar Listesi’ bölümüyle mideme sert bir yumruk indirdi. Tam da beni anlatıyordu bu bölüm. Benimle birlikte, işlerini ertelemenin bir yolu olarak hafta başında defterine yazdığı ‘Yapılacak İşler Listesi’ne sığınan nice okuru. Bu listeler tam baş belasıdır zaten.  Hani devlet yönetiminde tamamlanması istenmeyen işler komisyonlara devredilir ya, işte bu listelerde kişilerin komisyonları gibidir. Listele ve ertele.

Bilgisayarların ‘rolünü anlattığı bölümde de, benim gibi bir G-mail kullanıcısı olan yazar, bu sistemin hangi özelliklerinin erteleme sanatına katkı sağlayabileceğini anlatıyor. Eğer kitabı önceden okumuş olsaydım, editörümü aylardır standart yalanlarla oyalamazdım. Neyse ki, artık yeni bahanelerim var.

Günümüz insanının, üretim çarkıyla ve bunun getirdiği depresyonlarla yüzleşmesi için bulunmaz bir mizah kaynağı “Erteleme Sanatı”. Ve her gerçek mizah eserinde olduğu gibi düşündürüyor, sorgulatıyor, hatta can acıtıyor. Bize de böylesi lazım.

Şimdi bu yazıyı editörüme yollayacağım. “Yıllık izin” bahanesini unutturabilirsem, sizler de okuyacaksınız.


Erteleme Sanatını özümsemiş hükümetlerden uzak durmanız dileğiyle, sevgilerimle.

17 Ağustos 2014 Pazar

Bu isimleri ezberleyelim

radikal.com.tr'de 13 Ağustos 2014'te güncellenen yazı

Elinde kemanıyla on altı yaşında bir genç kız. Önemli bir yarışmaya hazırlanıyor. Sekiz saat süren bir çalışma sonucunda arşesinin kılları paramparça oluyor. Yenilenmesi gerekli. O düzeyde bir arşe için 300-400 dolarlık bir masraf söz konusu. Benzersiz yeteneği sayesinde Londra’daki Yehudi Menuhin Keman Okulu gibi benzersiz bir kurumda yüzde doksan bursla okusa da, böylesi masraflar her an kapısında. Tam bu noktada Çağdaş Eğitim Vakfı (ÇEV) devreye giriyor. Berfin Aksu, ÇEV desteğini her an hissederek, önümüzdeki yılların en önemli solo kemancılarından biri olmaya hazırlanıyor.

ÇEV Yönetim Kurulu Üyesi Berrin Yoleri, Berfin’in ve diğer çocukların hikayelerini, büyük bir heyecanla, neredeyse nefes almadan anlatıyor. Gençliğinde, bir makinenin yokluğu nedeniyle bir bebeğin ölüm haberini almasıyla başlayan çabasının bir başka durağında, bu çocukların hikayeleri var çünkü. Kimi zaman öylesine duyup geçtiğimiz “sosyal sorumluluk” kavramının, neleri değiştirebileceğini görmüş ve kendisini tümüyle bu düşünceye adamış bir isim Berrin Yoleri.

Eminim günün birinde ÇEV’nın “Harika Çocuklar”ı çok daha uzun bir haber olacaktır. Ama ben de yeri gelmişken, önümüzdeki yıllar boyunca, dünya müzik sahnesinin önemli yıldızları olacak bu isimleri şimdiden ezberleyelim istedim. Türkiye’nin aydınlık yüzü olacak bu isimlere vereceğimiz her tür desteğin önemini unutmadan.

·      Berfin Aksu (Keman)
·      Salihcan Gevrek (Piyano)
·      Emre Engin (Keman)
·      Sofiko Tchumburidze (Keman)
·      Merve Kocabeyler (Arp)
·      Onur Abacı (Kontrtenor)
·      Iraz Yıldız (Piyano)
·      Sesim Bezdüz (Piyano)
·      Burak Buğrahan Alnıaçık (Bale)
·      Anıl Kırkyıldız (Viyolonsel-Çello)
·      Hüseyin Erdem Karataş (Gitar)
·      Çağrı Artun (Keman)
·      Denizcan Eren (Flüt)
·      Elfida Su Turan (Keman)
·      Utar Artun (Piyano-Vurmalı Sazlar)
·      Tılsım Bufe Muratal (Fagot)
·      Katre Bozoğlu (Keman)
·      Cem Oslu (Piyano)
·      Emrihan Tunca (Viyolonsel)
·      Can Kemal Kayaoğlu (Davul)
·      Candan Işık Yüce (Klarnet)
·      Güneş Hızlar (Arp)

Aslında liste bu isimlerle sınırlı değil. Çünkü destek programına seçilen bu çocuklarla birlikte, destekleri sürmekte olan ve bir de mezun olmuş çocuklar-yetenekler var.

Konuya bir de kültür-sanat haberciliği cephesinden bakalım:

Bir anlayış sadece popüler olanın, yukarı doğru satış grafiği yakalamış olanın, konuşulanın haberini yapar. Bu, kuraklaştıran bir anlayıştır bana göre. Bir anlayış da konuşulacak olanı bulup çıkartmayı kendine görev bilir. Bu da yeşerten bir anlayıştır.

Ancak şu da var; bulup çıkartmaya uğraştığınız her konu, her isim başarılı olmayabilir. Sürekliliği olan ve katkı sağlayan bir sanat anlayışını sürdüremeyebilir. Yine de vazgeçmeden aramak gerektiğine inanırım. Tıpkı ÇEV’nın ve Berrin Yoleri’nin yaptığı gibi.

Bu yazının, fazlaca okunmayacağını-paylaşılmayacağını tahmin etmek zor değil. Klasik müzik, bale, caz alanlarında önümüzdeki yılların önemli isimlerini aktaran bir yazı, konunun ilgilileri haricinde, hızlı bir göz atmayla geçiştirilecektir. O da en iyi olasılıkla.

Bunu bir serzeniş olarak yazmıyorum. Gayet anlaşılır bir durum.

Biz yine de, bu isimleri kültür dünyasının bir kenarına not etmek isteyen, destek olmak için çabalayan isimlerin çok olduğuna inanalım.

Gerçekten yeni ve daha aydınlık bir dünya için.


Not: Çağdaş Eğitim Vakfı’na ve Berrin Yoleri’ye teşekkürlerimle.

0.212.2976979

Konuşma çizgisi mi, tırnak mı?

Enis Batur "Kitap Evi" adlı romanıyla yine şaşırtıcı ve kendine has bir anlatıya imza atıyor. Çalışkan yazar Enis Batur, merkezine kitabı-yazmayı-okumayı yerleştirdiği bir sarmalın içinde döndürüyor okurunu.


Kitaptan ayrıca söz etmek gerek. Ama merak edip okumak isteyenler için Sel Yayınları etiketiyle raflara çıktığını hatırlatayım.

Batur, kitabının diyaloglarında, bir bölümde konuşma çizgisini kullanıyor. Ama genel olarak konuşmalar tırnak içinde. Bunu görünce aklıma geçenlerde kitap okurluğuna ve imla hassasiyetine güvendiğim birinin, bir metinle ilgili olarak "Konuşma çizgisi çok eski bir uygulama, bunu artık kullanmayalım," dediği geldi. Üstelik bunu, bir bilgi ve uyulması gereken bir hassasiyet gibi vurguladı. Bu vurgu olmasaydı konunun üstünde durmazdım. Ayrıca Enis Batur'un romanı da duruma ilgimi artırdı.

Gerçekten de konuşma çizgisi artık kullanılmaması gereken bir "eski"lik mi? Eğer böyle bir durum varsa, bu bilginin kaynağı neresi ve kesinliğini bize ne anlatıyor? Yazınsal alandaki doğru-yanlış çizgisini kimler çiziyor? Farklı kullanımlar zenginlik mi yoksa karmaşa mı?

Aklımdaki sorular bunlar. Açıkçası internet araştırmalarımda bu konuyla ilgili bir bilgiye Türkçe ya da İngilizce bir kaynakta rastlamadım. Bir editörle konuştum, ikisinin de kullanılabileceğini söyledi. Bir yazar arkadaşım, konuşma çizgisini kullanmadığını ama tasvirsiz-uzun diyaloglarda gerilimi artıran bir unsur olarak sevdiğini söyledi. Ben diyalogları tırnak içinde aktaran bir yazarım ama aksi bir kullanım -hatta bu ikisinin dışında herhangi bir kullanım- beni rahatsız etmeyeceği gibi, zenginleştiriyor. Farklı görüşler vardır elbette.

Anlayacağınız benim merakım şu: Konuşma çizgisi kullanılmayacak mı? Kullanılmayacaksa kim, hangi nedenle yasakladı? Neyin, nasıl yazılacağına kimler karar veriyor?

Bilen varsa, dinlemeye ve öğrenmeye hazırım.

11 Ağustos 2014 Pazartesi

HBS/Hayat Bilgisi Sınavı.5: Unutmak nedir?

Aşağıdakilerden hangisi doğrudur? Ya da doğru değildir?

a) Unutmak, bireysel bir kayboluştur.
b) Unutmak, toplumsal bir kayboluştur.
c) Unutmak, yeniden doğmaya cesaret etmektir.
d) Unutmak, ölmeye cesaret etmektir.
e) Unutmak, beklemediğimiz bir anda yakalandığımız hastalıktır.

7 Ağustos 2014 Perşembe

O esnada başka bir yerde...

…Bahadır Akkuzu, Gibson gitarını boynuna asmış, her bir notayı hissederek 'Dönence'nin solosunu atmaktadır.


Bahadır Akkuzu
(3 Şubat 1955 - 6 Ağustos 2009)

Kurtalan Ekspres ve Barış Manço deyince akla ilk gelen isimlerden biri. 6 Ağustos 2009'da geçirdiği bir kalp krizi sonucunda hayatını kaybetti. Notaları aramızda dolaşmaya devam ediyor. 

6 Ağustos 2014 Çarşamba

Nasıl oluyor da plaza kadınları...

radikal.com.tr'de 6 Ağustos 2014'te güncellenen yazı

Yoga Academy’de yaşananlar hem basında hem de sosyal medyada çok konuşuldu.

Spotlar daha çok akademinin gurusu olan kişinin cinsel maceralarını, taciz hikayelerini, hipnozları, enerji aktarımlarını aydınlattı. Özellikle Hürriyet’ten Zeynep Miraç’ın ve Ayşe Arman’ın meselede adı geçen kadınlarla yaptığı röportajlar çoğu kişinin ağzını açık bıraktı.

Herkesin aklındaki soru şuydu: “Varlıklı, kültürlü ailelerden gelen, okumuş, iyi üniversiteler bitirmiş, hatta doktora yapmış, büyük şirketlerde üst düzey yönetici olarak çalışan, ekonomik durumu gayet iyi olan bu kadınlar, bu plaza kadınları, nasıl olur da böyle bir hikayenin öznesi olurlar?”

Olay yargıda. Süreç işliyor. Her zaman olduğu gibi, bu konuda da adaletin aksamadan işleyeceğine inanalım.

Ama şu herkesin aklındaki soruya da bir çengel atmakta fayda var. Günümüzde genel bir tanımlamayla ‘plaza insanları’ ya da ‘beyaz yakalılar’ denen, homojen olmadığını bildiğimiz ama ortak kodlarını da ezberlemeye başladığımız kitleye bir bakalım. Gerçekten de bu plaza insanları ve özellikle plaza kadınları, nasıl oluyor da böylesi hikayelerin öznesi oluyorlar?

Bu soru bir süredir Türkiye’de de sanatın ve edebiyatın ilgi alanında.



Hakan Bıçakcı son romanı “Doğa Tarihi” ile konuya net bir giriş yaptı. Roman çok okundu, konuşuldu. Bıçakcı bu romanında bizi 35 yaşında bir plaza çalışanı, bir AVM-sever olan Doğa ile tanıştırdı. Bir röportajında kendi kahramanı ile ilgili duygularını şöyle dile getiriyor yazar: Karmaşık duygular içindeyim; üzülmekle sinirlenmek arasında gidip geliyorum galiba. Sahip olduğu imkanlara rağmen kendini baskılardan koruyamadığı için kızıyorum. Ama neden böyle yaptığını da anlayabiliyorum. Adına yaşam denen o koskoca boşluğun içinde öylece salındığı gerçeğiyle yüzleşmemek için böyle yapıyor. Bunu düşününce sinirim üzüntüye dönüyor.

Hakan Bıçakcı’nın roman karakteriyle dürüst yüzleşmesi önemli. Bu yorum, aslında çoğumuzun bakış açısının dillendirildiği bir yorum.

“Doğa Tarihi”nin kahramanı Doğa’dan sonra, şimdi de yeni bir plaza kadınına merhaba dedi Türkçe edebiyat: Melodi İnanoğlu. Yapı Kredi Yayınları’ndan kısa süre önce çıkan romanı “Size Müthiş Bir Yemek Hazırladım”da Melida Tüzünoğlu –kendi adıyla da bir oyun oynayarak- özel bir karakter kurgulamış. Melodi, tümüyle içeriden olan ama dışarıdan bir bakışla bütün bu durumu tartışabilen bir karakter.

Melida Tüzünoğlu, romanında bir akşam yemeğine götürüyor okurlarını. Karakteri Melodi’nin zihninde ve dilinde sahteliğin, yıkıcı bir gerçekliğe dönüştüğü bir akşam yemeği. Kısa bir zaman diliminin, roman sanatının yetenekleriyle genişlediği, akıcı ve vurucu bir anlatı. Tüzünoğlu, önceki kitaplarında olduğu gibi, post-modern bir yapı kuruyor ve plaza kadınlarına özgü dili, sert bir bilinç akışının içine hapsediyor. Üstelik bunu yaparken, gerilimi yüksek, heyecanı bol bir geceyle buluşturuyor bizi. Ama Hakan Bıçakçı’nın Doğa’ya gösterdiği anlayışı, göstermiyor Melodi’ye. Daha öfkeli. Daha kırıcı. Melodi’nin bütün çaresizliklerinde ya da zihninin patinaj yaptığı anlarda bile, mesafesini koruyor. Okurun aklından şu soru bir an olsun silinmiyor böylece: “Bu insanlar, bu kadınlar nasıl oluyor da böyle bir hikayenin öznesi oluyorlar?”

Cevap arayan değil, sergileyen bir roman "Size Müthiş Bir Yemek Hazırladım”. Yüzleştiren bir roman. Bugünün romanı.

Önce Doğa, ardından Melodi. Türkçe edebiyat, özellikle son on yılda kimi romanlarda-öykülerde merkeze aldığı konuda, yeni karakterlerle tanıştırıyor bizi. Bu sırada, gazetelerde şu son Yoga Academy meselesinde olduğu gibi tuhaf olaylar okumaya devam ediyoruz. Kimi zaman hayat edebiyatı, kimi zaman edebiyat hayatı takip ediyor.


Her zaman olduğu gibi.

1 Ağustos 2014 Cuma

Birinci Tekil Şahıs.28

Ben bir sokak köpeğiyim, yeri geldiğinde, bir kap suyla ruhumu satın aldığını sananlara bile arkasını dönecek kadar cesur.


31 Temmuz 2014 Perşembe

"Cumartesi" programı bize ne bıraktı?

Cumartesi, önce NTV'de ardından ArtıBir TV'de yayınlanmış bir program.

Yola çıkış cümlesi basitti. "Cumartesi gecesi, kültür sanat ağırlıklı bir program yapılabilir mi?" 

Bu soruyu biraz açmak lazım. Televizyon yayıncılığının "eğlenceli, renkli" tanımlamalarıyla "hafifleştirilmiş" bir yayın dilimini tercih ettiği saatlerde, gerçek çeşitliliğin kültür-sanat alanında olduğu düşüncesiyle yola çıkarsak nasıl bir sonuç elde ederiz. Ana akım medyanın kapılarını magazin figürlerine açtığı saatlerde, farklı bir yayıncılık yapılabilir mi? Kültür sanatın sorunlarını, dinamiklerini konuşurken bir yandan da ne kadar yaşamın içinden ve kahkaha dolu olduğunu göstermek mümkün müdür? Bütün kanallar "ezberlenmiş" isimlere yer verirken, bu coğrafyada farklı müzikler olduğunu hatırlatmak izleyiciye iyi gelir mi?

Sorular çoğaltılabilir. Programın izleyicileri bunu bizlerden daha iyi biliyor zaten.

Cumartesi, her iki kanalda yayın hayatında olduğu/olabildiği dönemde sorunları da konuştu, popülere de dokundu. Türkü de dinledi, caza da kulak kabarttı. Hüzünden kaçmadı ama yeri geldiğinde kontrolsüzce kahkaha da attı.

En önemlisi başka kanallarda da bir kapı açtı. Önce HaberTürk ekranlarında Bedia Ceylan Güzelce 'Skala Özel' ile, ardından CNNTürk ekranlarında Enver Aysever 'Aykırı Sorular Cumartesi' ile harika işler yaptılar. Böylesi bir programın ancak donanımlı isimlerce yapılabileceğini ve samimiyetin izleyiciye mutlaka geçeceğini gösterdiler. Her iki dostumu da ayakta alkışlarım.

Dönelim bizim Cumartesi yolculuğumuza… Artık ekranda değiliz. Açıkçası döner miyiz, orası da belli değil. Benim için okul denebilecek bir kadroyla çalıştık. Yolu Cumartesi programından geçen herkesten çok şey öğrendim. Öğrendiklerimi de samimiyetle izleyiciyle paylştım.

Elbette kusursuz bir iş değildi. Eleştiri aldığımız da oldu. Beğenmeyen, hatta saçma bulan da. Kimileri programa kimileri bana öfkelendi. Her hafta aldığımız övgülerin büyüsüyle değil, gelen eleştirilerin terazisiyle yeniden kurduk programı. Tribüne oynamadık ama ortada bir 'seyirlik' olduğunu da asla unutmadık.

Geriye ne kaldı?

Ekip için çok sayıda anı. Televizyonculuk içinse "başka bir yayıncılık mümkün" cümlesi.

Bu cümlenin peşinde koştuğum ilk dönemde önüme engeller çıkaran herkese ayrıca teşekkür etmeliyim. Engeller olmadan onları aşmanın dinamiklerini geliştiremiyor insan.

Ve teşekkürlerin en büyüğü, benimle birlikte bir kuyuya taş atan bir avuç televizyoncuya destek veren izleyiciye. Artık biliyoruz ki "başka bir yayıncılık mümkün".

Not: Programın twitter adresi hala yaşıyor. Takip etmek isteyenler için adres: @yektacumartesi

“Dağ başını duman almış, gülüşelim arkadaşlar!”

radikal.com.tr'de 30 Temmuz 2014'te güncellenen yazı.

Bayram ziyaretinde, hatırladığı az sayıda anıdan birine sığınıyor annem.

1955 yılında Bursa’da Dağcılık Kulübü’nün düzenlediği bir eğlence. Kimileri sadece gelip boy göstermek kimileri sahnede olmak istiyor. Tangodan halk oyunlarına geniş bir yelpaze var. Annem ve kendisinden üç yaş büyük olan dayım, ‘Rakın Rol Dansı’ yapmaya karar veriyorlar. Zorlu figürler var. Havaya atıp tutmalar, bacak arasından kaydırmalar, belde çevirmeler falan. Günlerce iki katlı ahşap evin taşlık avlusunda prova yapıyorlar. Dizler, dirsekler çürüyor. Geceleri de oturup tül astarlı tafta eteğini dikiyor annem. Dayım takım elbisesini alabilmek için ek işler yapıyor. Sonunda eğlence günü gelip çatıyor. Beş vakit namazını bir gün aksatmayan anneannem kapıdan okuyup üfleyerek uğurluyor çocuklarını.

O kadar beğeniliyor ki iki kardeşin ‘Rakın Rol Dansı’, alkışlarla bir kez daha sahneye çıkıyorlar. Herkes ayağa fırlıyor, tempo tutuyor. Tezahüratlar ve kahkahalar eşliğinde figürler konuşturuluyor, etekler savruluyor. Eğlenceye doyamayan kızlı-erkekli grup ertesi gün bisikletlere atlayıp Uludağ yoluna çıkıyor. Siyah-beyaz bir fotoğrafta parlıyor kahkahalar.

Kimilerince Cumhuriyet modernleşmesinin başarılı bir karşılığı var bu hikayede, kimilerince temeli zayıf bir taklit. Benim içinse sosyolojik ve/veya siyasi değerlendirmelerden çok uzakta bir yerde, annemin kahkahasında duruyor. Alzheimer zihne keskin bir bıçak saplıyor ama o kahkahayı silip atamıyor. Eliyle ağzını kapatarak gülme mahcubiyetinin ezberletildiği ikiyüzlü erkek diline aldırmadan, güle oynaya anlatıyor annem Rakın Rol anılarını.

Bayramın ilk gününde, annemin gülüşü gözümün önündeyken geliyor o tuhaf açıklama. Uzun bir metnin içinden sadece kahkaha bölümünü cımbızlamak yakışıksız olabilir, o bölümü paragraf olarak hatırlayalım: İffet kadın için de, erkek için de bir süstür. Erkek, zampara olmayacak. Eşine bağlı olacak. Çocuklarını sevecek. Kadın ise, o da iffetli olacak. Mahrem-namahrem bilecek. Herkesin içerisinde kahkaha atmayacak. Bütün hareketlerinde cazibedar olmayacak, iffetini koruyacak.” Böyle buyuruyor siyasetçi.

Konuşmanın tamamında televizyon dizilerinin kötü etkileri, ergenlik yaşı, internet, seks, cep telefonları gibi noktalar var. Kapsamlı bir ahlak manifestosu anlayacağınız. Konuşmanın yapıldığı yer Bursa.

Sosyal medya başta olmak üzere bütün alanlarda “kahkaha konusuna” odaklanılmış olması, çok değerli bir konuşmanın içinin boşaltıldığı anlamına gelmiyor. Erkek için iffetin belirleyicisi ‘zampara olmamak’, kadın içinse ‘uluorta gülmemek’. Kadın katillerine uygulanan tahrik ve iyi hal indirimlerinin kaldırılması beklenirken, siyasetin dili uluorta gülmeye de davetiye çıkarıyor. Bu konuşmanın sadece gündem değiştirmek, kişisel düşünce beyanında bulunmak ve hatta saçmalamakla açıklanamayacağı ortada.

Şimdi sorulacak çok sayıda soru var. Bu soruların muhatapları siyasetçiler. Hangi siyasetçiler mi? “Uluorta gülmeyin, fazla seçici olmadan bir an önce evlenin, kadın mıdır kız mıdır bilemem, sizin bacak aranızı çekip gazetelere basarım ve şeyini şey ettiğimin şeyi,” gibi benzersiz açıklamalarıyla, maşist bir dilden konuşan ve düşünen siyasetçiler. Örneğin bu siyasetçilere “Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu”nun beş temel isteğini hatırlatalım ve soralım: Bu konularda ne yapıyorsunuz?

1.     Cumhurbaşkanı, başbakan ve meclisteki bütün parti liderlerinin kadına yönelik şiddeti kınaması.
2.     6284 sayılı Koruma Kanunu’nun etkin uygulanması.
3.     Ceza Kanunu’nda caydırıcı ceza.
4.     Kadın Bakanlığı kurulması.
5.     Cinsiyet ve cinsel yönelim eşitliğini esas alan yeni anayasa.

Bu soruları sorarken, erkekliğin “vermek-vermemek” eksenine indirgediği
çirkin dil konusunda kendimize de bir çuvaldız batırmalıyız. Son günlerde internet üstü şaka videolarından “Mmm, mmm, vermiycem, vermiycem, benim değil mi vermiycem,” diyen kızın paylaşım rekorları kırması, sizce kadın meselesinde hangi düşünceye hizmet ediyor? “Yahu küçük bir geyiği ne kadar da ciddi bir meseleye çevirdin,” diyenler olabilir. Onlar “Vermiycem, vermiycem,” diye dolaşmaya devam etsinler.

Bu erkek egemen dilin içinde dönüp durmaya devam ettikçe kadın bedenini, cinselliğini ve daha da ötesi varlığını özgürleştirmek zor. Sanatın ve edebiyatın gereği ve gücü de bu noktada devreye giriyor. Yoksa, ortalık şehvetli bir kahkahayla mesir macunu kapışmaya çalışan erkeklere kalıyor. Gerçi bu bayramda öğrendiğimiz kadarıyla, o mesir macunlarını zamparalık yapmak için tüketmiyorsanız sorun yok. İstediğiniz gibi gülün erkekler. Otuziki diş göstermeden olmaz.


8 Ağustos Cuma günü saat 19.30’da Tünel’den Galatasaray’a doğru yürüyecek kadınlar. Öldürülen kadınların aileleri de orada olacak. Kadınların adım seslerini dinleyeceğiz. Sağlığı izin verseydi annem de orada olurdu. Yürüyüş başlamadan Bursa anılarını anlatırdı çevresindekilere. Birlikte şarkı söylerlerdi. Elleriyle ağızlarını kapamadan, uluorta gülerlerdi. Yürüyüş başlayınca da militarizmin vurgularını değiştirerek bir marş tuttururlardı: “Dağ başını duman almış, gülüşelim arkadaşlar!”