Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

24 Ekim 2014 Cuma

Fazıl Say'a bir bardak çay verebilmek

Fazıl Say'ı sevebilirsiniz ya da sevmeyebilirsiniz.

Müziğini ilgiyle dinleyebilirsiniz ya da mesafeli durabilirsiniz.

Kimi ortamlarda "Gerçek bir dünya sanatçısı" kimi ortamlarda "Yahu bu Fazıl da çok konuşuyor kardeşim" diyenlerden olabilirsiniz.

Fazıl Say'ın cümlelerine sanat çerçevesinden ya da milliyetçilik çerçevesinden bakanlardan olabilirsiniz.

"Sanatçı siyasetten uzak durmamalıdır" diyenlerle, "Çalsın piyanosunu, ötesine karışmasın" diyenlerin arasında kaybolmuş olabilirsiniz.

Fazıl Say üstünden pozisyon almanın faydalarına inanlardan olabilirsiniz.

Ezcümle, istediğinizi olabilirsiniz.

Ama sorularını cevapsız bırkamazsınız, bırakamayız. Herkes kendi meşrebince, durmak istediği yeri seçerek ve dürüst cümlelerle bu soruları cevaplamalıdır.

Göreneğimizdedir, yol soran birine sırt dönülmez. Hatta yol yorgunu olduğu görülüyorsa bir bardak çay ikram edilir.

Fazıl Say, yol yorgunu. Sanat yolculuğu değil, o yolda önüne çıkarılan-çıkarttığımız engeller yordu onu. Ve bu yol yorgunu adam bir "açık mektup" yazarak sorular sordu.

Fazıl Say'ın eserlerine bir boykot uygulandı mı? Bu boykotun kararını kim verdi? Hangi nedenle verdi? Bakanlık mı yoksa CSO mu bu kararın altına imza attı? Kimler imza attı?

Basit sorular. Yetkili makinaların hemen cevaplayabileceği, cevaplaması gereken sorular. Dürüstçe cevaplanması gereken sorular. Koskoca adamlar bir piyanistin sorularından korkacak değiller ya, cevaplar gelir elbette. Hatta belgeler gösterilir, kararı veren isimler açıklanır.

Hiç değilse yarın Bach eserlerinin programdan çıkarılmayacağına inancımız artar böylece. Ya da Ulvi Cemal Erkin eserlerinin ya da Mozart'ın. Öyle ya, soruları cevaplamama rahatlığıyla istediği yasaklamayı yapabilir sistem. Ama olmaz öyle şey değil mi, olmaz.

Bu soruları herkes sormalı. Yasaklara ve sansüre karşı olan herkes. İstanbul'da, Ankara'da, Antaya'da sansüre karşı olan herkesin sorması gereken sorular.

Fazıl Say, yol yorgunu ve sorular soruyor. Lafı dolandırmadan cümleler kuruyor. "Birbirimizi anlayalım, anlamaya çalışalım," diyor.

Sorularını cevaplamak, bir bardak çay vermek bu kadar mı zor?


5 Ekim 2014 Pazar

Cazın Büyücüsü Miles Davis

Gümüşlük Akademi’de ılık bir yaz akşamı.

Duvar piyanosunun başında ufak tefek bir adam oturuyor. Sert ve kararlı akorlar basıyor. Notalara bakıyor arada bir. Ama sonra yine doğaçlamaya dönüyor. Akademin katılımcıları 84 yaşındaki bu adamı hayranlıkla izliyor.

Başından eksik etmediği beyaz kasketiyle piyanonun başında oturan adam Muvaffak “Maffy” Falay.

Gümüşlük Akademi’nin kapılarını Muvaffak Maffy Falay’a açan isim, Türk edebiyatının kilometre taşlarından Latife Tekin. Yaz boyunca Akademi’de devam eden atölye çalışmalarından birinin gecesinde, Türkiye cazının en önemli figürlerinden biri olan Maffy, katılımcılara özel bir konser veriyor. Kah piyanoya oturuyor, kah trompetine sarılıyor. Dinleyenlere de, geceye ve müziğe sarılmak kalıyor.

Maffy’i dinlerken sekseninci doğum gününde, doğduğu yer olan Kuşadası’na heykeli dikilen ustaya ne kadar sahip çıktığımızı düşünüyorum. Karşımızdaki adam, caz dünyasının benzersiz isimleriyle birlikte çalmış, anılarında olağanüstü isimler biriktirmiş bir adam: Don Cherry, Phil Woods, Quincy Jones, Lars Gullin, Kenny Clarke, Ake Persson ve elbette Dizzy Gillespie.

Dizzy Gillespie, Miles Davis’i getiriyor aklıma. Davis, müzisyen otobiyografileri içinde ayrı bir yere sahip olan kitabında, daha ilk sayfalarda “Dizzy olmasaydı bugün geldiğim yere gelemezdim,” der. Ve o anıların en önemli duraklarında Charlie “Bird” Parker ile birlikte Dizzy Gillespie vardır.



Miles Davis’in Quincy Troupe ile birlikte yazdığı, 1989’daki yayının hemen ardından Avi Pardo çevirisiyle Afa Yayınları tarafından 1995’te yayınlanan ünlü “Otobiyografi”si, bugünlerde Encore Yayınları etiketiyle yeniden raflarda.

Efsanevi bir otobiyografi bu. Sadece caz müziği dinleyicilerinin ya da müzikseverlerin değil, sanatla ve yakın tarihle ilgilenen herkesin okuması gereken bir biyografi. Neden? Çünkü Miles Davis’in cazla örülü anılarının arka planında yirminci yüzyıl Amerika’sının ta kendisi var. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasının atmosferini en sert ve içeriden cümlelerle okuduğumuz bir kitap bu. Beyaz Adam’ın dünyasında, bütün ötekileştirmelere karşın var olmaya çalışan Siyah Adam’ın hikayesi. Ama her şeyden öte bir yanıyla kendisine hayran bir yanıyla da kendisine karşı acımasız olan bir müzik dehasının dünyası.

Miles Davis deyince, birçokları hayranlıklarını yansıtacak sıfatlar sıralar: Deha, yaratıcı, büyük besteci, yirminci yüzyılın en yenilikçi müzisyeni, çılgın, trompetin Picasso’su. Liste uzar gider. Ancak “Otobiyografi”yi okuduktan sonra Miles Davis hakkında çok daha başka düşüncelere de sahip olacağınız kesin. Çünkü karşımızda sadece bir müzik dehası yok. Hayatının büyük bir bölümünü uyuşturucu bağımlısı olarak geçirmiş, bu döneminde arkadaşlarını dolandırmış, fahişeleri kullanmış, karısını dövmüş, istediği gibi davranmadığı için müzisyen arkadaşlarını gruptan kovmuş, kariyeri veya hırsları uğruna dostlarını silmekten korkmamış, kibirli, ukala ve öfkeli bir adam var.

Avi Pardo çevirisinde, Miles’ın sert-öfkeli-sokaktan gelen anlatı dilinin dengesini çok iyi kurmuş. Üstelik çeviri, bu baskı için tümüyle yeniden gözden geçirilmiş. Yeri gelmişken bir küçük tavsiyede bulunayım. Miles’ın Otobiyografi’sini, yine Avi Pardo çevirisiyle Domingo’dan çıkan Jimi Hendrix otobiyografisi “Sıfırdan Başlamak – Benim Hikayem” ve Merve Duygun çevirisiyle Butik Yayıncılık’tan çıkan Michael Jackson otobiyografisi “Moon Walk” ile eşzamanlı okunması pek keyifli oluyor.


Başladığmız yerde, Maffy’nin trompetinin karşısında bitirelim tanıtım yazımızı. Sahip çıkmakta geç kalmadığımızı düşünelim ve dileğimizi bir de buradan fısıldayalım. Kendi caz yolculuğumuzu daha iyi anlayabilmek için Muvaffak “Maffy” Falay otobiyografisi-biyografisi ya da ustayla yapılmış bir nehir söyleşi okuma isteğimiz var. İlgilenenlere duyurulur.


Maffy Falay ile 2014 yazından bir Gümüşlük anısı...

İri Memeler ve Geniş Kalçalar

Herkesten özür diliyorum.

Yazının başlığına farklı beklentilerle ‘tıklamış’ olabilirsiniz.

Çünkü günümüzün internet üstü yayıncılığı bu beklentilerin üstüne kuruluyor.

İçerik ne olursa olsun, başlık ‘o beklentileri’ hareketlendirecek bir kelime içermeli. Seks, şiddet, ayrımcılık, hakaret ve soru işaretleri...

Kimi gazetenin internet üstü uygulaması, basılı olarak elimize ulaşandan o kadar farklı ki. Hele gün içinde giren son dakika haberleri. Hele ‘foto-galeri’ uygulamasıyla, tıklaya tıklaya bitmeyen gizemli yolculuklar. Sayfanın sağından solundan akan reklamlar coşsun yeter. Sosyal medya ratingleri köpürsün yeter.

Gün içinde ‘çok okunan’ ya da ‘çok paylaşılan’ haberlerin başlıklarına bir göz atın. O girdaba herkes kapılıyor çoğu zaman. “İnanılmaz Açıklama – Şok Karar – Hangi Ünlü Şöyle Yaptı? – Hangi Ünlünün Şaşırtan Pozu” başlıkları, lunaparkta dolaşan çocuğun renkli balonlara koşması gibi peşinde koşturuyor hepimizi. Bir tık uzağımızdaki o habere bakmadan edemiyoruz. Bir ünlünün, hatta bir ünlü kopyasının, alışveriş merkezinden elinde torbalarla çıkarken uzaktan çekilmiş fotoğrafını görmeden edemiyoruz. Hemen paylaşıyoruz bu haberi. İstiyoruz ki, başkaları da bizim gibi boş boş baksın ekranına. Üstelik bunu yaparken, elinde torbayla yürüyen o kişi hakkında atıp tutmayı ihmal etmiyoruz. Kendimizce sosyolojik tespitler yaparken, psikolojik bir vakaya dönüştüğümüzü umursamadan yürüyoruz vasatın dikenli bahçesinde.

Manipülasyon haberciliğine nefret kusuyoruz her gün. Yeni tanımlamalar sokuyoruz hayatımıza; algı yönlendirmesi, toplum mühendisliği deyip duruyoruz. Mikro blog alanının iki adım gerisine çıkıp, resmin daha büyük bir kısmını görmeye üşendiğimizden, vasatlaştırma-sıradanlaştırma-önemsizleştirme eksenindeki fırça darbelerini görmüyoruz. Görmek de istemiyoruz. “Her şey o kadar üstüme geliyor ki, biraz kafamı boşaltmak istiyorum,” diye bir cümlemiz var ne de olsa... Kafaları boşaltmak istiyoruz. Dünyanın dört bir yanında kadınlar, çocuklar ölürken, bizi ancak boş kafaların kurtaracağına inanıyoruz.

Bizi artık utanmanın bile kurtaramayacağını unutmak işimize geliyor.

İşimiz ne mi? Korunaklı dünyamızda kafamızı boşaltmak!

Zaten kim içerik istiyor ki...

Yanlış. Aslında herkes nitelikli içerik istiyor. Okur, bilginin uzağında kalmamaya özen gösteriyor. Bütün o rakamlar “vasatın zaferini” biraz daha köpürtmek için uğraşsa da, yirmi birinci yüzyıl, nitelikli ve özgün içeriğe aç insanların yüzyılı.

O ‘sıkıcı-eski tip’ yayıncılık bitti, devir hız devri yaygaraları arasında, içeriği boşaltanlar, kazdıkları kuyunun içinde debelenmeye başladıklarında, onlara Soljenitsin’in “Acelecilik ve yüzeysellik, yirminci yüzyılın ruh hastalıklarıdır; en çok da basında görülürler,” sözünü hatırlatacağız. Uygarlık çökerken, vasatı kutsayanlar, iğrenç bir tecavüz haberine bile şehvetli başlıklar atmaktan çekinmeyecekler yine de. Varsın olsun.

Akılcılığın, pozitif bilimlerin, doğrunun, derinliğin, gerçek bilginin kazanacağına dair umudumuz bitmeyecek elbette.

Yazının başlığına gelince; edebiyat takipçilerinin gayet iyi bildiği gibi Nobel ödüllü Çinli yazar Mo Yan’ın, Türkiye’de Can Yayınları tarafından yayımlanan benzersiz büyük anlatısının adı bu. “İri Memeler ve Geniş Kalçalar”, Erdem Kurtuldu’nun Çince aslından yaptığı çeviriyle dilimize kazandırıldı. Bence, geçen yılın en iyi çevirilerinden biri.

Mo Yan, bu romanında Kültür Devrimi sırasında yaşananları dokuz çocuklu bir ailenin hikayesi üstünden anlatıyor. Toplumsal değişimin sancıları, içeriden bir anlatımla, kimi yerde şaşırtarak, kimi yerde eğlendirerek, bir tokat gibi patlıyor okurun yüzünde.

Her alanın muktedirleri, istedikleri kadar algıları “bul karayı-al parayı” oyununa yenik düşürmeye çalışsın. Sanat sivil tarihi yazmaya devam ediyor.

Elbet bu günlerin de hesabını soracaktır sanat.


Yazının başlığına farklı beklentilerle ‘tıklayan’ herkesten, bir kez daha özür dilerim.

21 Ağustos 2014 Perşembe

Bugünün işini, ertesi güne...

Bu sayıda bir kitap tanıtımı yazmamak için çok direndim. Son dönemde yayınlanmış olan kitaplardan değil, tümüyle kendimden kaynaklana bir sorundu bunun nedeni. Biraz yaz rehaveti, biraz farklı alanlarda koşturma diyelim. Ya da doğrudan adını koyalım: Tembellik.

Editörüm defalarca e-posta yolladı. Kibarlıkla yazımı ne zaman yollayabileceğimi, hangi kitabın tanıtımını yapmak istediğimi sordu. Bu e-postaları cevaplamak bile sorun oldu benim için. “Bana öyle bir ileti gelmedi,” dedim, “İstenmeyen postalar kutusuna düşmüştür,” dedim. Hatta bir ara bütün sistemin çöktüğü yalanına sığınmayı bile düşündüm. Daha önce çokça kullanılmış olmasa, bu yalana bile başvururdum. “Çaresizlik” öncelikle gözü kör eden bir düşmandır.

Sonunda, sanki bir kitap eki yazarının böyle bir hakkı varmış gibi “Yıllık iznimi kullanmak istiyorum,” diye bir e-posta yolladım. Bahane dinlemek konusunda feleğin çemberinden geçmiş olan editörüm, bu saçma isteğin üzerinde durmadan “Tak sepeti koluna, herkes kendi yoluna,” deyiverdi. Elbette böyle kaba bir üslupla dille değil, lisan-ı münasiple. Cevabı kısa ve netti: “Eylül’de görüşürüz.”

Ertelemeyi başarmıştım.

Ancak yalan denilen musibet insanın vicdanını öyle kolaylıkla terk etmiyor. Bir yerden çıkıp ayağınıza dolanıyor. Ertelemeyi başardığım günün akşamında karşıma çıkan bir kitap, beni omuzlarımdan tutup deli gibi sarstı. Kendime gelmeliydim.


Sel Yayınları’nın Yaşam Kitapları dizisinden John Perry imzalı bir kitaptı bu: Erteleme Sanatı – Oyalanma, Savsaklama ve Kaytarma Rehberi.

Bu isimde bir kitabın tam da o gün raflara çıkması ya yayınevinin bir oyunuydu ya da editörümün intikamı. Elvan Kıvılcım’ın kitabın neşeli üslubunu pek güzel yansıtan çevirisiyle bir solukta yuttum kitabı. Mark Twain’in “Bugünün işini yarına bırakma, mümkünse ertesi güne bırak,” veciz sözüyle başlayan bir kitabı okumanın zevki de başka oluyor canım!

Stanford Üniversitesi öğretim üyesi olan Amerikalı felsefeci John Perry, daha kitabının adıyla içerik hakkında çok net bir bilgi veriyor okuruna. Birinci bölümde paylaştığı 1995 tarihli makalesi ‘Sistematik Erteleme’ ile çerçeveyi iyice netleştiriyor. Yapması gereken sayısız işi yapmamak, ertelemek için kaleme aldığı bu makale, işin özünü anlatıyor bize: “Tüm erteleyiciler, yapmaları gereken işleri savsaklarlar. Sistematik erteleme bu olumsuz kişisel özelliği kendi lehinize çevirme sanatıdır. Buradaki anafikir, ertelemenin kesinlikle hiçbir şey yapmamak anlamına gelmediğidir. Erteleyen insanların hiçbir şey yapmaması nadiren görülen bir şeydir; bahçecilik veya kurşunkalem açmak ya da ilk fırsat bulduklarında dosyalarını nasıl yeniden düzenleyeceklerini gösteren şemalar hazırlamak gibi daha az yararlı işler yaparlar. Erteleyen insan bunları neden yapar? Daha önemli şeyleri yapmaktan kaçınmanın bir yolu olduğu için yapar.”

Daha ilk bölümden beni kendimle yüzleştiren kitap, ‘Erteleme ve Mükemmeliyetçilik’ bölümünün hemen ardından gelen ‘Yapılacaklar Listesi’ bölümüyle mideme sert bir yumruk indirdi. Tam da beni anlatıyordu bu bölüm. Benimle birlikte, işlerini ertelemenin bir yolu olarak hafta başında defterine yazdığı ‘Yapılacak İşler Listesi’ne sığınan nice okuru. Bu listeler tam baş belasıdır zaten.  Hani devlet yönetiminde tamamlanması istenmeyen işler komisyonlara devredilir ya, işte bu listelerde kişilerin komisyonları gibidir. Listele ve ertele.

Bilgisayarların ‘rolünü anlattığı bölümde de, benim gibi bir G-mail kullanıcısı olan yazar, bu sistemin hangi özelliklerinin erteleme sanatına katkı sağlayabileceğini anlatıyor. Eğer kitabı önceden okumuş olsaydım, editörümü aylardır standart yalanlarla oyalamazdım. Neyse ki, artık yeni bahanelerim var.

Günümüz insanının, üretim çarkıyla ve bunun getirdiği depresyonlarla yüzleşmesi için bulunmaz bir mizah kaynağı “Erteleme Sanatı”. Ve her gerçek mizah eserinde olduğu gibi düşündürüyor, sorgulatıyor, hatta can acıtıyor. Bize de böylesi lazım.

Şimdi bu yazıyı editörüme yollayacağım. “Yıllık izin” bahanesini unutturabilirsem, sizler de okuyacaksınız.


Erteleme Sanatını özümsemiş hükümetlerden uzak durmanız dileğiyle, sevgilerimle.

17 Ağustos 2014 Pazar

Bu isimleri ezberleyelim

radikal.com.tr'de 13 Ağustos 2014'te güncellenen yazı

Elinde kemanıyla on altı yaşında bir genç kız. Önemli bir yarışmaya hazırlanıyor. Sekiz saat süren bir çalışma sonucunda arşesinin kılları paramparça oluyor. Yenilenmesi gerekli. O düzeyde bir arşe için 300-400 dolarlık bir masraf söz konusu. Benzersiz yeteneği sayesinde Londra’daki Yehudi Menuhin Keman Okulu gibi benzersiz bir kurumda yüzde doksan bursla okusa da, böylesi masraflar her an kapısında. Tam bu noktada Çağdaş Eğitim Vakfı (ÇEV) devreye giriyor. Berfin Aksu, ÇEV desteğini her an hissederek, önümüzdeki yılların en önemli solo kemancılarından biri olmaya hazırlanıyor.

ÇEV Yönetim Kurulu Üyesi Berrin Yoleri, Berfin’in ve diğer çocukların hikayelerini, büyük bir heyecanla, neredeyse nefes almadan anlatıyor. Gençliğinde, bir makinenin yokluğu nedeniyle bir bebeğin ölüm haberini almasıyla başlayan çabasının bir başka durağında, bu çocukların hikayeleri var çünkü. Kimi zaman öylesine duyup geçtiğimiz “sosyal sorumluluk” kavramının, neleri değiştirebileceğini görmüş ve kendisini tümüyle bu düşünceye adamış bir isim Berrin Yoleri.

Eminim günün birinde ÇEV’nın “Harika Çocuklar”ı çok daha uzun bir haber olacaktır. Ama ben de yeri gelmişken, önümüzdeki yıllar boyunca, dünya müzik sahnesinin önemli yıldızları olacak bu isimleri şimdiden ezberleyelim istedim. Türkiye’nin aydınlık yüzü olacak bu isimlere vereceğimiz her tür desteğin önemini unutmadan.

·      Berfin Aksu (Keman)
·      Salihcan Gevrek (Piyano)
·      Emre Engin (Keman)
·      Sofiko Tchumburidze (Keman)
·      Merve Kocabeyler (Arp)
·      Onur Abacı (Kontrtenor)
·      Iraz Yıldız (Piyano)
·      Sesim Bezdüz (Piyano)
·      Burak Buğrahan Alnıaçık (Bale)
·      Anıl Kırkyıldız (Viyolonsel-Çello)
·      Hüseyin Erdem Karataş (Gitar)
·      Çağrı Artun (Keman)
·      Denizcan Eren (Flüt)
·      Elfida Su Turan (Keman)
·      Utar Artun (Piyano-Vurmalı Sazlar)
·      Tılsım Bufe Muratal (Fagot)
·      Katre Bozoğlu (Keman)
·      Cem Oslu (Piyano)
·      Emrihan Tunca (Viyolonsel)
·      Can Kemal Kayaoğlu (Davul)
·      Candan Işık Yüce (Klarnet)
·      Güneş Hızlar (Arp)

Aslında liste bu isimlerle sınırlı değil. Çünkü destek programına seçilen bu çocuklarla birlikte, destekleri sürmekte olan ve bir de mezun olmuş çocuklar-yetenekler var.

Konuya bir de kültür-sanat haberciliği cephesinden bakalım:

Bir anlayış sadece popüler olanın, yukarı doğru satış grafiği yakalamış olanın, konuşulanın haberini yapar. Bu, kuraklaştıran bir anlayıştır bana göre. Bir anlayış da konuşulacak olanı bulup çıkartmayı kendine görev bilir. Bu da yeşerten bir anlayıştır.

Ancak şu da var; bulup çıkartmaya uğraştığınız her konu, her isim başarılı olmayabilir. Sürekliliği olan ve katkı sağlayan bir sanat anlayışını sürdüremeyebilir. Yine de vazgeçmeden aramak gerektiğine inanırım. Tıpkı ÇEV’nın ve Berrin Yoleri’nin yaptığı gibi.

Bu yazının, fazlaca okunmayacağını-paylaşılmayacağını tahmin etmek zor değil. Klasik müzik, bale, caz alanlarında önümüzdeki yılların önemli isimlerini aktaran bir yazı, konunun ilgilileri haricinde, hızlı bir göz atmayla geçiştirilecektir. O da en iyi olasılıkla.

Bunu bir serzeniş olarak yazmıyorum. Gayet anlaşılır bir durum.

Biz yine de, bu isimleri kültür dünyasının bir kenarına not etmek isteyen, destek olmak için çabalayan isimlerin çok olduğuna inanalım.

Gerçekten yeni ve daha aydınlık bir dünya için.


Not: Çağdaş Eğitim Vakfı’na ve Berrin Yoleri’ye teşekkürlerimle.

0.212.2976979