Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

2 Temmuz 2015 Perşembe

Zeynep Altıok ve Koray Kaya

Zeynep Altıok.
2 Temmuz 1993'te yaşanan Sivas Katliamı, babasını aldı ondan.

Babası Metin Altıok.
Şair.
Öğretmen.
İnsan.

O gün, Metin Altıok'la birlikte Madımak Oteli'nde yanıp giden bir çocuk vardı. Koray Kaya.
12 yaşındaydı.
Tombul yanaklarından sağlık fışkırıyordu.
Yemek yemeyi seviyordu. "Az ye, yoksa kızlar seni beğenmez," diyordu ablaları.
Bir de bisiklete binmeyi seviyordu. Büyüdüğünde 'vitesli' alacaktı.


Katliam yapıldığında 25 yaşındaydı Zeynep.
Koray'ın ablası olacak yaşta.

Koray'ı elinden tutup gezdirecek, onun dertlerini dinleyecek, büyüme sancılarına ortak olacak bir abla. Koray üniversiteye gideceği zaman, tercihlerini tartışacağı, karar vermesine yardımcı olacak bir abla. İlk aşkını anlatacağı, mahcup bir ifadeyle tavsiyeler alacağı bir abla.

Olmadı. Olamazdı.

Sadece Türkiye tarihinin değil, bütün insanlık tarihinin en lanet sayfalarından birinde yaktılar onları. Yakanları, yakan zihniyeti alkışlayanları, sonra da aklayıp paklayıp sırtlarını sıvazlayanları biliyoruz. Katili biliyoruz.

İşte Zeynep, yıllardır o katillerin, o katillere alkış tutanların peşinde. Sadece babasını kaybetmiş bir çocuk değil o. İnsanlığa dair bir davanın hamalı. Yükleni hepimizin derdini, taşıyor.

Artık bir milletvekili Zeynep Altıok. Mücadelesine meclis çatısı altında -politikanın nasıl kirli bir oyun olduğunu bilerek- devam edecek.


Dün Madımak Katliamını unutmadığını -unutmadığımızı- haykıran bir tişörtle gelmiş meclise. Oradaki iktidar meraklıların kafasına kakmak için değil, adalet isteyenlerin unutmadığını haykırmak için.

O fotoğrafa bakarken Koray'ı düşündüm. Yaşasaydı, yaşayabilseydi Zeynep Ablasının mücadelesine vereceği desteği düşündüm.

Zeynep... Yanındayız.

Koray... Merak etme, ablanı yalnız bırakmayacağız.

Unutmadık, unutmayacağız, unutturmayacağız.




30 Haziran 2015 Salı

Yazamamak

Dilerim kimse bu söyleyeceklerimi "yazdıklarını önemseyen birinin" gevezelikleri olarak almaz.

Alırsa da diyecek bir şey yok. Çünkü meselem -biraz da- bu algıyla ilgili.

Yazabilene alkış tutarım. Önünde saygıyla eğilirim.

Ama dünyanın şu ruh halinde tek satır bile yazasım yok.

Yazmak, benim için, her şeyden önce kişisel bir iyileşme ve anlama yolu. Ama artık yazarak iyileşemiyorum ve yazarak anlayamıyorum. Bunu -geçici- bir yazar kilitlenmesi, hatta paniği olarak değerlendirenler de olabilir. Saygı duyarım.

Ama bu cepheden bakınca durum -ve değerlendirme- farklı. Biliyorum; sanat kurtarır. Tazeler. Sorgular. Deşer, hatta kanatır. En zorlu dönemlerde bu görevini eksiksiz yerine getirmiştir. Getirmelidir. İşte tam da bu nedenle, yazabilene alkış tutarım.

Ve böyle bir dönemde - dönemimde- yazılanları okuyarak iyileşirim. Anlayacağınız, kişisel tarihime dertli bir not düşmüyorum. Sadece dertleşiyorum.

Hal böyleyken böyle, der ve susarım.

Saygılar.

21 Haziran 2015 Pazar

Burhan Sönmez: İstanbul İstanbul

Burhan Sönmez günümüzün en iyi yazarlarından biri.

İstanbul İstanbul’u okumakta geç kaldığımı söylemeliyim. Gerçi bir kitabın okunmasında ‘zaman’ nerededir, onu da ayrıca sorgulamak lazım. Zamanını beklemiş demek ki. Kafamın bin hikayeyle dolu olduğu bir haftada okumak daha iyi geldi. O hikayeleri silip, kendisini daha da görünür kıldı bu kitap.


Öğrenci Demirtay, Doktor, Berber Kamo ve Küheylan Dayı’nın hikayelerinde, Zinê Sevda’nın sessizliğinde kayboldum gittim. Aman bu ‘kaybolmak’ meselesi yanlış anlaşılmasın. ‘Hemhal’ oldum demek daha doğru olacak...

Burhan Sönmez’in Bianet’ten Aybars Bayındır’a verdiği söyleşiden bir paragrafı paylaşmak isterim.

Edebiyatımızda İstanbul kenti, genel olarak, zamanın bölünmesi temelinde algılandı. İki İstanbul vardı: Geçmiş zamanın özlemle anılan İstanbul’u ve bugün içinde yaşanan, ânın, hercümercin, kaygıların ve çözümsüzlüğün İstanbul’u. Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinden başlayıp bütün yirminci yüzyıla yayılan değişim, kayıp ve nostalji duygusunun bir yansıması olan bu algı, zamanla bir edebi tarza dönüşerek, kabuk bağladı. Geçmişi yücelten ama bugüne şüphe, bulanıklık ve mutsuzlukla bakan yazar üslubu, edebiyatımızı güçlendiren değil onu bir kalıbın içinde boğan bir hava yarattı. İstanbul İstanbul’da, zaman ile mekanı birleştirmeye ve bununla birlikte aynı mekana iki farklı yerden bakmaya çalıştım; yeraltından ve yer üstünden. Yeraltı acının ve ölümün, yer üstü ise özgürlüğün, aşkın ve hayalin kenti gibi verilirken, bir süre sonra bunların aslında farklı değil bütün oldukları fark edilir. Bakhtin’in “kronotop” kavramıyla ifade ettiği zaman-mekan birliğidir bu. Bir kent bölünemez de; ona doğrusal, lineer bir hayat giysisi de giydirilemez. İçinde çeşitliliğini yaşayan, kuran, kurgulayan, şaşırtmacalar, ileri gitmeler ve geri dönüşlerle, öngörülmez bir biçimde yaşayan bir kent. İstanbul, yoğun bir geçmişi ve yüklü bir insan imgesini bugün yüklenmiş durumda. Bu ona, yüzünü geçmişe dönmeyi değil, ânı ve geleceği kurma ve kurgulama hakkı vermeli. Hannah Arendt, modern çağı, benzerlik ilkesinin zaferi sayarken, bu konuda başrolü elbette kente verebiliriz. Edebiyat işte bu benzerliğin bilincinde olarak, onun içindeki farklı katmanları ve bakışları bulup öne çıkarır.

Söyleşinin tamamına buradan ulaşabilirsiniz.


İstanbul İstanbul, mutlaka okunması gereken kitaplardan...

Stuart Sutcliffe ile Astrid Kirchherr


Şu yukarıdaki fotoğraf müzik tarihinin en hüzünlü -yoksa tuhaf mı demeli- hikayelerinden birine ait. Stuart Sutcliffe ile Astrid Kirchherr'in bir fotoğrafı.

1959-66 yılları arasının Alman modern sanatçısı Astrid ile The Beatles grubunun ilk basçısı İskoç müzisyen Stuart.

14-15 yaşlarımdayken Beatles hayranlığım, derinlemesine inceleme tutkusuna dönüştüğünde, kadim dostum Levent Gönenç ile keşfetmiştik Stuart'ın hikayesini. Hatta o yıllarda, Ankara Batı Sineması'nda Beatles'ın Hamburg dönemini anlatan bir film izlemiştik. Sonradan bir türlü bulamadım o filmi. Hangi film olduğunu bilen varsa, söylesin lütfen...

Bir de Backbeat diye bir film işlemişti bu konuyu. O film, Stuart'ın ölümüne giden beyin kanamasını Lennon ile Hamburg'da bir barda yaşadığı kavgaya bağlıyordu.

Yıllar sonra Stuart-Astrid hikayesi, yine Levent Gönenç sayesinde karşıma çıktı. Bu kez bir grafik roman olarak. Arne Bellstorf imzalı "Baby's in Black - The Story of Stuart Sutcliffe & Astrid Kirchherr"


Genelde Astrid ve Stuart'ın portrelerine odaklanan, 1960 Hamburg'unu yoğun değil ama dengeli kullanan, kalın hatlı ama duygusal çizgiler ve akılda kalıcı panellerle iyi bir iş çıkarmış Bellstrof. Özellikle kara kalem karalamalarla yaptığı fonlar, gölgelendirmelerde çok yoğun bir duygu yakalıyor.

Hikayeyi özel olarak ve uzun uzadıya anlatmayacağım. (Az önce Stuart'ın öldüğünü yazarak sonunu söylediğimi sanmayın, bunu her yerden öğrenebilirdiniz. Hikaye çok daha fazlasını anlatıyor.)


Sadece Beatles'a ya da bu hikayeye ilgi duyanlar için değil, bütün grafik roman -isterseniz çizgi roman diyebilirsiniz- için harika bir cilt bu. Yoğun bir aşk hikayesi. İyi bir dönem anlatısı. Modern sanat dünyasının özgür yılları. Müzik dünyasının en yaratıcı dönemi.


Türkçeye çevrileceğini sanmadığım bir cilt. Meraklıları nasıl edineceklerini bilir mutlaka.

Keyifli okumalar...

Motor

Farklı yönetmenlere atfedilen ve bilinen bir hikaye. 

Bir pavyon sahnesinin çekiminde, kareye sağdan girip soldan çıkacak bir figürana ihtiyaç var. Sorun hemen oracıkta hallediliyor ve hayatını pavyonda çalışarak kazanan bir kadın bulunuyor. Yönetmen direktifleri veriyor, çekime geçiliyor. Sette sessizlik, yönetmen bağırıyor: “Kamera! Motor!” Kadın yürümüyor. Bir kere daha deniyorlar. “Kamera! Motor!” Kadın yürümüyor. Yönetmen sinirlenmeye başlıyor. Üçüncü, dördüncü denemeden sonra kadın ağlamaya başlıyor. Yönetmen öfkeyle “Kızım niye yürümüyorsun?” diye soruyor. Hıçkırıklar içinde cevaplıyor pavyonun emektarı kadın: “Bunca insanın içinde motor olduğumu niye yüzüme vurup duruyorsunuz ki?” 

Setlerin vazgeçilmez komutuyla ilgili bir efsane böyle doğuyor. Kimi “Oyun!” der, kimi “Aksiyon!”. Ama bir sahnenin başlangıç komutunun en kırılgan öyküsü kimsenin aklından çıkmaz. “Kamera! Motor!”


Geçiş Döneminin Aktörleri


En iyi belgesel Oscar’ını alan Citizenfour’da, Eric Snowden bir otel odasında The Guardian’in kurt gazetecisi Ewen MacAskill’e kitlesel dinleme işleminin nasıl gerçekleştirildiğini anlatıyor. MacAskill’in sistemin işleyişini anlamak için sorduğu soruları, hoş bir tebessümle yanıtlıyor Snowden. 1952 doğumlu bir gazeteciye karmaşık gelen bu işleyiş, 1983 doğumlu bir bilgisayar uzmanı için tebessümle geçiştirilecek kadar basit çünkü.


İnternetin doğuşuna tanıklık etmekle, internetin olduğu bir dünyaya doğmak arasındaki fark.

Dürüst olalım, hala bütün dünyada sayısal ortamda yayıncılık ve e-kitaplar konusunda ürkek sorularımız, tedirgin algılarımız ve şüpheci bir bakış açımız var. Teknolojik gelişmelerin, adaptasyon süremizden hızlı olduğu bir çağda, kaçınılmaz bir durum bu.

Dünya teknolojik gelişmelerin hızı karşısında şaşkına düşen bir kuşakla, bu gelişmeleri hızla algılayan ve uyum sağlayan bir kuşağın birlikteliğini yaşıyor. Ortada bir çatışma olduğu söylenemez. Ama bir “denge sorunu” olduğu da tartışılmaz. Kısacası bir ‘geçiş dönemi’ yaşıyoruz.

Her geçiş döneminde olduğu gibi sancılar var. Bu sancılar sadece Türkiye’de değil dünyada da hissediliyor. Kültür tarihindeki tüm sancılı dönemlerle bir benzerlik var ortada. Baskı teknolojilerinin doğuşu nasıl kültürü kilisenin tekelinden kurtardıysa, bu sayısal devrim de bilginin kitleselleşmesi konusunda önemli bir adımdır.

Düşündürücü olan, bu geçiş döneminin beklenenden uzun sürmesi. Basılı kitaplardan elektronik kitaplara geçiş̧, el yazmalarından basılı kitaba geçişten pek de farklı yaşanmıyor. Yeni gelenin var olanı ‘öldüreceği’ korkusu devam ediyor. Bir önceki kuşak, bütün tedirginliğini bir takım felaket senaryolarıyla sürdürmeye çalışıyor: Psikolojik felaketler, toplumsal felaketler, ekonomik felaketler, kültürel felaketler.

Dijital Çağ, yayıncılığın dinamiklerini neredeyse tümüyle değiştireli çok oluyor. Geleneksel ofset baskı tekniğinde kullanılan film ve klasik anlamdaki kalıp gibi iki vazgeçilmez unsurun ortadan kalktı artık. Metin, çizim, fotoğraf, grafik doküman bilgisayar ortamında işleniyor, sonrasında da ya doğrudan baskı materyaline aktarılıyor ya da sayısal ortama yükleniyor. Üstelik bütün bu teknoloji, farklı beceri katmanlarında da olsa, ulaşılabilir ve hatta paylaşılabilir bir yapı içinde herkese eşit uzaklıkta duruyor. Paylaşılabilirlik meselesi önemli. Çünkü bu, bir anlamda çığ etkisi yaratıyor ve teknolojinin bir merkezden değil, bütün kullanıcıları tarafından geliştirilmesine izin veriyor. 90’ların ikinci yarısından itibaren, teknolojik algının yerleşmesi, sistemlerin ulaşılabilirliğinin artması, internet ağının teknik altyapısındaki ataklar dijital çağın nimetlerini kitlesel ve kişisel yayıncılık için kullanmak isteyenlere de kapılar açtı. Masaüstü yayıncılığı kavramı hem geliştirilen yazılımlarla hem de hızlanan internet bağlantısı çözümleriyle hayatımıza girdi. 70’lerin başından itibaren televizyon yayıncılığıyla “bir ekrana bakma” eylemine sabitlenen kitleler, bu yıllarda baktıkları bilgisayar ekranında sadece edilgen bir izleyici olmaktan çıkıp “izleyen/okuyan/araştıran/yorumlayan/paylaşan” bireye dönüştüler. Öyle ki bu yeni dönem gazete, radyo, televizyon yayıncılığının ağır kaldığı ve kendilerini internet üstündeki yayıncılığa göre konumlandırmak zorunda olduğu yıllar oldu. Günümüzde kitle iletişim araçlarının, merkezlerini internet ortamına göre konumlandırmadan adım atmaları kolay değil artık.

Kişisel deneyimlerimle devam edeyim. Bir zamanlar daktiloda yazdığım yazıları çoğunun merkezi İstanbul’da olan dergilere, Ankara’dan mektuplarla yollardım. Karbon kağıdıyla kopyalar alırdım kendime ve ilk sayfayı özenle katlayıp bir zarfa yerleştirirdim. Gönderdiğim hiçbir yazıya olumlu ya  da olumsuz bir geri dönüş olmadı, arşivimde bir red mektubu yok yani. Çünkü cevap olumluysa bilmediğiniz bir tarihte, dergide görürdünüz yazınızı. Dergilerin, yayınevlerinin kaleleri daha aşılmaz surlarla çevriliydi yani, iktidar alanları daha genişti ve eleştiri geçirmez bir fanusla örtülüydü. 90’ların başında daktilom yerini ilk bilgisayarıma bıraktı. Artık karbon kağıdının karasına bulaşmam gerekmiyordu. Üstelik birkaç yıl içinde posta idaresinin yavaşlığından da kurtuldum. Elektronik posta diye bir şey girdi hayatıma. Evimde, çalışma masamdaydım ve yazdığım bir metin, hızlıca hedefine doğru yola çıkıyordu. Ayrıca mektubumu gönderdiğim kişiden yanıt da alabiliyordum artık. Elbette bir acelecilik gelmişti üstüme, yazdığım bazı metinler demlenmeden, aceleye kurban gitmiştir bu dönmede. Ama bu dijital çağın edebiyata olumsuz etkisi değil, bir dönemin yazara ettiğidir. Daha da ötesi yazarın kendine ettiğidir.

Dijital çağ yeni bir yazar grubunu, yeni bir dergicilik anlayışını tedavüle sokmuştu bile. 1998 yılında yeni ortamın dinamikleriyle, bir sayısal dergi çıkarmaya karar verdim. altzine deneyimim de böyle başladı. Fiziksel yayıncılığın sınırlarını aşmak, yeni ortamın teknolojik olarak sunduklarıyla edebiyatın zihnini birleştirmek istiyordum. Sadece okunan değil yaşayan metinler yaratmak, bu anlamda internet üstü uygulamaları metnin içine dahil etmek amacındaydım. Benim gibi düşünen yazar ve tasarımcılarla bir araya gelince, altzine kendi ruhunu yaratmaya başladı. Yeni yazım teknikleriyle birlikte okuma dinamiklerinin de farklılaşması ilgimizi çekiyordu.


Kişisel deneyimden de yola çıkarak genel olarak yayıncılık için söyleyebileceğimiz bir konunun dergiler dünyasında da geçerli olduğunu görüyoruz: İnternet dergicilik anlayışında bir değişim yaratmıştır. Üstelik sadece teknolojik gelişmeler sayesinde kendi ortamındaki dergilerde değil, fiziksel dergilerde de bir değişime yol açmıştır. Kimilerinin internet insanları hap bilgilere mahkum etti savının da altını çizmek gerekir. Editoryal bakış açısı olmayan, niteliksiz işler fiziksel ortamda olduğu gibi internet ortamında da vardır ancak buradan bir genellemeye gitmek doğru olmaz. Başka bir bakış açısıyla internet insanlara doğrudan bilgiye ulaşma olanağı tanıdı da diyebiliriz. Artık dergicilik daha çok fikir sahibinin kontrolü altında. Bir matbaa bulup, grafikere, filmciye, renk ayrımcıya para vermeden, kendi işinizi kendiniz görerek, evinizde bilgisayar başında derginizi üretmek mümkün. Bu sistem fiziksel olarak da “el rahatlatan” bir sistem. Yani evde oturduğunuz yerden derginizi hazırlayıp, bir matbaaya götürüp, bastırabilirsiniz de.

Dergilerle başladım. Ama bu bilgiyi genel olarak yayıncılığa taşıyabiliriz. Çok önemsediğim bir konu internet üstü yayıncılığının dağıtım tekellerini kırma ve hız konusundaki becerisi. Türkiye’de birçok nitelikli yayıncının, sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen dağıtım şirketlerinin ağır koşulları altında ezildiğini, biliyoruz. Ön ödemeler, yüksek iskonto oranları, yayınınızın görünürlüğü için talep edilen ekstra ödemeler… Üstelik bu ağır koşulları kabul etseniz bile, dağıtım şirketinin ilgisi satış hacminizle oranlı. Belli bir oranı tutturamadıysanız (-ki böyle bir arzunuz olmasa, spesifik bir alanda kalma hayaliniz olsa bile oranlar devreye giriyor), yayın hayatınıza veda etmek durumunda kalabiliyorsunuz.

Oysa internet üstü yayıncılık, size okur sayısını önemsemeden içerik üretme hakkı veriyor. Bir artısı daha var; hız. İnternet taze bilgi anlamına geliyor. Günümüzde taze bilgi sadece büyük grupların tekelinde de değil; twitter, facebook, instagram ve benzerleri kişisel bilginin ve görünürlüğün kanıtı olan ortamlar. Kısacası yayıncılık hiç olmadığı kadar çoğulcu artık. Hatta bu cümleyi daha iddialı bir hale getirmek mümkün: Yayıncılık ve edebiyat, dijital çağda, her zamankinden daha paylaşımcı ve çoğulcu.

Bu noktada duralım. Elbette bu gelişmelerle birlikte kimi eleştiriler de kendiliğinden doğuyor. Özellikle de sanatsal bir yazın türü olarak edebiyat cephesinden bakınca. En çok duyulan sözlerden biri şu: “İyi de, önüne gelen kendini yazar sanıyor, edebiyat yaptığını sanıyor, bu gerçek edebiyat için bir tehlike değil midir?” Tehlike vurgusunu genel bir söylem olarak aktarmıyorum. Kendi kulaklarımla duyduğum bir soru bu: “İnternet üstündeki bu yayıncılık gerçek edebiyat için bir tehlike değil midir?”


Bu sorular geldiğinde Umberto Eco’ya başvurabiliriz. “Yazının elin bir uzantısı olduğunu ve bu bakımdan neredeyse biyolojik olduğunu düşünebiliriz, doğrudan doğruya vücuda bağlı bir iletişim teknolojisidir yazı,” der Eco.

Eco, “okumak için maddi bir ortam gerekir,” derken sadece bildiğimiz fiziksel kitap ortamını değil, taştan papirüse, rulolardan elektronik ortama bütün mecraları kastetmektedir. Bir harf bilgisayar ekranında ne kadar sanalsa, elimize aldığımız bir kitapta da o kadar sanaldır. Her iki mecrada da gerçekliğini zihnimizin koridorlarında oluşturur. Bu anlamda hafifletici “sanal” vurgusu en basit yorumla “komik” oluyor elbette. Her “maddi ortam” kendi yazma ve okuma dinamiklerini beraberinde getirir. Asıl tehlike edebiyatı bir dokunulmazlık sarayına hapsetmektir.

Üstelik “Dijital Çağ” vurgusunu sadece bilgi işlem teknolojileri parametresi üstünden okumak da pek doğru olmaz kanımca. Sanatın her alanına yayılmış bir algılama farklılığını göz ardı edemeyiz. Sinemadan plastik sanatlara, mimariden müziğe uzanan bir değişim sürecinin içinde, edebiyatın köşesinde durup izleyici olmakla yetinmesini beklemek safdillik olacaktır. Bu hızlı büyüme sürecinde katılımcı olmak isteyen bireyler, bilgi alış-verişinde bulunan kullanıcılar, artık sürecin birer oyuncusu olarak davranıyorlar. Bilgi akışının sürekliliği içinde kendilerine bir yer edindiler. Her tür üretimin perde arkası konusunda doğrudan bilgiye ulaşma şansları var. Sanatsal üretimin yarattığı yanılsama, daha rahat sorgulanır oldu. Bütün bu sorgulamanın, sanattan ve edebiyattan alınan estetik zevki azaltmadığı, aksine katılımın hazzıyla artırdığı gözle görünen bir gerçek.


Kişisel deneyimlerime sayısal bir yayınevi olarak tanımladığımız altkitap ile devam etmek isterim. 2001 yılında kurduğumuz yayınevi, düşünsel üretimin bedava olmasından daha önemli olan, özgür olması zihniyetinden yola çıkan, okurlara kitapları ücretsiz olarak ulaştıran bir yayınevi. Artık bilgi her yere ulaşabiliyor. İmece çalışmalarla bunun üzerinde herkesin bir parça katkısı olmalı. İşte altkitap’ta bu çoğaltmanın bir parçası olmak için yayıncılık yapıyor. Dünyanın her yerinden eşit şartlarda, eşit zamanda içeriğe ulaşma hayalini gerçekleştiriyor. Üstelik yayıncılığın en önemli maliyet ayaklarını ortadan kaldırarak: kağıt maliyeti, baskı maliyeti, dağıtım ve depolama maliyeti. Bu maliyetlerin sadece para karşılığıyla değil bir yandan da zaman karşılığıyla ve ekolojik karşılıklarla ölçülmesi gerekiyor elbette. Üstelik böylesi bir yayıncılık, ticaretin “satış” üstünden geliştirdiği anlayışla da mücadele edebiliyor. Bir kitabı, alıcısının birkaç kişi olacağını bilse de yayınlayabiliyor.  Bazı çok değerli akademik eserler basım maliyeti yüzünden yayınevlerince kabul edilmiyorlar. Oysa sayısal yayıncılığın böyle bir ticari gerilimi yok.

Ayrıca sayısal yayıncılığın, fiziksel yayıncılığa da büyük katkısı var. Fiziksel yayıncı, özenli-nitelikli kitaplar basmaya yönelecek. Elbette avantajları da dezavantajları da var; önemli olan bu düşünceyi ve sistemi denge unsurları üstünden işlevsel kılmak. Sayısal yayıncılık ve e-kitaplar eğer fiziksel yayıncılığı bitirmeye çalışan bir öcü gibi tanıtılmaz ve okur-yazarlığa katkı sağlayacak bir başka alan olduğu vurgulanırsa her şey yolunda gidecek.

Yazar cephesinden en öncelikli dezavantajı telif hakları meselesinde kilitleniyor. Ancak burada da öncelikli mesele, internet ve benzeri ortamlar konusundaki yasal düzenlemeler. Bundan on yıl önce “e-kitaplar yüzünden yazarın telifi ve yayıncının geliri ortadan kalkacak,” diyenler internetin nasıl da büyük bir ticari arenaya dönüştüğünü gördüler.

Elektronik yayıncılık konusunda yarını görmeye çalışan paneller, bildiriler, sunumlar devam edecek. Kaçınılmaz bir durum bu. Bir geçiş döneminin aktörleriyiz ve kültür tarihinde bizlere düşen rol de bu sahnede rol almak.

Aslında çivi yazısından papirüse, matbaadan elektronik yayıncılığa soru aynı: Nasıl ürettiğimizin değil, ne ürettiğimizin peşinde miyiz? Kültürü ve sanatı ekonomik bir çemberin baskısından kurtarıp yaygınlaştırmak istiyor muyuz?  Düşünceyi özgürleştirmek için atılacak adımları destekleyecek miyiz?

Elektronik yayıncılık bu soruları cevaplamak için yeni bir kapı gösteriyor bize. Önemli olan o kapıyı çalmaya cesaretimizin olması.

7 Haziran 2015 Pazar

Arkadaşlık hakkında on madde

1. Sizi adınızdan çok sevgi sıfatlarıyla çağıran arkadaşınıza dikkat edin. "Tatlım, canım, dostum, ruh ikizim, kardeşim" sıfatları, ileride canınızı daha çok acıtacak bir hikayeye dönüşebilir.

2. Arkadaşlarınızla ekonomik ilişkilere girmeyin. Daha açık söyleyelim; arkadaşlık ilişkinizin içinde "para" olmasın. Nedenini açıklamaya gerek yok; basit bir hatırlatma sadece.

3. Aynı üretim alanı içinde olduğunuz arkadaşınızın "Başarılarınla gurur duyuyorum," demesine kanmayın. Kıskançlık kaçınılmazdır.

4. Sizi çok dinleyip, kendisi az anlatan arkadaşınızı sorgulayın.

5. Kendisi çok konuşup, sizi az dinleyen arkadaşınızı sorgulayın.

6. İkiden fazla kişiden oluşan arkadaş gruplarında, diğerlerinin sizin hakkınızda "konuşacağına" emin olun. Konuşmak dediysem, gıybettir onun asıl adı.

7. Size hayat dersi veren arkadaşınızı sorgulayın. Arkadaşlık dengesinde "iktidar" olmayı hedefleyenler hemen belli olur.

8. Her karşılaşmanızı bir tezahürat gösterisine çeviren arkadaşlarınızı sorgulayın. Hayatın normal akışına izin verin.

9. Arkadaşlarınıza iyi davranın. İyi davranmak, basit bir tanımdır ama zordur.

10. Arkadaşlık iyidir. Arkadaşsız kalmayın.


31 Mayıs 2015 Pazar

Yaşlılık

Ayaklarım giderek daha çok yaklaşıyor bakışlarıma.
Yaşlanıyorum.


26 Mayıs 2015 Salı

Yükselen nefret kitaplara da yöneliyor

Olay basına yansıdı. Artık buna sıradan faşizm falan diyemez kimse. Planlı, sistemli bir olay bu.

Hangi olay mı? Aşağıdaki açıklamayı okuyunca anlayacaksınız.

Türkiye Yayıncılar Birliği olayla ilgili bir açıklama yaptı. Aynen paylaşıyorum:

Samsun’un Atakum ilçesinde bağımsız kitapçılık yapan Adalı Kitabevi yaklaşık 20 kişilik bir grubun saldırısına uğramış, kitabevi sahibi Yalçın Tatlıdil ve 4 kişi bıçakla yaralanmıştır. Saldırganlar aynı zamanda kafe olarak hizmet veren kitabevine ellerinde satır ve bıçaklarla saldırmış, içerde oturanları yaralamış, kitabevinin masa, sandalye ve camlarını da kırarak olay yerinden ayrılmışlardır.

Basından öğrendiğimiz bu acı saldırı, ülkemizde bilinçli bir şekilde körüklenen, farklılıkların kamusal alanda özgürce ifade edilmesine yönelik tahammülsüzlüğün ve nefretin son örneğidir. Bu tür “döner bıçaklı, satırlı, muştalı” saldırılar sokakta artık hemen herkesin başına gelebilecek bir tehdit halini almıştır. Saldırganların harekete geçmesi için sokakta kartopu oynamak, akşam kadınlı-erkekli dolaşmak, politika tartışmak, tacize tepki göstermek gibi sayısız sebep icat edilebilmektedir. Sebepler ne kadar kabul edilemez olursa olsun, bu saldırıların sakatlanmalar ve can kayıplarıyla sonuçlanan ağır bedelleri vardır.

Adalı Kitabevi’ne yapılan saldırı münferit bir olay değil, ülkemizde çeşitli nedenlerle bilenen kutuplaşma ve gerilim atmosferinin, bir arada yaşam kültürü yok edilirken “hoşgörülerek” yükseltilen linç kültürünün son hazin örneğidir. 

Yalnızca Adalı Kitabevi’ne değil tüm okur-yazarlık faaliyetine, kitaplara ve kitapçılara, yayınlama özgürlüğüne yapılmış saydığımız bu saldırıyı kınıyor, bir arada yaşama umudumuzu yitirmemek için yayıncılarımızı ve kamuoyunu Adalı Kitabevi ile dayanışmaya çağırıyoruz.

23 Mayıs 2015 Cumartesi

Emeğin Sesi

Otomotiv sektöründeki grevler.

İş cinayetlerine kurban verilen işçiler.

Kayıt dışı iş gücü.

Emek sömürüsü, eskilerden kalma klişe bir söz değil bu ülkede.

Aşağıdaki fotoğrafı internette gördüğümde bütün bunlar ve daha fazlası geldi aklıma. Güçlü bir fotoğraf. Kelimelerle kirletmeden paylaşıyorum.



1930'larda Citroen fabrikasındaki grev ve kadın işçiler.
Fotoğraf: Willy Ronis