Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

23 Kasım 2014 Pazar

En kült festival, Fantasturka Film Festivali!


Ankara Kısa Filmciler Derneği tarafından, 12- 14 Aralık 2014 tarihleri arasında İstanbul/Kadıköy- Nazım Hikmet Kültür Merkezi'nde 18- 21 Aralık 2014 tarihleri arasında Ankara/ Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde üçüncüsü düzenlenecek olan, Türkiye'nin en kült festivali Fantasturka Film Festivali'nin programını paylaşmalı.


Bu yıl 12 filmin yer alacağı gösterim programı; 1953- 2014 yılları arasında çekilen filmleri kapsayacakmış. Filmler şöyle: 

Atını Seven Kovboy (Aram Gülyüz- 1974)
Dabbe / Zehr-i Cin (Hasan Karacadağ-2014)
Drakula İstanbul'da (Mehmet Muhtar-1953)
Dünyayı Kurtaran Adam (Çetin İnanç-1982)
Kara Murat Şeyh Gaffar’a Karşı (Ernst Hofbauer, Natuk Baytan-1976)
Ölümün Nefesi- La Mano Che Nutre La Morte (Sergio Garrone-1974)
Sihirbazlar Kralı Mandrake Killing'in Peşinde (Oksal Pekmezoğlu- 1967)
Tarkan Altın Madalyon (Mehmet Aslan- 1972)
Vahşi Kan (Çetin İnanç- 1983)
Yılmayan Şeytan (Yılmaz Atadeniz-1972)
Zagor- Kara Bela (Nisan Hançer-1971)
Şeytan- The Turkish Excorcist (Metin Erksan-1973)

Listede izlemediğim iki film var. Aslında birinden de emin değilim, hadi onu da sayalım ve üç diyelim. Dilerim gidebilirim. 

Bakmayın siz bazı filmlerin hoyratça ötelendiğine ya da kibirle sevildiğine. Onlar daha samimidir çoğundan. Aklınızda olsun.


Günden Kalanlar.38

* Moskova deneyimi ilginç. Karşılaştırmalı bir şehir turu zor. Şehri okuyacaksan, hani varsa böyle bir isteğin, kendi dilinde-bilgisinde okuman gerekiyor. Üstelik türlü tevatürü ve yanlış tarih okumasını bir kenara bırakıp. Aslında bir şehre dalmanın olmazsa olmazlarında biri bu; bildiğini unutmak ve öylece yürümek. Ama bir yandan da olmayacak şey söylediğim; kişisel tarihinde biriktirdiklerinle, hayallerinle ve beklentilerinle giriyorsun şehrin ana kapısından.

* Moskova deyince herkes soğuktan dem vurdu. Soğuk dediğin ne ki, doğanın bir parçası. Asıl dert, insanın kargaşası; yani trafik. Gerçekten trafik delirticiydi. Pes!

* "Pes!" deyince aklıma geldi. Sevilmeyi anladığı kadar sevilmemeyi de anlamalı insan. Güzeldir sevilmemek. Bir denge getirir insana.

* "Sevilmemek," deyince aklıma geldi. Bunu anlar da insan, sevmeyen insanın dilini anlamakta zorlanır. Eski bir dostum, en sevdiği şarkının "Don't let me be missunderstood" olduğunu söyler ve bunu da şöyle gerekçelendirirdi: "Yanlış anlaşılmaktan öyle korkarım ki…" Kötüdür, fenadır yanlış anlaşılmak. Daha da fenası anlattığının bir duvara çarpması ve o duvarda sağının solunun kırılmasıdır. Kimi zaman nefret duvarıdır bu, kimi zaman öfke, kimi zaman kıskançlık. Hepsi insana dair duygular, bunda bir sorun yok. Ama o duvarda, karşı tarafın hikayesini bozmaya da kimsenin hakkı olmamalı. Yazıktır yahu…

* "İki Şiirin Arasında" çıktıktan sonra, adı çokça anılan öykünün "Öğretmen" olmasının benim için özel bir karşılığı var. Bu öykü bugüne kadar, gerçekliği içine en çok aldığım öykü oldu. Hatta kimi zaman, gerçekliğin ateşini kıstığım bir anlatı. Öylesine yürek yakıcıydı ki Antakya'da dinlediklerim, abartlı gelebilirdi okuyana. Zaten, aksini istememe rağmen, içli-dertli akan bir mürekkebim var. Gerçekliği olduğu gibi aktarsaydım vay halime… Çok daha sert, acımasız.


* Hayalperest Yayınları'nın güzel baskılı, özel tasarımlı kitabı "Modanın Tüm Öyküsü" pek ilgi alanıma girmez diye düşünüyordum. Kuşe kağıda, ciltli, kalın ve elbette pahalı bir kitap. Ama değer. Neden mi? Çünkü kitap, bildiğimiz anlamda moda konusundan çok, bu olgunun arka planına, tarihsel akışına ve kimi yerlerde sosyolojisine odaklanıyor. Japon hanedanınından Gaultier'ye, Ortaçağ'dan Madonna'ya çizgi çeken bir başucu kitabı. Bu aralar fırsat buldukça kartıştırıp duruyorum.


Vicdanımız kurtaracak mı bizi?

4.Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali’nin Uluslararası Altın Terazi Uzun Metraj Film Yarışması’nda en iyi film ödülü dün sahibini buldu.

Dyana Gaye’nin yönettiği Fransa-Belçika-Senegal ortak yapımı olan “Yıldızlar Altında/Under The Starry Sky” adlı film yarışmada en iyi film ödülüne değer görüldü. 1975 doğumlu Senegalli bir yönetmenin elinden çıkan film, üç ayrı coğrafyada geçen sarsıcı bir hikayeyle buluşturuyor izleyenleri. Yurdundan uzak kalanların yeni bir hayat kurmak konusundaki çaresiz bocalamalarıyla, yurdunda köksüz kalanların hayata tutunma çabaları sert bir dille kesişiyor. Yerel oyuncularla ve kimi rollerde de amatörlerle çalışmayı tercih etmiş Gaye. Ama oyunculuklarda bir dil birliği kurmayı başarmış. Torino, Dakar ve New York’ta geçen hikayelerde görsel bütünlüğü kurmayı başardığı gibi.


En İyi Kısa Film Ödülü de bir kadın yönetmenin oldu. Azra Deniz Okyay “Küçük Kara Balıklar” ile ödülün sahibi oldu.

Suç ve Ceza Filmleri Festivali’nin dördüncüsü düzenleniyor. İlgi gören bir festival. Peki bu ilgi yeterli mi? Bence değil. Salonlar orta dolulukta. Paneller orta dolulukta. Oysa samimiyetle söyleyebilirim ki, seçkiye alınan filmler ve festivalin çıkış cümlesi çok daha fazlasını hak ediyor.

Hatta bu festivalin İstanbul’la sınırlı olması bile üzücü. Keşke diğer şehirlerdeki hukuk fakülteleri, ortaklaşa bir çalışmaya nasıl girilebileceği sorusunu sormaya başlasalar. Örneğin Ankara Hukuk Fakültesi, bir an önce harekete geçse fena olmaz mı?

Masasının üstünü sürekli derleyip toparlayan herkes gibi ben de “tematik” meseleleri pek severim. Elbette bu festivale olan ilgim sadece bundan kaynaklanmıyor. Benzeri pek olmayan, akademi-çıkışlı bir festival karşımızda. Böyle bir festivalin yapılması düşüncesi İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Adem Sözüer tarafından ortaya atılmış. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi, düşünceye öncülük edip hayata geçirmiş. Şu cümlenin peşinde koşmuş festival: “Değişik sorunların hem akademik olarak farklı disiplinler hem de sinema sanatı açısından tartışılacağı bir festivalde, sinema sanatının çarpıcı dilinden yararlanarak hukuk, adalet, demokrasi, kişi hak ve özgürlükleri konularında geniş kapsamlı düşünce alışverişi zeminleri oluşturabilmek.”

Etkileyici bir cümle. Güzel bir buluşma. Festivalin önceki yıllardaki temalarını hatırlayalım: Darbeler, Kadına Şiddet ve Ayrımcılık, Genç Suçluluğu.

“Herkes İçin Adalet” sloganıyla yola çıkan festivalin bu yılki teması da Göç/Migration oldu. Düşündürücü ve üzücü olan, festivalin kendisine tema bulmakta hiç zorlanmaması.

Sanat, kendimizle ve çağımızla yüzleşmemiz için elinden geleni yapıyor. Yapmaya da devam edecek. Muktedirler bir gecede yok ettikleri ağaçlar gibi, sanatın gücünü de yok edebileceklerini sanmaya devam etsinler. Dünya tarihi, onların anlattıklarıyla değil, sanatın fısıltılarıyla yazılıyor.

Raskolnikov suçunun cezasını, bitmek bilmeyen bir vicdan muhasebesi ile ödedi. Çağımız o vicdan hesaplaşmasının bile yapılamadığı bir çağ. Peki bütün bu suçların cezaları hangi kara tahtaya yazılacak?

Kusura bakma Bergman; bizi artık vicdanımız bile kurtaramaz.



9 Kasım 2014 Pazar

Meraklı bir kedinin anıları

Deneyimlerini içtenlikle aktaran, anlatan insanları dinlemenin mutluluğu başkadır. Bilgi birikimlerini kafanıza kakmadan, üstünlük taslamadan, kibirli cümleler kurmadan, olduğu gibi yansıtırlar. Hele bir de bu insanların “hikâye etme” yetenekleri gelişmişse, sıradan gibi görünebilecek bir olay, büyülü bir anıya dönüşür. Üstelik, sizi de bu anının bir parçası haline getirmeyi başarmıştır anlatıcı.

Engin Geçtan böylesi anlatıcılardan. Doksanlı yılların ortasından başlayarak, sadece psikiyatri ilgililerinin değil edebiyatseverlerin de yakından tanıdığı, takipçisi olduğu bir isim. “Dersaadet’te Dans” ile başlayan kurmaca yolculuğunda, “Tren” ve “Mesela Saat Onda” gibi çok önemli duraklar var. Benim Geçtan’la tanışmam, çocuk yaşımda, psikoloji eğitimi alan ablamın hayran olduğu bir kitabı karıştırarak başlamıştı. Evet, o meşhur “İnsan Olmak”tan söz ediyorum. Küçük not defterime, kitaptan bir-iki cümle kaydetmenin, büyüme sürecimi hızlandıracağına inanırdım. Bilimsel bir konuda bile, çocuk yaşımda anlayabileceğim şeffaflıkta cümlelerle karşılaşmak iyi geliyordu sanırım. Geçtan Hoca, lafı evirip çevirmeden, doğrudan ve sade anlatımıyla, bilgi birikimini herkese taşıyordu. Yıllar sonra anılar çerçevesinde kaleme alınmış anlatısı “Rastgele Ben” ile karşılaşınca, aklıma gelen ilk kelime ‘sadelik’ oldu. Sade ve içten bir anlatımın, okura nasıl şık bir davetiye çıkardığını görmüş oldum bir kez daha.


Dört bölüm-anlatıdan oluşuyor Engin Geçtan’ın “Rastgele Ben” adlı çalışması. Bir Zamanlar Amerika’da, Dipsiz Kuyuda Yolculuk, La Turchia più bella ve Matriks ya da Apocalypse Now. Ellili yılların Amerika’sıyla başlayan ve günümüzle ilişkisini hiç koparmadan akan anılarında, yüksek sesle konuşmaya gereksinim duymadan, çok sayıda konuya dokunuyor Geçtan. Bilim dünyası, Amerikan rüyası, sosyal ilişkiler, göçmenlik, doğu-batı karşılaştırması, sistemle hesaplaşma ve dahası, sayfaları çevirdikçe karşımıza çıkıyor. “Pek çok insan seyahatlerinden hikâyelerle değil bilgiyle döndükleri için mutlu, bana göre ise bir serüveni oluşturan hikâyelerdir bilgi,” diyen yazar, yaşadıklarını bilgiye dönüştürüp hikâyesini arka plana atmamaya özen gösteriyor. Bu bakış açısı, doğal olarak, okuru da yaşananların bir parçası haline getiriyor.

Önceleri “saçları jöleli ve kâküllü, tipsiz bir oğlan” olarak gördüğü Elvis Presley’in sonradan nasıl hayranı olduğunu itiraf edecek kadar dürüst, Amerika’daki hastane yaşamında insanın sisteme yenik düştüğü anları gösterecek kadar kendinden emin bir anlatıcı var karşımızda. Amerikan Rüyası’nın yaldızını kazıyınca, altından çıkanları, yaşanmışlıkların üstünden okumak kadar zihin açıcı bir deneyim olamaz. Buradaki yaşanmışlık vurgusu önemli kanımca, Engin Geçtan da “Gözlemciden çok katılımcı olduğunuz oranda hikâyeniz olur,” diyor zaten.

“Rastgele Ben”, bütün anıları hissettirmeden bugüne taşıma yeteneğiyle de dikkat çekici bir kitap. Amerika yolculuğu öncesinde yaşadığı bürokratik sancıları anlatırken yaptığı yorum, bir toplumun ruh halini yansıtması açısından önemli örneğin: “...kültürümüzde başarının da cezalandırılmak istendiği oluyor. Benim yaşam sevincim yeşerememişse, senin yaşam sevincin de körelmeli tavrı, psikolojik faşizmin doğrudan ifadesi. (...) Buyrukların korunağına sığınıp onlara biat eden kitleler tabii ki hâlâ var.”

Ellili yılların tutucu Amerika’sından aniden Mad Men dizisine geçtiğimiz, Yunan tragedyalarından toplumsal psikiyatriye bir çizgi çektiğimiz satırlarda, ne yaparsak yapalım “çocuk yetişkinlerden oluşan bir toplum olmanın sürüklenmelerinden” kurtulamayacağımızı imlerken, psiko-sosyo-politik alanda debelenip durmamızın dinamiklerini o kadar anlaşılır bir şekilde sıralıyor ki Engin Geçtan, bugünle yüzleşmek daha da kaçınılmaz bir hal alıyor: “Can sıkıcı bir durumlar karşılaştığımızda, onunla baş etmek yerine geçiştirmeye çalışmak, doğrudan sorumluluğumuz olan konularda sorumluyu sürekli kendi dışımızda aramak, yüzeysel sloganlar edinip kendimizi entelektüel sanmak, başkalarından daha akıllı olduğumuza inanmak...”


Nasıl? Hepsi tanıdık geldi değil mi? Engin Geçtan’ın “Rastgele Ben” adlı anlatısı, sadece geçen yüzyılın dünya dinamiklerini anıları izinde takip etmek için değil, bugünü anlamak için de ıskalanmaması gereken bir kitap.

Fazıl Say videosunun perde arkası

Fil Uçuşu'nda Fazıl Say ile ilgili çok sayıda yazı var.

Kimi zaman bir konser yorumu, kimi zaman bir CD önerisi, kimi zaman da gündemin gri renkli tortuları ile ilgili bir yorum.

Bu kez kişisel olarak da içinde bulunduğum ve benim için farklı anlamı olan bir haberim var. Fazıl Say, yeni albümü "Say Plays Say" çıktıktan sonra, bu albümle ilgili hangi televizyon programında konuşabileceğini, eseriyle ilgili düşüncelerini nerede özgürce anlatabileceğini düşünürken ortaya çıkan bir düşünce. Bir hayal. Ortak hayalimiz.

"Kendimiz yapalım, kendimiz paylaşalım," dedi Fazıl. Evinde buluştuk ve dostça sohbet ettik. Tabii ki sadece son albümde kalmadık. "Say Plays Say"dan yola çıkıp baba olmak meslesine kadar uzandık. Eğer internet ortamında yarım saatten uzun bir videonun izlenirliği konusunda şüphelerimiz olmasaydı, daha da konuşurduk. Ama kimseyi yormadan, internet bağlantılarını 'kasmadan' cümlemizi söylemek istedik.

Dostlardan oluşan müthiş bir ekip yalnız bırakmadı bizi. Ceylan Karaca'nın emeği büyük. Onun kararlılığı olmasa, kalkışamazdık belki. İşin çekim kısmında Sertan Ünver ve Gökhan Kalan'dan oluşan mahir bir ekip vardı. Editoryal çalışmadan yapımın diğer aşamalarına kadar bütün yükü Nefes Polat ile Suzan Güverte taşıdı. Murat Güneş, İngilizce çevirileri yaptı. Böyle bir proje yaptığımızı duyan herkes, "Ben nasıl destek olabilirim?" diye sordu. Özgür Mumcu, Cem Erciyes, Özen Yula her aşamasında heyecanımızı paylaştılar. Hatta ne yalan söyleyeyim, kimi teknik aksaklıklar yüzünden başıma ağrılar girdiği her anda, bütün bu isimler "Durmak yok," demeselerdi ne olurdu bilmiyorum.

Ama samimiyetle tekrar edeyim, proje ile ilgili asıl alkış Fazıl'a gidiyor. Bütün o aksaklıklar, zorluklar yaşanırken "Süper gidiyor," diyen Fazıl'a. Teşekkür ederim.

Bir teşekkür de, kültür-sanat yayıncılığının renkli-resimli bir magazin ekine dönüştürüldüğü dönemde, gerçek kültür-sanat haberlerinin de güleryüzle, samimiyetle ve derinlemesine konuşulabileceğini gösteren fikir için. Elbette daha da iyisi yapılabilir ve yapılacak. Bu daha başlangıç.

Bu videonun çokça izlenmesini, paylaşılmasını bu yüzden önemsiyorum. Çünkü bu sayede farklı bir kültür-sanat haberciliği ve yayıncılığı yapılabileceğini de göstereceğiz. Özgür bir medyanın varlığı için küçük ama önemli bir adım. Dilerim çokça izlenir.

O zaman sözü daha uzatmadan videoyu Fil Uçuşu'nda da paylaşayım. İyi seyirler.



6 Kasım 2014 Perşembe

Öneriler

1.     Fazıl Say’ın ilk bestesinden bu yana solo piyano için yaptığı çalışmalar “Say Plays Say” CD’si ile dinleyicilere ulaştı. Çoğunu iyi bildiğimiz eserleri topluca dinleyebilmek için müthiş bir fırsat. İyi, temiz kayıtlar ve damıtılmış bir icra.


2.     Zorlu PSM artık prodüksiyona da el attı ve Talimhane Tiyatrosu’nun harika kadrosuyla bir araya geldi. “Seni Seviyorum, Mükemmelsin, Şimdi Değiş” eğlenceli bir müzikal. Lerzan Pamir ve Mehmet Ergen’in ortaklaşa rejilerinde, altı yetenekli oyuncu/müzisyen izleyenlere şapka çıkarttırıyor. Ancak kişisel alkışlarım oyunun şarkı sözlerini Türkçeleştiren Zeynep Talu’ya gidiyor.


3.     Zorlu PSM’ye gidince, benim gibi sihir meraklılarını heyecanlandıracak bir gösterinin reklamıyla karşılaşıyorsunuz. “The Illusionists” 13-16 Kasım tarihleri arasında dünyanın en iyi yedi sihirbazını bir araya getiriyormuş. Bekleyip göreceğiz.


4.     Haftanın merak ettiğim konseri Salon İKSV’de gerçekleşecek. / Kasım’da Gaye Su Akyol ve Bubituzak sahnede olacak. Hem “Develerle Yaşıyorum” diyeceğiz hem de Ali Güçlü Şimşek, Görkem Karabudak ve Emrah Atay üçlüsüyle alaturkadan rock’a kulaç atacağız.


5.     Pink Floyd’un yeni albümü “The Endless River” için dijital ortamda sipariş verenler 10 Kasım’ın gelmesini bekliyor. Ortada Pink Floyd mu kaldı diyenlerle, ne çalsalar kabulümdür diyenlerin tartışmalarına hazır olun.


24 Ekim 2014 Cuma

Fazıl Say'a bir bardak çay verebilmek

Fazıl Say'ı sevebilirsiniz ya da sevmeyebilirsiniz.

Müziğini ilgiyle dinleyebilirsiniz ya da mesafeli durabilirsiniz.

Kimi ortamlarda "Gerçek bir dünya sanatçısı" kimi ortamlarda "Yahu bu Fazıl da çok konuşuyor kardeşim" diyenlerden olabilirsiniz.

Fazıl Say'ın cümlelerine sanat çerçevesinden ya da milliyetçilik çerçevesinden bakanlardan olabilirsiniz.

"Sanatçı siyasetten uzak durmamalıdır" diyenlerle, "Çalsın piyanosunu, ötesine karışmasın" diyenlerin arasında kaybolmuş olabilirsiniz.

Fazıl Say üstünden pozisyon almanın faydalarına inanlardan olabilirsiniz.

Ezcümle, istediğinizi olabilirsiniz.

Ama sorularını cevapsız bırkamazsınız, bırakamayız. Herkes kendi meşrebince, durmak istediği yeri seçerek ve dürüst cümlelerle bu soruları cevaplamalıdır.

Göreneğimizdedir, yol soran birine sırt dönülmez. Hatta yol yorgunu olduğu görülüyorsa bir bardak çay ikram edilir.

Fazıl Say, yol yorgunu. Sanat yolculuğu değil, o yolda önüne çıkarılan-çıkarttığımız engeller yordu onu. Ve bu yol yorgunu adam bir "açık mektup" yazarak sorular sordu.

Fazıl Say'ın eserlerine bir boykot uygulandı mı? Bu boykotun kararını kim verdi? Hangi nedenle verdi? Bakanlık mı yoksa CSO mu bu kararın altına imza attı? Kimler imza attı?

Basit sorular. Yetkili makinaların hemen cevaplayabileceği, cevaplaması gereken sorular. Dürüstçe cevaplanması gereken sorular. Koskoca adamlar bir piyanistin sorularından korkacak değiller ya, cevaplar gelir elbette. Hatta belgeler gösterilir, kararı veren isimler açıklanır.

Hiç değilse yarın Bach eserlerinin programdan çıkarılmayacağına inancımız artar böylece. Ya da Ulvi Cemal Erkin eserlerinin ya da Mozart'ın. Öyle ya, soruları cevaplamama rahatlığıyla istediği yasaklamayı yapabilir sistem. Ama olmaz öyle şey değil mi, olmaz.

Bu soruları herkes sormalı. Yasaklara ve sansüre karşı olan herkes. İstanbul'da, Ankara'da, Antaya'da sansüre karşı olan herkesin sorması gereken sorular.

Fazıl Say, yol yorgunu ve sorular soruyor. Lafı dolandırmadan cümleler kuruyor. "Birbirimizi anlayalım, anlamaya çalışalım," diyor.

Sorularını cevaplamak, bir bardak çay vermek bu kadar mı zor?


5 Ekim 2014 Pazar

Cazın Büyücüsü Miles Davis

Gümüşlük Akademi’de ılık bir yaz akşamı.

Duvar piyanosunun başında ufak tefek bir adam oturuyor. Sert ve kararlı akorlar basıyor. Notalara bakıyor arada bir. Ama sonra yine doğaçlamaya dönüyor. Akademin katılımcıları 84 yaşındaki bu adamı hayranlıkla izliyor.

Başından eksik etmediği beyaz kasketiyle piyanonun başında oturan adam Muvaffak “Maffy” Falay.

Gümüşlük Akademi’nin kapılarını Muvaffak Maffy Falay’a açan isim, Türk edebiyatının kilometre taşlarından Latife Tekin. Yaz boyunca Akademi’de devam eden atölye çalışmalarından birinin gecesinde, Türkiye cazının en önemli figürlerinden biri olan Maffy, katılımcılara özel bir konser veriyor. Kah piyanoya oturuyor, kah trompetine sarılıyor. Dinleyenlere de, geceye ve müziğe sarılmak kalıyor.

Maffy’i dinlerken sekseninci doğum gününde, doğduğu yer olan Kuşadası’na heykeli dikilen ustaya ne kadar sahip çıktığımızı düşünüyorum. Karşımızdaki adam, caz dünyasının benzersiz isimleriyle birlikte çalmış, anılarında olağanüstü isimler biriktirmiş bir adam: Don Cherry, Phil Woods, Quincy Jones, Lars Gullin, Kenny Clarke, Ake Persson ve elbette Dizzy Gillespie.

Dizzy Gillespie, Miles Davis’i getiriyor aklıma. Davis, müzisyen otobiyografileri içinde ayrı bir yere sahip olan kitabında, daha ilk sayfalarda “Dizzy olmasaydı bugün geldiğim yere gelemezdim,” der. Ve o anıların en önemli duraklarında Charlie “Bird” Parker ile birlikte Dizzy Gillespie vardır.



Miles Davis’in Quincy Troupe ile birlikte yazdığı, 1989’daki yayının hemen ardından Avi Pardo çevirisiyle Afa Yayınları tarafından 1995’te yayınlanan ünlü “Otobiyografi”si, bugünlerde Encore Yayınları etiketiyle yeniden raflarda.

Efsanevi bir otobiyografi bu. Sadece caz müziği dinleyicilerinin ya da müzikseverlerin değil, sanatla ve yakın tarihle ilgilenen herkesin okuması gereken bir biyografi. Neden? Çünkü Miles Davis’in cazla örülü anılarının arka planında yirminci yüzyıl Amerika’sının ta kendisi var. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasının atmosferini en sert ve içeriden cümlelerle okuduğumuz bir kitap bu. Beyaz Adam’ın dünyasında, bütün ötekileştirmelere karşın var olmaya çalışan Siyah Adam’ın hikayesi. Ama her şeyden öte bir yanıyla kendisine hayran bir yanıyla da kendisine karşı acımasız olan bir müzik dehasının dünyası.

Miles Davis deyince, birçokları hayranlıklarını yansıtacak sıfatlar sıralar: Deha, yaratıcı, büyük besteci, yirminci yüzyılın en yenilikçi müzisyeni, çılgın, trompetin Picasso’su. Liste uzar gider. Ancak “Otobiyografi”yi okuduktan sonra Miles Davis hakkında çok daha başka düşüncelere de sahip olacağınız kesin. Çünkü karşımızda sadece bir müzik dehası yok. Hayatının büyük bir bölümünü uyuşturucu bağımlısı olarak geçirmiş, bu döneminde arkadaşlarını dolandırmış, fahişeleri kullanmış, karısını dövmüş, istediği gibi davranmadığı için müzisyen arkadaşlarını gruptan kovmuş, kariyeri veya hırsları uğruna dostlarını silmekten korkmamış, kibirli, ukala ve öfkeli bir adam var.

Avi Pardo çevirisinde, Miles’ın sert-öfkeli-sokaktan gelen anlatı dilinin dengesini çok iyi kurmuş. Üstelik çeviri, bu baskı için tümüyle yeniden gözden geçirilmiş. Yeri gelmişken bir küçük tavsiyede bulunayım. Miles’ın Otobiyografi’sini, yine Avi Pardo çevirisiyle Domingo’dan çıkan Jimi Hendrix otobiyografisi “Sıfırdan Başlamak – Benim Hikayem” ve Merve Duygun çevirisiyle Butik Yayıncılık’tan çıkan Michael Jackson otobiyografisi “Moon Walk” ile eşzamanlı okunması pek keyifli oluyor.


Başladığmız yerde, Maffy’nin trompetinin karşısında bitirelim tanıtım yazımızı. Sahip çıkmakta geç kalmadığımızı düşünelim ve dileğimizi bir de buradan fısıldayalım. Kendi caz yolculuğumuzu daha iyi anlayabilmek için Muvaffak “Maffy” Falay otobiyografisi-biyografisi ya da ustayla yapılmış bir nehir söyleşi okuma isteğimiz var. İlgilenenlere duyurulur.


Maffy Falay ile 2014 yazından bir Gümüşlük anısı...