Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

20 Temmuz 2015 Pazartesi

Bir okuma listesi

Radikal Kitap, bayram seyahatinde yanımıza hangi kitapları alalım sorusunun peşine düştüğünde aşağıdaki listeyi yazmıştım. Bir de Fil Uçuşu'nda paylaşayım dedim.


Kavgam – Karl Ove Knausgaard
Norveçli yazarın altı ciltlik “itiraf” metni tüm dünyada konuşuluyor. Buna değer mi yoksa sadece sansasyonel bir metin mi? Okuyun ve kendiniz karar verin.

Yalan Yıllar – Can Kozanoğlu
Hem ‘Acemi Eğitimi’nin devamını okumak isteyenlere hem de Kozanoğlu’nun samimi dilini özleyenlere.

Diriliş – Stephen King
Yazarın tutkunları için özel bir öneri cümlesine gerek yok. Ama yine de konunun  “binlerce volt elektrik” gücünde olduğunu söyleyeyim.

Tokyo Uçuşu İptal – Rana Daspugta
Farklı ülkelerden, farklı kültürlerden yolcular ve birbirlerine anlattıkları hikayeler. Edebiyatın terapi gücü ile yetişkinler için masallar. Anlatıların yolu Türkiye’den ve İstanbul’dan da geçiyor.

Dünya Bu Kadar – Mahir Ünsal Eriş
Karakterden karaktere, anıdan anıya, hikayeden hikayeye yolculuk. Son durakta herkes ‘sarsılıyor’. Eriş, edebiyatımızın yüzünde bir gülümseme.

Kalem Yapın Beni Kalem! (Tek Ciltte) – Aziz Nesin
Ustanın 100.doğum gününde harika bir hediye. Aziz Nesin’in ürün verdiği bütün türlerden örneklerin toplandığı bir cilt.

Altyazı’nın Gayri Resmi ve Resimli Türkiye Sinema Sözlüğü
Altyazı dergisinin 150.sayı sürprizi, bence son yıllarda sinema için yapılmış en iyi işlerden biri. Uzun uzun anlatmama gerek yok. Her kütüphaneye şart.

Günübirlik Hayatlar – Irvin D. Yalom
Yalom, Türkiye’de gayet yakından tanınan bir yazar. Gerçek psikoterapi öyküleriyle ilgilenenler için ‘gerçek’ bir kitap.

Küfür Etmenin Kısa Tarihi – Melissa Mohr
Bütün dünyayı ‘kalaylamak’ isteyenlere tavsiye.

Barbarın Kahkahası – Sema Kaygusuz
Tatil, dinlenme ve tembellik zamanı Sema Kaygusuz’un kaleminde bir tokada dönüşüyor.

Sarnıç'a veda

Geç kalmış bir veda yazısı bu...

Temmuz ayının başında yazılmalıydı. Sarnıç Öykü’nün veda ettiğini okuduğumda.

Edebiyat dergilerinin ömrü vardır, bilirim. Böylesi tecrübelerim oldu, dergiciliğin nasıl dertli iş olduğunu yaşamış bir kişiyim. O yüzden şaşırmamak gerekiyor ama olmuyor işte. Yine de şaşırıyor, üzülüyor insan.

Sarnıç Öykü de geldi geçti.

Ocak-Şubat 2015 tarihli 21 numaralı sayısında, “İki Şiirin Arasında” ile beni kapağa taşmışlardı. Yazarın bir kitabının  merek altına alınmasının, her yönden çekiştirilip incelenmesinin değerini bilemezsiniz. ‘Boş yere öven’ değil, ‘inceleyen’ bir dergiydi Sarnıç. Hem o sayı için, hem de bugüne kadar bize kattıkları için çok teşekkür ederim.


Sarnıç Öykü, okuruna Neslihan Önderoğlu ve Faruk Duman ortak imzasıyla yayımlanan veda bildirisi şöyle:

“Sevgili okurlar, değerli öyküseverler, öykücü dostlarımız…
Sarnıç Öykü, 2012 yılının sonlarından bu yana aralıksız yayınlanıyor. Başından beri, her sayıda bir öykü kitabını dosya konusu yaptık; özellikle genç öykücülerin yeni kitaplarının okurla daha kolay buluşması için çaba harcadık. Öykücülüğümüzün ve öykü eleştirisinin gelişmesine katkı sunmak için çabaladık. Bu süre içinde tüm öyküseverlerin çok büyük, unutulmaz katkıları oldu. Burada adını anamayacağımız kadar çok isim var; hepsine tek tek teşekkür ediyoruz.

Ancak, özellikle renkli baskıyla artan maliyetler, dağıtım sorunları, bakanlığın kestiği abonelik vs. gibi bu ülkede her edebiyat dergisinin makûs talihi haline gelen sıkıntılar bizim de belimizi büktü. Bu nedenle artık Sarnıç Öykü’yü yayımlayamayacağız.

Yayına hazır olduğunu duyurduğumuz ve matbaada kalan son sayımızın odak kitabı, İnan Çetin imzalı Kureyş’in Kurtları’ydı… İnan Çetin’e, güzel söyleşisi, dosyaya katkısı bulunan dostlarımıza da çabaları için çok teşekkür ediyoruz.

Çok ama çok üzgünüz…


Saygı ve sevgilerimizle…”

7 Temmuz 2015 Salı

"Asılı Adam" Ai Weiwei


Asılı Adam “Ai WeiWei’in Tutuklanışı” – Barnaby Martin

1989 yılında bugün, Tiananmen Meydanı’nda 2binden fazla öğrencinin ölümüyle sonuçlanan o müdahale gerçekleşmişti Çin’de. Dört tankın önüne tek başına dikilen o ‘Meçhul İsyancı’nın fotoğrafı çoğu kişinin belleğindedir. Peki gerçekten neler oldu Çin’de, son otuz yılda neler yaşandı? Weiwei meselesine, modern sanatlara ve hatta Çin’in dünyayla olan ilişkisine uzak olanlar için bile kaçırılmayacak bir okuma fırsatı. Barnaby Martin, bu zorlu konuyu, neredeyse çoksatan bir roman tadında aktarmayı bilmiş. Sanatçının babası Ai Quing’in Mao ile olan ilişkisinden, Weiwei’in sorgulanma ve tutukluluk sürecine, Çin’in dünya siyaset sahnesindeki yeni rolünden modern sanat pazarının oyunlarına uzanan bir anlatı. Sadece sanatçının düşünce alanıyla değil, bireysel özgürlüklerin sınırlarıyla ilgilenen herkesin okuması gerekiyor. (Haluk Barışcan çevirisiyle, Metis Yayınları’ndan)


Alain de Botton'un gözüyle "Haberler"


Haberler “Bir Kullanma Kılavuzu” – Alain de Botton


“Haberlerin uğultusu ve telaşı benliğimizin en derinlerine sızmış vaziyette, artık bir dakikalık bir sükûnet ne büyük başarı sayılıyor,” diyor Alain de Botton. Peki hiç bu “haberlerin” üretim cephesinin, yani haberciliğin bugününü ve yeni dinamiklerini düşünüyor muyuz? Evet, “haber kuruluşları, demokrasilerin barındırdığı rastlantısal bir özellik olmaktan öte, onların bizatihi kefilleridir” ama acaba “şimdiki durum” ne? Sarsıcı örnekler ve bakış açısı olgunlaştıran bir yaklaşımla haberciliği ele alıyor Alain de Botton. (Zeynep Baransel çevirisiyle, Sel Yayınları’ndan)


6 Temmuz 2015 Pazartesi

Jools Holland stüdyosundan hikayeler


Jools Holland, yarın Açık Hava'da bir konser verecek. Öncesinde stüdyosundan hikayeler paylaşmak istedim.


Norah Jones: 2002 yılında ilk albümünü Come Away With Me’yi yayımlayan Norah Jones, 17 Mayıs 2002 tarihinde Jools Holland’ın konuğu oldu. Jones’un katıldığı programda ayrıca Wilco, Beverly Knight, Eric Burdon, The Von Bondies, Damon Albarn & Afel Bocoum gibi isimler de diğer konuklar arasındaydı. Jones programda, ‘Don’t Know Why’ ile ‘Cold, Cold Heart’ parçalarını seslendirdi. Programla ilgili olarak Jones’un yorumları: “Bu programa çıktığımda, bilinen bir isim değildim. Hatırlıyorum, kendi kendime şunları söylüyordum: ‘Sadece piyanoya bak, sakın Wilco’ya bakma!” Norah Jones, 2003 Grammy Ödülleri’nde bu albümüyle aday gösterildiği 8 dalda 5 Grammy ödülünün de sahibi oldu.


Adele : 2007 yılında henüz 19 yaşındayken, Londra’nın klüplerinde çalan Adele ülke sınırlarını aşan ününe Jools Holland sayesinde kavuştu denebilir. Adele, Paul McCartney ve Björk ile aynı gün katıldığı programdan bahsederken ‘Benden önce sahneye çıkan Björk, en sevdiğim şarkısı olan ‘The Anchor Song’u söyleyen beni soluksuz bırakmıştı. Ben sahnedeyken, sol tarafıma baktığımda Paul McCartney’in beni izlediğini gördüm, sağa baktığımda ise annemin ağladığını..’ diyor. Programın hayatına kattıklarını ise ‘Performansımı gerçekleştirdikten sonra gözyaşlarına boğuldum. Performansımın iyi geçtiğini biliyordum ama hayatımı bu şekilde değiştireceğini asla tahmin etmiyordum.’ şeklinde ifade ediyor.


Amy Winehouse: Amy Winehouse 31 Aralık 2006 gecesi ‘Later …With Jools Holland’ programına ilk defa çıktığında ‘Monkey Man’ adlı parçasını seslendirdi. Jools Holland yakın zamanda yaptığı bir röportajında Amy için, Programıma çok kez geldi, aynı zamanda iyi arkadaşımdı. Sanırım her yüzyılda onun kadar muhteşem ancak 1 kişi dünyaya geliyor. Ya da bazı müzisyenlerin son programları benimki oluyor. Bazı müzik türlerinin son örnekleri... Madonna’nın çıkabileceği çok fazla televizyon programı var ama kariyerinin başındaki bir caz sanatçısının katılabileceği bir televizyon programı yok. diyor.


Lorde: Yeni Zelandalı şarkıcı Lorde’un ilk single’ı ‘Royals’ı 2013’ün ortalarında yayımladı, you tube’da 6 milyonun üzerinde izlendi. Albüm henüz yayımlanmadan, Eylül ayında ilk katıldığı televizyon programı ise Jools Holland’ınki oldu. Kanye West, Kings of Leon, Sting, Drenge’in katıldığı programda Lorde, çıkış parçası olan ‘Royals’ı seslendirerek ününe ün kattı. Sanatçının Aralık ayında çıkan ilk albümü Pure Heroine, Royals’ın da etkisiyle, kısa sürede uluslar arası bir başarı kazandı ve Lorde’u Amerika’da Billboard Hot 100 listesinde de bir numaraya çıkartarak kendisine 1987 yılında bu yana bir numaraya çıkan en genç solo sanatçısı unvanını da kazandırdı.


Paul Weller: 2006 yılında 13. İstanbul Caz Festivali’nin de konuğu olan, Punk döneminin en ünlü İngiliz topluluklarından The Jam’in beyni Paul Weller da yolu Jools Holland programından geçenlerden.. 1976 yılında The Jam ile birlikte müzik kariyerine başlayan, ve bugüne kadar pek çok rock müzik topluluğuna ilham kaynağı olan Weller 1990’lardan itibaren yoluna solo çalışmaları ile devam etti. Eylül 1993 yılında çıkarttığı ikinci solo albümü Wild Wood ile İngiltere listelerine 2. Sıradan giriş yapan Weller, albümünü henüz yayımlamadan Jools Holland sahnesindeydi. 9 Temmuz tarihinde ‘Later… With Jools Holland’a katılan Paul Weller, Wild Wood’un sevilen parçalarından  ‘Sunflower’ı seslendirdi.

4 Temmuz 2015 Cumartesi

Tigran Hamasyan'dan "Mockroot"

Yeni bir yazar keşfetmek heyecan verir okura.

Daha önce izlemediğiniz bir oyuncunun harikalar yaratması iyi gelir.

Yeni ve iyi bir şarkı ruhu temizler.

İyi bir müzisyenle tanışmak, renktir.

23 Haziran, güneş batarken: Tigran Hamasyan'la Van Ahtamar Adası'nda Surp Haç Kilisesi'nde

Tigran Hamasyan, yeni zamanların en iyi caz piyanistlerinden biri.

Sadece caz piyanisti olarak tanımlamak haksızlık elbette. 

Hamasyan’ın günümüzün en önemli caz piyanistleri arasında anılmasına neden olan da yelpazesinin genişliği. 1987 doğumlu müzisyenin çocukluğunun Led Zeppelin, Black Sabbath, Deep Purple, Queen, Nazareth gibi rock gruplarını dinleyerek geçtiğini, 19. ve 20. yy Ermeni ve Rus şairlerinden ilham aldığını, bestelerini yaparken geleneksel Ermeni müzik dilinden yararlandığını söylemek, yelpazenin genişliği hakkında bir fikir verecektir herhalde. 

Eğer bu da yetmiyorsa Hamasyan’ın şu sözünü aktarayım: “En büyük hayalim bir trash metal grubunda gitarist olarak yer almak. Birkaç yılda mükemmel bir gitarist olacağımı bilsem, şu an piyanoyu bırakıp gitar öğrenmeye başlardım.” 

Hamasyan'ın "Mockroot" albümünü dinleyin. Çok iyi.



2 Temmuz 2015 Perşembe

Zeynep Altıok ve Koray Kaya

Zeynep Altıok.
2 Temmuz 1993'te yaşanan Sivas Katliamı, babasını aldı ondan.

Babası Metin Altıok.
Şair.
Öğretmen.
İnsan.

O gün, Metin Altıok'la birlikte Madımak Oteli'nde yanıp giden bir çocuk vardı. Koray Kaya.
12 yaşındaydı.
Tombul yanaklarından sağlık fışkırıyordu.
Yemek yemeyi seviyordu. "Az ye, yoksa kızlar seni beğenmez," diyordu ablaları.
Bir de bisiklete binmeyi seviyordu. Büyüdüğünde 'vitesli' alacaktı.


Katliam yapıldığında 25 yaşındaydı Zeynep.
Koray'ın ablası olacak yaşta.

Koray'ı elinden tutup gezdirecek, onun dertlerini dinleyecek, büyüme sancılarına ortak olacak bir abla. Koray üniversiteye gideceği zaman, tercihlerini tartışacağı, karar vermesine yardımcı olacak bir abla. İlk aşkını anlatacağı, mahcup bir ifadeyle tavsiyeler alacağı bir abla.

Olmadı. Olamazdı.

Sadece Türkiye tarihinin değil, bütün insanlık tarihinin en lanet sayfalarından birinde yaktılar onları. Yakanları, yakan zihniyeti alkışlayanları, sonra da aklayıp paklayıp sırtlarını sıvazlayanları biliyoruz. Katili biliyoruz.

İşte Zeynep, yıllardır o katillerin, o katillere alkış tutanların peşinde. Sadece babasını kaybetmiş bir çocuk değil o. İnsanlığa dair bir davanın hamalı. Yükleni hepimizin derdini, taşıyor.

Artık bir milletvekili Zeynep Altıok. Mücadelesine meclis çatısı altında -politikanın nasıl kirli bir oyun olduğunu bilerek- devam edecek.


Dün Madımak Katliamını unutmadığını -unutmadığımızı- haykıran bir tişörtle gelmiş meclise. Oradaki iktidar meraklıların kafasına kakmak için değil, adalet isteyenlerin unutmadığını haykırmak için.

O fotoğrafa bakarken Koray'ı düşündüm. Yaşasaydı, yaşayabilseydi Zeynep Ablasının mücadelesine vereceği desteği düşündüm.

Zeynep... Yanındayız.

Koray... Merak etme, ablanı yalnız bırakmayacağız.

Unutmadık, unutmayacağız, unutturmayacağız.




30 Haziran 2015 Salı

Yazamamak

Dilerim kimse bu söyleyeceklerimi "yazdıklarını önemseyen birinin" gevezelikleri olarak almaz.

Alırsa da diyecek bir şey yok. Çünkü meselem -biraz da- bu algıyla ilgili.

Yazabilene alkış tutarım. Önünde saygıyla eğilirim.

Ama dünyanın şu ruh halinde tek satır bile yazasım yok.

Yazmak, benim için, her şeyden önce kişisel bir iyileşme ve anlama yolu. Ama artık yazarak iyileşemiyorum ve yazarak anlayamıyorum. Bunu -geçici- bir yazar kilitlenmesi, hatta paniği olarak değerlendirenler de olabilir. Saygı duyarım.

Ama bu cepheden bakınca durum -ve değerlendirme- farklı. Biliyorum; sanat kurtarır. Tazeler. Sorgular. Deşer, hatta kanatır. En zorlu dönemlerde bu görevini eksiksiz yerine getirmiştir. Getirmelidir. İşte tam da bu nedenle, yazabilene alkış tutarım.

Ve böyle bir dönemde - dönemimde- yazılanları okuyarak iyileşirim. Anlayacağınız, kişisel tarihime dertli bir not düşmüyorum. Sadece dertleşiyorum.

Hal böyleyken böyle, der ve susarım.

Saygılar.

21 Haziran 2015 Pazar

Burhan Sönmez: İstanbul İstanbul

Burhan Sönmez günümüzün en iyi yazarlarından biri.

İstanbul İstanbul’u okumakta geç kaldığımı söylemeliyim. Gerçi bir kitabın okunmasında ‘zaman’ nerededir, onu da ayrıca sorgulamak lazım. Zamanını beklemiş demek ki. Kafamın bin hikayeyle dolu olduğu bir haftada okumak daha iyi geldi. O hikayeleri silip, kendisini daha da görünür kıldı bu kitap.


Öğrenci Demirtay, Doktor, Berber Kamo ve Küheylan Dayı’nın hikayelerinde, Zinê Sevda’nın sessizliğinde kayboldum gittim. Aman bu ‘kaybolmak’ meselesi yanlış anlaşılmasın. ‘Hemhal’ oldum demek daha doğru olacak...

Burhan Sönmez’in Bianet’ten Aybars Bayındır’a verdiği söyleşiden bir paragrafı paylaşmak isterim.

Edebiyatımızda İstanbul kenti, genel olarak, zamanın bölünmesi temelinde algılandı. İki İstanbul vardı: Geçmiş zamanın özlemle anılan İstanbul’u ve bugün içinde yaşanan, ânın, hercümercin, kaygıların ve çözümsüzlüğün İstanbul’u. Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinden başlayıp bütün yirminci yüzyıla yayılan değişim, kayıp ve nostalji duygusunun bir yansıması olan bu algı, zamanla bir edebi tarza dönüşerek, kabuk bağladı. Geçmişi yücelten ama bugüne şüphe, bulanıklık ve mutsuzlukla bakan yazar üslubu, edebiyatımızı güçlendiren değil onu bir kalıbın içinde boğan bir hava yarattı. İstanbul İstanbul’da, zaman ile mekanı birleştirmeye ve bununla birlikte aynı mekana iki farklı yerden bakmaya çalıştım; yeraltından ve yer üstünden. Yeraltı acının ve ölümün, yer üstü ise özgürlüğün, aşkın ve hayalin kenti gibi verilirken, bir süre sonra bunların aslında farklı değil bütün oldukları fark edilir. Bakhtin’in “kronotop” kavramıyla ifade ettiği zaman-mekan birliğidir bu. Bir kent bölünemez de; ona doğrusal, lineer bir hayat giysisi de giydirilemez. İçinde çeşitliliğini yaşayan, kuran, kurgulayan, şaşırtmacalar, ileri gitmeler ve geri dönüşlerle, öngörülmez bir biçimde yaşayan bir kent. İstanbul, yoğun bir geçmişi ve yüklü bir insan imgesini bugün yüklenmiş durumda. Bu ona, yüzünü geçmişe dönmeyi değil, ânı ve geleceği kurma ve kurgulama hakkı vermeli. Hannah Arendt, modern çağı, benzerlik ilkesinin zaferi sayarken, bu konuda başrolü elbette kente verebiliriz. Edebiyat işte bu benzerliğin bilincinde olarak, onun içindeki farklı katmanları ve bakışları bulup öne çıkarır.

Söyleşinin tamamına buradan ulaşabilirsiniz.


İstanbul İstanbul, mutlaka okunması gereken kitaplardan...

Stuart Sutcliffe ile Astrid Kirchherr


Şu yukarıdaki fotoğraf müzik tarihinin en hüzünlü -yoksa tuhaf mı demeli- hikayelerinden birine ait. Stuart Sutcliffe ile Astrid Kirchherr'in bir fotoğrafı.

1959-66 yılları arasının Alman modern sanatçısı Astrid ile The Beatles grubunun ilk basçısı İskoç müzisyen Stuart.

14-15 yaşlarımdayken Beatles hayranlığım, derinlemesine inceleme tutkusuna dönüştüğünde, kadim dostum Levent Gönenç ile keşfetmiştik Stuart'ın hikayesini. Hatta o yıllarda, Ankara Batı Sineması'nda Beatles'ın Hamburg dönemini anlatan bir film izlemiştik. Sonradan bir türlü bulamadım o filmi. Hangi film olduğunu bilen varsa, söylesin lütfen...

Bir de Backbeat diye bir film işlemişti bu konuyu. O film, Stuart'ın ölümüne giden beyin kanamasını Lennon ile Hamburg'da bir barda yaşadığı kavgaya bağlıyordu.

Yıllar sonra Stuart-Astrid hikayesi, yine Levent Gönenç sayesinde karşıma çıktı. Bu kez bir grafik roman olarak. Arne Bellstorf imzalı "Baby's in Black - The Story of Stuart Sutcliffe & Astrid Kirchherr"


Genelde Astrid ve Stuart'ın portrelerine odaklanan, 1960 Hamburg'unu yoğun değil ama dengeli kullanan, kalın hatlı ama duygusal çizgiler ve akılda kalıcı panellerle iyi bir iş çıkarmış Bellstrof. Özellikle kara kalem karalamalarla yaptığı fonlar, gölgelendirmelerde çok yoğun bir duygu yakalıyor.

Hikayeyi özel olarak ve uzun uzadıya anlatmayacağım. (Az önce Stuart'ın öldüğünü yazarak sonunu söylediğimi sanmayın, bunu her yerden öğrenebilirdiniz. Hikaye çok daha fazlasını anlatıyor.)


Sadece Beatles'a ya da bu hikayeye ilgi duyanlar için değil, bütün grafik roman -isterseniz çizgi roman diyebilirsiniz- için harika bir cilt bu. Yoğun bir aşk hikayesi. İyi bir dönem anlatısı. Modern sanat dünyasının özgür yılları. Müzik dünyasının en yaratıcı dönemi.


Türkçeye çevrileceğini sanmadığım bir cilt. Meraklıları nasıl edineceklerini bilir mutlaka.

Keyifli okumalar...