Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

25 Haziran 2016 Cumartesi

Patti Smith: "People Have the Power"


Patti Smith, İstanbul'daydı.
Zorlu PSM sahnesindeydi.

İzlediğim en iyi konserler listesi yapsam, kesin yazarım bu konseri. Konserden öte bir şeydi zaten. Müzik tarihiydi, şiirdi, sevecendi, saldırgandı, ölümdü, doğumdu, barıştı, öfkeydi, anneydi, babaydı... Ayindi.

Gloria, Redondo Beach, Free Money, Birdland, When Doves Cry, Because the Night, My Generation ve çok haha fazlasıydı.

Bir pagan dansıydı, gitarın sapında tonlarca basıncı taşıyan tellerin kopuşuydu.

Bu harika fotoğraf Muhsin Akgün'ün imzasını taşıyor. Instagram hesabından aldım Fil Uçuşu'na koymak için. Muhsin'in o gece harika fotoğraflar çektiğini biliyorum. Konser sonrasında o da benim gibiydi: Büyülenmiş.

Yirmi yaşında bir gençle altmış yaşında bir gencin birlikte şarkı söylediği andı.

(Yirmilerinde bir izleyiciyle bir nevi pogo yaparken buldum kendimi)

Smith'in harika Oath şiiriyle başlayıp Van "The Man" Morrisson'un Gloria'sıyla devam eden o harika şarkının hikayesini merak edenler için şu yazıyı paylaşayım: http://www.covermesongs.com/2014/08/the-story-behind-patti-smiths-gloria.html

Müzikal açıdan rock'tan punk'a giden çizginin ne olduğunu anlatan bir ders gibiydi. Sözler 70lerden bugüne iktidarların, diktatörlerin, küresel şirketlerin, kapitalizmin, doğa talanının attığı bütün adımları hatırlamamızı sağladı. Aşk denen şeyin, insana dair bir güç olduğunu kimi zaman bir anne gibi fısıldadı Patti Smith, kimi zaman devrime birlikte yürünen bir yoldaş gibi haykırdı.

Ne yalan söyleyeyim, artık bütün konserler eskisi kadar heyecanlandırmıyor galiba. Ama arada öyle özel konserler ve olaylar yaşıyorum ki... Patti Smith konseri böyle benzersiz deneyimlerden biriydi.


Konsere girmeden önce, heyecan içinde posterin önüne geçip fotoğraf çektirdim. İyi ki de yapmışım.

Patti Smith İstanbul'daydı. 

23 Haziran 2016 Perşembe

Prince: While My Guitar Gently Wheeps


Tarih: 15 Mart 2004.

Yer: Waldorf Astoria Hotel. New York.

Rock and Roll Hall of Fame konserinde harika bir kadro George Harrison için sahnede. Harrison hayattan ayrılalı üç yıl olmuş. Sahnedeki kadroda kadim dostları Tom Petty ve Jeff Lynne ile birlikte, oğlu Dhani Harrison da var. Dhani, babasının kopyası gibi.

While My Guitar Gently Wheeps çalıyorlar. En sevdiğim şarkılardandır. Ulaşabildiğim bütün yorumlarını dinlemişimdir. bilen bilir, sevdiğim şarkıların yorumlarını dinleme ve toplama çılgınlığım var. (Rekor 'Round Midnight'ta)

Tom Petty 12 telli akustikle, Jeff Lynne tele'siyle ufak ufak yürüyor, Dhani akustiğini 'göstere göstere' çalıyor. Şarkının meşhur solosunu atma işi Marc Mann'ın. Mann, Eric Clapton imzalı orijinal soloya nota nota sadık kalmaya çalışıyor. Çok temiz bir solo. Lynne'in eşlikleri usta işi. Klavyede Steve Winwood var ki, o apayrı bir sohbet konusu.

Derken sahnenin köşesinde, elinde tam da kendisine uygun (leopar desenli fingerplate dikkat çekici) bir Telecaster'la kırmızı şapkalı bir adam beliriyor. Topuklu çizmelerine rağmen oldukça kısa, ufak tefek bir adam. Kenardan kenardan girip bir anda şarkının da, grubun da, gecenin de rengini değiştiriyor. Bu adam Prince.

Şarkının 'doğaçlama' solosu Prince'e bırakılmış. Tam kendi tekniğinde çalıyor. Çok şaşırtıcı bir solo değil ama çok özgür bir solo. İşte o anda gerçekten "While My Guitar Gently Wheeps" diyor insan. O ana kadar neredeyse görev gereği çalan grup üyeleri bile coşuyor. Prince her zaman olduğu gibi fazlasıyla kendinden emin hatta birazcık küstah. Sahnede olma halini en iyi bilenlerden biri.

Şimdi şarkıyı dinleyin ve izleyin. Üç dakika otuz saniye geçtiğinde Prince çıkacak sahneye. Sonrası nefis. Özellikle de finalde gitarın havaya atılması: "Bu alet böyle çalınır, gerisi umrumda değil," der gibi.

(Bu aralar George Harrison bestelerini ve yorumlarını dinliyorum. Tavsiye ederim.)

20 Haziran 2016 Pazartesi

Gaétan Soucy’den bir demir leblebi: Kibritleri Çok Seven Küçük Kız


Kısa ve sarsıcı bir roman olan Kibritleri Çok Seven Küçük Kız okurunu faşizmle yüzleştiriyor


“Kardeşimle ben kâinatla baş etmek zorunda kaldık, çünkü baba bir sabah, daha gün ağarmadan, ruhunu sessizce teslim etti.”

Çarpıcı bir giriş cümlesiyle  başlıyor Kibritleri Çok Seven Küçük Kız. Gaétan Soucy’nin romanı 1998 yılında yayınlandığında, edebiyat dünyasının büyük bir kısmı tarafından ayakta alkışlanmış ve okurlar arasında da heyecan uyandırmıştı.

Daha ilk paragraf bitmeden farklı bir hikayeyle ve dünya algısıyla karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz: “Kardeşimle bana parçalanıp dağılmamamız için emirler gerekliydi, bu bizim yapı harcımızdı. Baba olmadan hiçbir şey yapmasını bilmiyorduk. Kendi kendimize yapabildiklerimiz tereddüt etmekten, var olmaktan, korkmaktan, acı çekmekten ibaretti.”

Soucy, romanı boyunca ilk paragrafın son cümlesinde çerçevesini çizdiği dört eylemin için yerleştiriyor kahramanlarını: Tereddüt etmek, var olmak, korkmak, acı çekmek. Bütün olayı kardeşlerden birinin bakış açısından ve birinci tekil şahıs anlatıcı aracılığıyla aktarıyor. Bunu yaparken de, duygusal olarak despot babanın kurduğu kurallar dünyasından ve fiziksel olarak da evden/malikaneden hiç çıkmamış birinin dilini oluşturuyor. Okuduğu kitaplardan süzdüğü cümleler, baba tarafından sınırlandırılmış bir eğitimin katkıları, kardeşiyle kurduğu evrenin kimi zaman çocuksu kimi zaman uydurmaca nesneleriyle oluşmuş bir dille konuşan anlatıcıyı yaratmak için dilbilgisi ve yazım hatalarına, kuralsız cümlelere, yaratılmış kelimelere yaslanmış yazar. Romanın girişinde yayıncı, çevirinin de bu doğrultuda yapıldığı konusunda okuru bilgilendiriyor. Yeri gelmişken romanı Fransızca aslından çeviren Aysel Bora’ya bu zorlu çevirisi nedeniyle teşekkür etmeliyim.

Kibritleri Çok Seven Küçük Kız, 150 sayfalık, ince denebilecek bir roman. Ancak hem yarattığı dil, hem de ele aldığı konu nedeniyle tam bir demir leblebi. Adının sevimliliğine kanıp da eline alan okuru üzeceğini söyleyebilirim. En sert anlarda bile alaycılığından ve mizahından bir şey kaybetmiyor ama hemen arkasından sert bir tokat indirmeyi de ihmal etmiyor.

Baba’nın ölümü ardından beklenmedik bir gerçekle yüzleşir kardeşler. Dünya dönmeye devam etmektedir. Yani bir yandan bu ölümle ve babanın ölü bedeniyle,  bir yandan da akıp giden hayatın ta kendisiyle başa çıkmak zorundadırlar. “Kâinatın hali her zamankinden daha kötü değildi. Her şey aynı eski uykuya dalmış, hiçbir şey olmamış gibi geçip gidiyordu.”

Kitabı okurken sıklıkla Yorgos Lanthimos’un 2009 tarihli benzersiz filmi Kynodontas (Dogtooth) geldi aklıma. Çocuklarını dış dünyadan soyutlayıp farklı bir evren bilgisiyle büyüten ailenin hikayesi, izleyen herkesi sarsan bir film olarak çoktan sinema tarihindeki yerini aldı. Sarsıcı bir faşizm eleştirisi olan Dogtooth’ta eğitim ve dil konusu, bütün o şiddetin tam merkezinde duruyordu.

Kibritleri Çok Seven Küçük Kız’da da yazar, baskıcı babanın ölümüyle başlayan çözülmede aynı çizgilere basarak yürüyor. Dilbilgisini Saint-Simon kitaplarını, felsefeyi de Spinoza kitaplarını çalışarak öğrenmiş bir anlatıcı var karşımızda. Ama bu konudaki bilgileri de baskıcı babanın süzgeciyle değerlendirmesi ve gündelik bilgi konusunda, despotun kurallarının dışına çıkamaması. Bir yanda sosyoloji biliminin sıfır noktasında duran ve eserlerinde geleneksel otorite kavramıyla hesaplaşan Saint-Simon, diğer yanda Tanrı kavramıyla hesaplaşması sonucunda din düşmanı olmakla suçlanan Spinoza. İşte bu zorlu sarkacın ortasında hem ikisinin düşünceleriyle de dalga geçen hem de sıkıştıkça onlara başvuran bir anlatıcımız var: “Spinoza’nın anlaşılmaz ötesi etik’ini okumadan önce kendime sorduğum bin bir türlü soru, kafama işte o an üşüşüyordu, çok değil daha geçen sene başka birçok şeyin yanı sıra, gerçek dinin ölüm üzerine bir meditasyon değil, hayat üzerine bir meditasyon olduğunu oradan öğrendim, ey çürüme!”

Dogtooth kapalı sisteme, baskıcıya, tirana, diktatöre karşı çıkışını ve isyanını her şeye rağmen doğanın varlığına sığınılabileceği ile gösteriyordu yer yer. Kibritleri Çok Seven Küçük Kız da benzer bir bakışı paylaşıyor. Üstüne faşizmin karanlığından yeni ve alaycı bir dille çıkılabileceğinin işaretlerini de barındırıyor.

Kahramanına “Ne kadar hiçseniz, o kadar manevi desteğe ihtiyacınız vardır,” dedirten kitap, adıyla ilişkisini de sarsıcı finaline saklıyor.


1958 doğumlu Kanadalı yazar Gaétan Soucy, , 9 Temmuz 2013’te Montreal’deki evinde kalp krizi geçirerek öldüğünde arkasında Kefaret, Müzikhol ve Kibritleri Çok Seven Küçük Kız gibi ödüllü ve sarsıcı kitaplar bırakmıştı. Elimizdeki kitap Prix Ringuet de l’Académie des lettres du Québec ve Prix du grand public la presse / Salon du livre de Montreal ödüllerinin yanı sıra eleştirmenlerden büyük övgüler almış ve birçok dile çevrilmiş bir kitap.

Kimi okurlar midesine yumruk atan kitaplarla mücadele etmeyi sever. Böyle okurlardansanız önce Yorgos Lanthimos imzalı Kynodontas (Dogtooth) filmini izlemenizi, ardından da eşsiz bir okuma deneyimi veren Kibritleri Çok Seven Küçük Kız’ı okumanızı öneririm. Çünkü bu kitap edebiyatın hala yeni şeyler söyleyebileceğinin kısa ve çarpıcı bir örneği.

19 Haziran 2016 Pazar

Stonewall İsyanı ve Onur Yürüyüşü

Tarihçi ve aktivist Martin Duberman'ın yazdığı Stonewall İsyanı 2008 yılında Agora Kitaplığı'ndan çıktı. Çevirmeni Ceren Günger.

Hikaye 28 Haziran 1969'da New York'un Greenwich Village bölgesinde yaşanıyor.

Stonewall Inn. adlı bara yapılan bir baskın. Uygulanan şiddet. Bu şiddetin sonucunda kendiliğinden gelişen bir direniş. Bilinçlenme, örgütlenme ve onur mücadelesinin oldukça belirleyici hikayesi.

Duberman'ın belge kitabı, o günü ve sonrasını yaşamış altı karakterin üstünden ilerliyor. Duberman bu altı karakteri oldukça derinlemesine ve çok boyutlu anlatıyor.  Bu anlatım, kitabın bir roman gibi okunmasına olanak veriyor. Sıradan tarih yazımının tek boyutlu karakterleriyle kıyaslayınca, ancak dernilikli ve psikolojik çözümlemeleri yoğun bir romanda karşımıza çıkabilecek çok boyutlu karakterlerin izinde ilerliyoruz sayfalar boyunca.

Stonewall İsyanı ile ilgili geniş bilgiye Vikipedi'den ulaşabilirsiniz: https://tr.wikipedia.org/wiki/Stonewall_ayaklanmaları

Duberman'ın kitabıyla ilgili olarak da yayınlandığı yıl Sabit Fikir'de yayınlanmış bir eleştiriyi paylaşayım: http://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/stonewall-isyani

Kitabın yeni baskısı yapıldı mı bilmiyorum ama bulursanız kaçırmayın. İsyanın yıldönümü olan 28 Haziran 1970, Onur Yürüyüşleri'nin ilk kez düzenlendiği tarih. O tarihten bu yana düzenlenen Onur Yürüyüşleri'nin anlamını, arka planını, sosyal-siyasal boyutlarını anlamak için önemli bir kaynak kitap.

Düzenlenen demek zor aslında... Engellemelere rağmen düzenlenen demeli. Baskıcı zihniyetlere, şiddet politikalarına, toplumsal hezeyanlara, gaza-sopaya-mermiye rağmen...

Bugün İstanbul'daki yürüyüşe polis müdahale etti. Gerici, baskıcı, faşist güruhların baskısı ile yürüyüşe izin vermediği yetmedi. "Devlet Baba", Babalar Günü'nde evlatlarını hem reddetmeyi hem de şiddete maruz bırakmayı seçti. Sadece önünde diz çöken evlatlarının başını okşayıp, onuru için sesini çıkarmak isteyenlere gaz sıktı, su sıktı.

Sadece zamana kalsın diye, bugünle ilgili "yorumsuz" bir haberi de buraya kopyalıyorum: http://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/06/160619_istanbul_lgbti_mudahale?ocid=socialflow_twitter


Okuma Notları: The Beatles / Hunter Davies

1. Bu biyografiyi yıllardır duyardım. Birkaç yıl önce yurt dışında bir baskısını görmüştüm ama hem kalınlığından hem küçük yazılarından hem de fiyatından gözüm korkmuştu. Kara Plak Yayınları 450 sayfalık özenli baskıyı 35 liradan piyasaya çıkarmış. Elbette gönül daha ucuz olmasını istiyor ama bugünün yayıncılık koşullarında böyle bir kitap için 35 lira iyi fiyat.


2. Kitabın çevirisi Doruk Yurdesin'den, girizgah yazısı da Ömer Madra'dan. Açık Radyo'da bu ikilinin yaptığı The Beatles programı, yayıncılık tarihimizin yüz akı işlerdendir. Çeviri Doruk Yurdesin'in elinde çok şey kazanmış.


3. Aslında Hunter Davies'in bir gazeteci için fazlaca teferruatlı bir dili var. Kimi yerlerde rahatlıkla zaman-mekan bütünlüğünü kaybedebilecek hatta savrulabilecek bir anlatım. Detaycı olmak isteği, zaman zaman kalabalık bir anlatımı tercih etmesine neden olmuş. Kitabın ilk sayfalarında bu detaycı anlatım yorabilir. Pes etmemek lazım. Çünkü bu ritme alışınca sayfaları hızla akan bir kitaba ulaşıyor insan.

4. Ama biyografinin bir gazetecilik başarısı olduğunu da özellikle söylemek gerekiyor. Çünkü harika bir alan çalışması var ortada. Davies, önce resmi biyografi yazarı olmanın, sonrasında da grup üyeleriyle yakınlaşmanın avantajlarını iyi kullanmış. Gazetecilikte içeriden bilgi önemlidir. Bu kitap, tümüyle içeriden.


5. Bir başka konu ise, biyografiye konu olan öznelerin özgür dili. Ama John Lennon'un Brian Epstein'le bir gece takıldığını söylediği bölümde olduğu gibi, nereye kadarı gerçek-nereden sonrası The Beatles üyelerinin delişmenlikleriyle uydurduğu bilgiler, emin olamıyoruz. Hunter Davies, bu noktalarda devreye giriyor ve okurunu zamanında uyarıyor. Gazetecinin gözlem gücü, okuma sürecimizdeki şüpheleri azaltıyor.


6. Ben en çok Hamburg dönemiyle ilgilendim. Yıllar önce Ankara Batı Sineması'nda grubun o döneminin anlatıldığı bir film izlemiştim. Bu filmi ne kadar arasam da ulaşamadım. İyi bir film olup olmadığını hatırlamıyorum ama özellikle Stuart Sutcliffe/Astrid Kirchherr aşkından oldukça etkilenmiştim. Kitap sayesinde bu hikayeye çok daha sağlam yollardan girdim. Bu konuda başka okumalar da yapacağım.

7. Kitapta beni etkileyen bir başka bölüm 1968 bölümü. Birçok açıdan önemli bir yıl. Ama The Beatles'ın hikayesi açısından dikkat çekici kırılmaların yaşandığı bir yıl. Bu kırılmalar aynı zamanda 2. Dünya Savaşı sonrası doğumluların 1968'e gelindiğinden ne halde olduğunu göstermesi açısından da önemli. Bir başka konu ise, The Beatles efsanesi oluşurken arka planda yaşananlar. Kapitalizmin pozisyon alma konusundaki şehveti kimi zaman tüyler ürpertiyor.

8. Bu kitabın okuru olmak için The Beatles sevmek ya da dinleyicisi olmak gerekmiyor. Önemli bir yakın tarih okuması. Üstelik müzik ve popüler kültür dünyası üstünden.

9. Kara Plak Yayınları harika bir iş yapmış. Yapmaya da devam edecek. Takipçisiyiz artık.

10. Bu konuda bir başka yazıyı da Kiamore Blog için yazdım: http://blog.kia.com.tr/yasam/liverpooldan-cikalim-yola


15 Mayıs 2016 Pazar

George Orwell: Boğulmamak İçin


İnsanlık savaşlarla, yıkımlarla, kibirle, hırsla yarattığı anafora çekiliyor her geçen gün. Nefes alamıyoruz. Boğuluyoruz. Bir parça huzurlu gökyüzü, bir parça kirletilmemiş toprak için kaçmaya, başka coğrafyalara, hatta başka hayatlara sığınmaya hazırız. 


Hayatın sıkıcı rutininden kaçıp kendini ait hissettiği topraklara dönmeye karar veren George Bowling’in hikayesi yıllar öncesinden gelen bir Orwell romanında karşımıza çıkıyor. Yazarın çoğu kitabında olduğu gibi zamansız ve her dem taze. Üstelik – yazarın kahramanına bilge sözler söyletmeye çalıştığı yerler dışında- sıkıcı olabilecek bu konu, tam bir İngiliz mizahıyla kaleme alınmış. 

Daha ilk satırından itibaren dudağınıza yerleşen bir tebessümle okuyacağınız Boğulmamak İçin belki Orwell’in en iyi romanı değil. Ama yaza hazırlanmaya başladığımız ve ‘büyük şehirden kaçma’ hayalleri kurduğumuz yaz aylarında iyi bir yol arkadaşı.


14 Mayıs 2016 Cumartesi

Brecht, yeniden...

Berliner Ensemble'dan Robert Wilson yorumuyla Üç Kuruşluk Opera'yı izledik.

Daha önce hem Berliner Ensemble, hem de Robert Wilson ile ilgili yazdım. Bu yorumu da beğenenler oldu, beğenmeyenler oldu. Wilson rejisi böyle bir şey, tam ikiye bölüyor izleyiciyi, ara bölge yok. Kimileri "üslubunu bütün metinlere yayan bir modernist" olarak görüyor, kimileri "aynı numarayı tekrar eden bir post-modern" olarak.


Üretimler üstüne tartışılması iyidir. Açık sözlü olmak lazım. Wilson'ın kurduğu plastik dünyayı seviyorum. Ama kimi zaman bu üslupçuluğun içeriğin önüne geçtiğini ve anlamı sarstığını da düşünüyorum. Uzun konu... Tiyatro üstatları dururken çenemi tutayım. Ama bir fırsat buluğumda, bu konu üstüne yazmak isterim...


Üç Kuruşluk Opera'yı izlerken daha çok Brecht'i düşündüm. Ankara'da geçen çocukluk ve gençlik yıllarında kimi zaman Devlet Tiyatroları ama çoğu zaman Ankara Sanat Tiyatrosu sayesinde izlediğim-öğrenmeye çalıştığım Brecht. (Meral Niron'un Cesaret Ana'sı hemen aklım düşüyor o günleri düşününce. Daha ne isimler, ne oyunlar...) 

Yine o yıllarda Brecht okumak da bir tutku olmuştu benim için. Açıkçası çoğunu gerçek anlamlarıyla değerlendiremediğim, sindiremediğim, hatta açıkçası yanlış anladığım okuma günlerinden söz ediyorum. Bilen bilir, oyun okumak zaten zorludur ve uzmanlık ister. Şimdi düşünüyorum da, ne tuhaf bir okuma yolculuğu yaşamışım. Gençlik öyle bir hayal işte.

Peki bugün Türkiye'nin tiyatrosu Brecht'e ve eserlerine yeterince bakıyor mu?


Üç Kuruşluk Opera gösterimi sonrasında, Berliner Ensemble Genel Sanat Yönetmeni Claus Peymann'a bir Onur Ödülü verildi. Peymann, konuşmasında şöyle dedi: "Milliyetçiliğin ve muhafazakar politikaların yeniden yükseldiği bir dönemde, Bertolt Brecht, bize yeniden özgür edebiyatı, özgür basını ve özgür kültürü hatırlatacaktır."

Önemli bir cümle. Brecht'i yeninden okumak için yeterli ve heyecan verici. Tiyatrocularımızın bize Brecht'i yeniden izletmesi için de... Evet, Robert Wilson yorumunu izledik ama iddia ediyorum ki, Türkiye'de de zihnimizi açacak yorumları izletecek nice isim var.

Hadi daha da iddialı konuşayım. Tam da milliyetçiliğin ve muhafazakar politikaların yükseldiği bir coğrafyanın Brecht yoruları bütün dünyanın ilgisini çekecektir.

"Dünyada tiyatro uçup giderken hala Brecht mi?" diyenler olacaktır.

Hala Brecht'e baktıkları için uçmayı başarıyorlar.

Son söz niyetine iki cümle:

Brecht'ten yola çıkıp Haldun Taner'e de uğramak gerekiyor.

İnsan neyle yaşar?




21 Nisan 2016 Perşembe

Necatigil'in Edebiyat Sevgisi

Aslında başlık farklı olabilir. Sadece edebiyat sevgisi demek yetersiz çünkü. Sevgi, inanç, çalışma azmi, hayat mücadelesi, paylaşmak, çoğaltmak... Daha başka şeyler de söylenebilir.

İspanyol edebiyatının en önemli isimlerinden Miguel de Unamuno'nun öyküleri Yaman Adam adıyla Can Yayınları'ndan yayımlandı. Hem de Behçet Necatigil'in klasik çevirisiyle.


Farklı bir önerim olacak... Kitabı ister alırsınız ister almazsınız. Ama ne olursa olsun, girin bir kitapçıya, alın kitabı elinize ve Ayşe Sarısayın'ın "Genişletilmiş Yeni Baskı İçin Birkaç Söz" başlıklı giriş yazısını okuyun. Bu yazıda Necatigil'in 1947'de başlayan Unamuno ilgisine, bu kitabın yayımlanması için dönemin önemli yayıncılarıyla mektuplaşmasına, bu süreçteki kararlılığına, edebiyat sevgisine ve benzersiz üslubuna tanık olacaksınız.

Sonrasında kitabı ister alın, ister almayın. Orası size kalmış...

Kimi zaman kısacık bir yazının, bir mektuptan yapılan alıntının çok şey anlattığını bilirsiniz. Sayfalar dolusu gevezelikten daha değerlidir, yerinde edilmiş bir cümle. Bir kitabın ruhuna girmek, biraz da o araya sıkışmış cümlelerin değerini anlamakla oluyor.

Necatigil, bu kitapları Almancadan çevirmiş. Yeni baskıları için, İspanyolcasından bir karşılaştırma yapılmış. Elbette Necatigil'in anlatımına sadık kalarak.


Burası önemli. Eski çevirilerin, özellikle de edebiyatımızın önemli isimleri tarafından yapılmış çevirilerin üstünde yeniden çalışılması ve o günlerin çeviri anlayışının da şimdiki zamana taşınması. Benim gibi meraklı okurlar için büyük hazine.

Yaman Adam'la birlikte Unamuno'nun iyi bilinen romanı Sis de, yine Can Yayınları tarafından, yine Behçet Necatigil çevirisiyle yayımlandı. Okumadığım bir kitaptır. Onu da okuma listesine almanın zamanı...


Dünyaya Che’nin zihninden bakmak

Sonunda uykuya dalacağım ama önce kendime sormayı beceriyorum, acaba bir gün avcıların borazanlarının halen duyulduğu bölümden adagionun mazbut olgunluğuna, oradan da sessizce mırıldandığım allegro sona nasıl geçeceğimizi bilecek miyiz; karşımızda canlı kalanlarla uzlaşma becerisini gösterebilecek miyiz?

Buluşma’nın ben-anlatıcısı söylüyor bunları. Yani, devrimci yoldaşları ile birlikte Küba’ya doğru giden Ernesto Guevara. Che ve devrimci arkadaşlarının, Granma adlı tekneyle çıktıkları bu yolculuk, Küba Devrimi’nin işaret fişeğini ateşleyen büyük buluşmanın çarpıcı hikâyesi.


Bu kısa ama etkileyici hikayenin yazarı, Latin Amerika edebiyatının en etkileyici isimlerinden Julio Cortazar. Usta yazar, birinci tekil şahsın bakış açısıyla öyle bir dünya kuruyor ki, okuduklarımızın Che tarafından Sierra Maestra dağlarında, ölümün karanlık şarkısıyla geçen bir yolculukta yazıldığına inancımız bir an bile sarsılmıyor. Cortazar, anlatıcısının ‘gerçek-hayal’ sarkacındaki salınımını, benzersiz bir ustalıkla yansıtıyor. Che’nin ağzından oldukça sert bir “’şimdiki zaman’ hikayesi dinliyoruz. Ama bir yandan da geçmiş-gelecek arasındaki gelgitler ve zihinsel tartışmalar, karakteri derinlikli ve olabildiğince gerçek kılıyor. Che üstünden bir devrim romantizmi yaratmak kaygısı yok Cortazar’ın. Olayları bir gazeteci mesafesiyle ve bilim insanı soğukkanlılığıyla anlatıyor. Ama anlatısını öyle noktalarda soluklandırıyor ki, okur, Che’nin devrime duyduğu aşkı tümüyle özümseyebiliyor.

Yazarın ustalığının, kısacık bir hikayede büyük bir düşünce ve duygu evreni kurabilme yeteneğinin billurlaştığı yerler var. Mozart’ın Av kuartetinin metne katılışı bunlardan biri. Bir gece molasında, ay ışığı altında uzandığı yerden dalların gölgesine bakan Che, Av kuartetinin giriş bölümünü anımsar ve şöyle düşünür: “...biz de kendi meşrebimizce, umutsuz, amatör bir savaşı ona anlam veren, onu meşrulaştıran ve en sonunda zafere taşıyan bir düzene dönüştürmek istedik, ki bu zafer; yılların boğuk av borazanlarının ardından bir melodinin yeniden inşası olabilir; adagioyu takip eden allegro son, aydınlığa kavuşmak olabilir.”

Che’nin astımı, yüksek ateşi ve sanrıları nedeniyle sayıklamalara dönüşen bölümler, yazarın ustalığına şapka çıkarttığımız bölümler. Devrimin önde gelen komutanlarıyla buluşacağı yolculuk boyunca Che, allegronun, yani neşeli ve hareketli melodilerin geleceği günlerin hayalini kuruyor.


Cortazar’ın, Che’nin ağzından, burjuva ahlakının ve konformistlerin ikiyüzlülüğü üstüne söyledikleri, günümüzde de geçerli. “...aptal gibi tam da kendisinin ya da en iyi ihtimalle çocuğunun sonunu getirecek değerleri savunurken...” Bu bölümde yazar, Che’nin iç dünyasına sert bir giriş yapıyor. Hesaplaşma, özeleştiri ve yüzleşme, Cortazar’ın kaleminde birer cümle –hatta birer kelime- ile mümkün olabiliyor.

Buluşma, Türkçede ilk kez yayımlandı. Cortazar’ın kısa öyküsü 2007’de Arjantin Çizerler Birliği Altın Madalya Nişanı sahibi illüstratör Enrique Breccia’nın resimleriyle yayımlanmış. Delidolu Yayıncılık, bu baskının İspanyolca aslından yapılmış çevirisini, sert kapaklı özel bir baskıyla okurlara ulaştırdı.

Çevirinin girişi, anlatının dünyasına kolayca girmemize izin vermiyor; “teselli etmek, yemin etmek, fayda etmek, tasdik etmek, icra etmek”, “izahı mümkün olmayan”, “gerçekleşmesi sağlandı” vb. engebelerden geçmek gerekiyor. Altuğ Akın’ın çevirisi ilerleyen sayfalarda ritmini buluyor ve okurları biraz daha rahatlatıyor. Çevirisi zor bir metin, belli. Orijinaliyle kıyaslamadan, olumsuz bir söz söylemek haksızlık olur. Ancak, Türkçe açısından söylüyorum, daha ‘kararlı” bir çeviri dili olabilirdi.

Ernesto Che Guevara üstüne yazılmış çok sayıda kitap okuduk, filmler izledik. Kimileri, Che’yi yakın tarih gerçekliğinden koparıp, romantik bir popüler ikonuna dönüştürmekten öteye gidemedi. Kimileri bileneni tekrar etti, yeni bir şey söyleyemedi. Delidolu Yayıncılık sayesinde ilk kez okuduğumuz Buluşma ise, kısa ama çok vurucu bir Che anlatısı. Cortazar’ın anlatıcısının zihnine girip, orada yaşadığı bilinç akışı sayesinde, Che’nin Küba Devrimi’ne doğru yürüyüşünü birlikte adımlıyoruz.


Devrim her zaman mümkün; Cortazar’ın anlatısı bunu fısıldıyor.