Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

15 Mayıs 2016 Pazar

George Orwell: Boğulmamak İçin


İnsanlık savaşlarla, yıkımlarla, kibirle, hırsla yarattığı anafora çekiliyor her geçen gün. Nefes alamıyoruz. Boğuluyoruz. Bir parça huzurlu gökyüzü, bir parça kirletilmemiş toprak için kaçmaya, başka coğrafyalara, hatta başka hayatlara sığınmaya hazırız. 


Hayatın sıkıcı rutininden kaçıp kendini ait hissettiği topraklara dönmeye karar veren George Bowling’in hikayesi yıllar öncesinden gelen bir Orwell romanında karşımıza çıkıyor. Yazarın çoğu kitabında olduğu gibi zamansız ve her dem taze. Üstelik – yazarın kahramanına bilge sözler söyletmeye çalıştığı yerler dışında- sıkıcı olabilecek bu konu, tam bir İngiliz mizahıyla kaleme alınmış. 

Daha ilk satırından itibaren dudağınıza yerleşen bir tebessümle okuyacağınız Boğulmamak İçin belki Orwell’in en iyi romanı değil. Ama yaza hazırlanmaya başladığımız ve ‘büyük şehirden kaçma’ hayalleri kurduğumuz yaz aylarında iyi bir yol arkadaşı.


14 Mayıs 2016 Cumartesi

Brecht, yeniden...

Berliner Ensemble'dan Robert Wilson yorumuyla Üç Kuruşluk Opera'yı izledik.

Daha önce hem Berliner Ensemble, hem de Robert Wilson ile ilgili yazdım. Bu yorumu da beğenenler oldu, beğenmeyenler oldu. Wilson rejisi böyle bir şey, tam ikiye bölüyor izleyiciyi, ara bölge yok. Kimileri "üslubunu bütün metinlere yayan bir modernist" olarak görüyor, kimileri "aynı numarayı tekrar eden bir post-modern" olarak.


Üretimler üstüne tartışılması iyidir. Açık sözlü olmak lazım. Wilson'ın kurduğu plastik dünyayı seviyorum. Ama kimi zaman bu üslupçuluğun içeriğin önüne geçtiğini ve anlamı sarstığını da düşünüyorum. Uzun konu... Tiyatro üstatları dururken çenemi tutayım. Ama bir fırsat buluğumda, bu konu üstüne yazmak isterim...


Üç Kuruşluk Opera'yı izlerken daha çok Brecht'i düşündüm. Ankara'da geçen çocukluk ve gençlik yıllarında kimi zaman Devlet Tiyatroları ama çoğu zaman Ankara Sanat Tiyatrosu sayesinde izlediğim-öğrenmeye çalıştığım Brecht. (Meral Niron'un Cesaret Ana'sı hemen aklım düşüyor o günleri düşününce. Daha ne isimler, ne oyunlar...) 

Yine o yıllarda Brecht okumak da bir tutku olmuştu benim için. Açıkçası çoğunu gerçek anlamlarıyla değerlendiremediğim, sindiremediğim, hatta açıkçası yanlış anladığım okuma günlerinden söz ediyorum. Bilen bilir, oyun okumak zaten zorludur ve uzmanlık ister. Şimdi düşünüyorum da, ne tuhaf bir okuma yolculuğu yaşamışım. Gençlik öyle bir hayal işte.

Peki bugün Türkiye'nin tiyatrosu Brecht'e ve eserlerine yeterince bakıyor mu?


Üç Kuruşluk Opera gösterimi sonrasında, Berliner Ensemble Genel Sanat Yönetmeni Claus Peymann'a bir Onur Ödülü verildi. Peymann, konuşmasında şöyle dedi: "Milliyetçiliğin ve muhafazakar politikaların yeniden yükseldiği bir dönemde, Bertolt Brecht, bize yeniden özgür edebiyatı, özgür basını ve özgür kültürü hatırlatacaktır."

Önemli bir cümle. Brecht'i yeninden okumak için yeterli ve heyecan verici. Tiyatrocularımızın bize Brecht'i yeniden izletmesi için de... Evet, Robert Wilson yorumunu izledik ama iddia ediyorum ki, Türkiye'de de zihnimizi açacak yorumları izletecek nice isim var.

Hadi daha da iddialı konuşayım. Tam da milliyetçiliğin ve muhafazakar politikaların yükseldiği bir coğrafyanın Brecht yoruları bütün dünyanın ilgisini çekecektir.

"Dünyada tiyatro uçup giderken hala Brecht mi?" diyenler olacaktır.

Hala Brecht'e baktıkları için uçmayı başarıyorlar.

Son söz niyetine iki cümle:

Brecht'ten yola çıkıp Haldun Taner'e de uğramak gerekiyor.

İnsan neyle yaşar?




21 Nisan 2016 Perşembe

Necatigil'in Edebiyat Sevgisi

Aslında başlık farklı olabilir. Sadece edebiyat sevgisi demek yetersiz çünkü. Sevgi, inanç, çalışma azmi, hayat mücadelesi, paylaşmak, çoğaltmak... Daha başka şeyler de söylenebilir.

İspanyol edebiyatının en önemli isimlerinden Miguel de Unamuno'nun öyküleri Yaman Adam adıyla Can Yayınları'ndan yayımlandı. Hem de Behçet Necatigil'in klasik çevirisiyle.


Farklı bir önerim olacak... Kitabı ister alırsınız ister almazsınız. Ama ne olursa olsun, girin bir kitapçıya, alın kitabı elinize ve Ayşe Sarısayın'ın "Genişletilmiş Yeni Baskı İçin Birkaç Söz" başlıklı giriş yazısını okuyun. Bu yazıda Necatigil'in 1947'de başlayan Unamuno ilgisine, bu kitabın yayımlanması için dönemin önemli yayıncılarıyla mektuplaşmasına, bu süreçteki kararlılığına, edebiyat sevgisine ve benzersiz üslubuna tanık olacaksınız.

Sonrasında kitabı ister alın, ister almayın. Orası size kalmış...

Kimi zaman kısacık bir yazının, bir mektuptan yapılan alıntının çok şey anlattığını bilirsiniz. Sayfalar dolusu gevezelikten daha değerlidir, yerinde edilmiş bir cümle. Bir kitabın ruhuna girmek, biraz da o araya sıkışmış cümlelerin değerini anlamakla oluyor.

Necatigil, bu kitapları Almancadan çevirmiş. Yeni baskıları için, İspanyolcasından bir karşılaştırma yapılmış. Elbette Necatigil'in anlatımına sadık kalarak.


Burası önemli. Eski çevirilerin, özellikle de edebiyatımızın önemli isimleri tarafından yapılmış çevirilerin üstünde yeniden çalışılması ve o günlerin çeviri anlayışının da şimdiki zamana taşınması. Benim gibi meraklı okurlar için büyük hazine.

Yaman Adam'la birlikte Unamuno'nun iyi bilinen romanı Sis de, yine Can Yayınları tarafından, yine Behçet Necatigil çevirisiyle yayımlandı. Okumadığım bir kitaptır. Onu da okuma listesine almanın zamanı...


Dünyaya Che’nin zihninden bakmak

Sonunda uykuya dalacağım ama önce kendime sormayı beceriyorum, acaba bir gün avcıların borazanlarının halen duyulduğu bölümden adagionun mazbut olgunluğuna, oradan da sessizce mırıldandığım allegro sona nasıl geçeceğimizi bilecek miyiz; karşımızda canlı kalanlarla uzlaşma becerisini gösterebilecek miyiz?

Buluşma’nın ben-anlatıcısı söylüyor bunları. Yani, devrimci yoldaşları ile birlikte Küba’ya doğru giden Ernesto Guevara. Che ve devrimci arkadaşlarının, Granma adlı tekneyle çıktıkları bu yolculuk, Küba Devrimi’nin işaret fişeğini ateşleyen büyük buluşmanın çarpıcı hikâyesi.


Bu kısa ama etkileyici hikayenin yazarı, Latin Amerika edebiyatının en etkileyici isimlerinden Julio Cortazar. Usta yazar, birinci tekil şahsın bakış açısıyla öyle bir dünya kuruyor ki, okuduklarımızın Che tarafından Sierra Maestra dağlarında, ölümün karanlık şarkısıyla geçen bir yolculukta yazıldığına inancımız bir an bile sarsılmıyor. Cortazar, anlatıcısının ‘gerçek-hayal’ sarkacındaki salınımını, benzersiz bir ustalıkla yansıtıyor. Che’nin ağzından oldukça sert bir “’şimdiki zaman’ hikayesi dinliyoruz. Ama bir yandan da geçmiş-gelecek arasındaki gelgitler ve zihinsel tartışmalar, karakteri derinlikli ve olabildiğince gerçek kılıyor. Che üstünden bir devrim romantizmi yaratmak kaygısı yok Cortazar’ın. Olayları bir gazeteci mesafesiyle ve bilim insanı soğukkanlılığıyla anlatıyor. Ama anlatısını öyle noktalarda soluklandırıyor ki, okur, Che’nin devrime duyduğu aşkı tümüyle özümseyebiliyor.

Yazarın ustalığının, kısacık bir hikayede büyük bir düşünce ve duygu evreni kurabilme yeteneğinin billurlaştığı yerler var. Mozart’ın Av kuartetinin metne katılışı bunlardan biri. Bir gece molasında, ay ışığı altında uzandığı yerden dalların gölgesine bakan Che, Av kuartetinin giriş bölümünü anımsar ve şöyle düşünür: “...biz de kendi meşrebimizce, umutsuz, amatör bir savaşı ona anlam veren, onu meşrulaştıran ve en sonunda zafere taşıyan bir düzene dönüştürmek istedik, ki bu zafer; yılların boğuk av borazanlarının ardından bir melodinin yeniden inşası olabilir; adagioyu takip eden allegro son, aydınlığa kavuşmak olabilir.”

Che’nin astımı, yüksek ateşi ve sanrıları nedeniyle sayıklamalara dönüşen bölümler, yazarın ustalığına şapka çıkarttığımız bölümler. Devrimin önde gelen komutanlarıyla buluşacağı yolculuk boyunca Che, allegronun, yani neşeli ve hareketli melodilerin geleceği günlerin hayalini kuruyor.


Cortazar’ın, Che’nin ağzından, burjuva ahlakının ve konformistlerin ikiyüzlülüğü üstüne söyledikleri, günümüzde de geçerli. “...aptal gibi tam da kendisinin ya da en iyi ihtimalle çocuğunun sonunu getirecek değerleri savunurken...” Bu bölümde yazar, Che’nin iç dünyasına sert bir giriş yapıyor. Hesaplaşma, özeleştiri ve yüzleşme, Cortazar’ın kaleminde birer cümle –hatta birer kelime- ile mümkün olabiliyor.

Buluşma, Türkçede ilk kez yayımlandı. Cortazar’ın kısa öyküsü 2007’de Arjantin Çizerler Birliği Altın Madalya Nişanı sahibi illüstratör Enrique Breccia’nın resimleriyle yayımlanmış. Delidolu Yayıncılık, bu baskının İspanyolca aslından yapılmış çevirisini, sert kapaklı özel bir baskıyla okurlara ulaştırdı.

Çevirinin girişi, anlatının dünyasına kolayca girmemize izin vermiyor; “teselli etmek, yemin etmek, fayda etmek, tasdik etmek, icra etmek”, “izahı mümkün olmayan”, “gerçekleşmesi sağlandı” vb. engebelerden geçmek gerekiyor. Altuğ Akın’ın çevirisi ilerleyen sayfalarda ritmini buluyor ve okurları biraz daha rahatlatıyor. Çevirisi zor bir metin, belli. Orijinaliyle kıyaslamadan, olumsuz bir söz söylemek haksızlık olur. Ancak, Türkçe açısından söylüyorum, daha ‘kararlı” bir çeviri dili olabilirdi.

Ernesto Che Guevara üstüne yazılmış çok sayıda kitap okuduk, filmler izledik. Kimileri, Che’yi yakın tarih gerçekliğinden koparıp, romantik bir popüler ikonuna dönüştürmekten öteye gidemedi. Kimileri bileneni tekrar etti, yeni bir şey söyleyemedi. Delidolu Yayıncılık sayesinde ilk kez okuduğumuz Buluşma ise, kısa ama çok vurucu bir Che anlatısı. Cortazar’ın anlatıcısının zihnine girip, orada yaşadığı bilinç akışı sayesinde, Che’nin Küba Devrimi’ne doğru yürüyüşünü birlikte adımlıyoruz.


Devrim her zaman mümkün; Cortazar’ın anlatısı bunu fısıldıyor.


27 Mart 2016 Pazar

Redd: "Mükemmel Boşluk bir duygu tahliyesi albümü"

Stanislaw Lem’in zeka dolu kitabı ‘Mükemmel Boşluk’ varolmayan kitaplar üstüne yazılmış eleştiri yazılarından oluşur. Bir yanıyla sert, bir yanıyla alaycı bir kitaptır.

Redd, altıncı stüdyo albümlerinin adını biraz dünyanın halinden, biraz da bu kitaptan alıyor. Tıpkı albümün adında olduğu gibi, söz-müzik ilişkisinde de bir ‘ters köşe’ durumu var. Karanlık, depresif, hesaplaşan sözler ve dinleyenin kıpır kıpır olmasını sağlayan bir müzik. Dinlerken gözünüzün önüne bir pagan ayini gelebilir. Dünyaya bakış açıları ne olursa olsun, ateşin çevresinde toplanmayı başaran insanlar. Kötü duyguları, kavgaları, hastalığı, hatta ölümü kovmak için hem içlerinden geleni söylüyorlar hem de kendilerinden geçercesine dans ediyorlar.



Albümü Doğan Duru, Güneş Duru ve Berke Özgümüş ile konuştuk. Bu söyleşiyi geçen hafta yaptık. İçimizi yakan Ankara saldırısı öncesinde. Aslında yine bir yanda ‘birlik’ mesajlarının verildiği, bir yanda ise nefret cümlelerinin havada uçuştuğu günlerdi. Ama ölümlerin üstünden bile nefret cümleleri kuruldukça canı daha fazla acıyor insanın. Ülkenin damarlarına ölüm zerk edilmişken, daha da yakıyor bu soru: Biz ne zaman bu kadar acımasız olduk?

Redd üyeleri haklı: “Kendimizi tekrar keşfetmemiz lazım.”

Yaşadığımız hayal kırıklıklarından arınmak istedik

Bu albümü hazırlarken gündemin kalbine doğru mu gitmek istediniz, kapıyı kapatıp meseleleri dışarıda bırakmak mı?

Doğan: ‘Hayat Kaçık Bir Uykudur’ sırasında bütün sosyal medya hesaplarımı kapatıp İsviçre’ye gitmiş, bir süre uzaklaşmayı tercih etmiştim. Ama sen ne kadar kapatmaya-uzaklaşmaya çalışırsan çalış, o kötü haberler seni mutlaka buluyor. Dolayısıyla gündemden uzak kalamamıştım. Sonuçta ‘telveD litaK’ gibi, ‘Ellerini Kaldır’ gibi şarkılar oldu o albümde. Gündem o kadar yıpratıyor ve yoruyor ki, en basit duygularımızı bile ifade etmekte güçlük çeker hale geliyoruz. Her şeyi bilinçaltına atmaya başlıyoruz. Yaşadığımız bütün duygusal travmalar, orada bir yerde birikiyor. Bu albümde, o birikenleri boşaltmak istedik. Hiçbir şeyden uzak durmadan, sosyal medyayı kendi sınırları içinde bırakarak iç dünyamızı anlatma derdindeydik bu kez. Arka plandaki sıkıntılardan, hayal kırıklıklarından, umutsuzluklardan arınmak, orada bir boşluk yaratmak istedik.

Mükemmel Boşluk...

Doğan: Evet.

Bir boşluğun mükemmel olma hali. Tersine bir ilişki var bu tanımda. Şarkı sözleriyle, müziğin ilişkisinde olduğu gibi...

Berke: Bu tersine denge bizi çok ilgilendiriyordu. Bu hissi verdiysek, amacımıza ulaşmışız demektir.

Doğan: Bir gün Karaköy’e gittim. Bir adam gördüm orada. Evsizlere benziyordu. Sarhoş gibiydi. Kulağında kulaklık, kendinden geçmiş dans ediyordu. ‘Boşlukta Dans’ ilk başta İngilizce yazdığım bir şarkıydı. Türkçe sözleri o görüntü sayesinde oluştu. Bu dramatik sahne çok şey anlattı bana. Hepimizi delirten bir gündem var gerçekten. Kim bilir o adamı ne delirtmişti? “Yaşıyorum sadece ölmek için” sözleri o adamın görüntüsüyle geldi bana.

Berke: Sözler karanlık ama müziği duyunca ister istemez dans etmeye başlıyorsunuz.

Doğan: Bu albümdeki ayin duygusunu veren şey, synthesizer’ların elektronik müzik içindeki klasik tavrı bence. Bu tavır rock müzik tınılarıyla birleşince değişik bir ses yakalamış olduk.

En büyük direnç kendimizi tekrar keşfetmemizle başlayacak

Doğan şarkıları getirdiğinde, siz nasıl hissettiniz?

Güneş: Aslında hepimiz gitmek istediğimiz yeri biliyorduk. Doğan’ın bu şarkılardaki bakış açısı bize çok iyi geldi. Hatta bir iki yerde, doğrudan gündeme girip girmemek konusunda konuştuk aramızda. Ama sonuçta, hepimizin istediği bir çerçevede oluştu şarkılar.

Doğan: Nasıl bir albüm yapacağımız kadar, duygularımızı nasıl tahliye edeceğimiz önemliydi bizim için. Bu bir ‘duygu tahliyesi’ albümü. Herkes kendini o kadar unuttu ki... Herkes bir başkasının derdinin peşine düştü. Şu anda Türkiye’nin tek gündemi ‘başkanlık’. Bütün ülke başkanlığı yaşıyor, bütün nedenler başkanlık üstüne. Her konu oraya çıkıyor. Hatta dünya da bunu yaşamak zorunda kalıyor.

Güneş: Tam da bu nedenle biraz kendimize dönmek istedik. Çünkü en büyük direnç, kendimizi tekrar keşfettiğimizde başlayacak.

En büyük meselemiz oto-sansür

Sözler, mutsuzlukla yaşamayı ve bundan beslenmeyi tercih eden bir bireyle buluşturuyor bizi. Zamana teslim olmuş bir anlatıcı mı, olgunlaşmış bir anlatıcı mı var karşımızda?

Doğan: Türkiye’de en önemli konulardan biri oto-sansür. İstediğin gibi yazmak çok zor bu coğrafyada. Bu albüm duygusal olarak oto-sansürsüz bir albüm. Nick Cave’in “Bunny Munro’nun Ölümü” romanını okurken, oradaki özgürlüğü görünce düşünmüştüm bu konuyu. Bizim müziğimizin de, edebiyatımızın da, sinemamızın da en büyük meselesi oto-sansür.

Yalnızlıkla da hesaplaşan bir albüm. Bir yalnızlaşma çağında olduğumuzu mu düşünüyorsunuz?

Güneş: Yalnız kalamıyoruz ama yalnızlaşıyoruz. Yoksa yalnız kalayım, bir düşünceye odaklanayım gibi bir lüksümüz olamıyor artık.

Berke: Artık insanlar yalnızlığı, birey olma halini doyana kadar yaşayamıyorlar.

Doğan: Kaçımız kendi kendimize konuşmaya başladık? Bunu iyice düşünmek lazım. Eğer kendi kendimize konuşma noktasına geldiysek, yalnızlığımızı sağlıksız bir şekilde yaşıyoruz demektir.

Sextronot’taki geri sayım ve ‘Space Oditty’. David Bowie sizin için ne ifade eder?

Güneş: Bowie bir ikon kırıcı. Bizim için çok şey ifade ediyor. Bu şarkıyı o hayattayken yapmıştık ve elbette bir saygı duruşu var. Hayatta olmasını ve bu şarkıyı ona yollamayı çok isterdik.

Doğan: Albümde başka referanslar da var. Şarkılardan birinin içinde ‘Shine on You Crazy Diamond’a selam gizli örneğin.

Albümde bir de Laurie Anderson imzası var. O nasıl dahil oldu?

Doğan: O şarkıyı yaparken kafamda bir düzenleme vardı. Şarkının arasında bir şeyler anlatılmasını istedim. Laurie Anderson’un sesini şarkıya koyunca anlam derinleşti. Hepimiz çok memnun kaldık. İngilizce olsun mu, olmasın mı tartışması kısa sürdü, çünkü çok yakıştı şarkıya. Güneş yazıştı ve izin aldı. Sorgusuz, sualsiz izin verdi. Hiçbir şey istemedi bizden.

Dinledi mi şarkıyı?

Berke: Yollayacağız elbette. Bakalım nasıl bulacak?

Üretici kısmındaki ahlaksızlığa dur demeliyiz

Albüm çıktı. Şimdi konserler gelecek. Ama bir yandan da konser mekanları, festivaller konusu da sorunlu. Müzik piyasasının durumu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Doğan: Herkes aynı derecede cesur olamıyor. Herkesin sorumlulukları farklı. Geçen süreçte bazı insanlar sektörün yeni dinamiklerine teslim olmak zorunda kaldı. Teslim olmak zorunda bırakılma duygusu çok kötü. “Ya taraf, ya bertaraf olursun’ lafı bütün sektörleri etkiledi. Festivallerde, etkinliklerde, belediye konserlerinde hep aynı durumu yaşıyorsun. Seçeneklerin belli; ya susacaksın-rengini belli etmeyeceksin. Ya konuşacaksın. Ya da istenilen seçenekte konuşacaksın. Bir de her şeyin üstünde bir popülerliği olan, zamana göre sürekli şekil değiştirme yetenekleri olanlar var tabii.



Peki internet kullanım hızının bu kadar arttığı bir dönemin sizin sektöre yansımaları nasıl?

Doğan: Türkiye’de sistem henüz oturmadığı için çok kaçak var. Kültür sanatla ilişkimiz konusunda daha çok yol almamız lazım. Ayrıca ekonomik koşulları da görmezden gelemeyiz. Ama yine de dinleyicinin de biraz daha hassas davranması gerekiyor. Biz üretime odaklıyız. İşin tüketim kısmını düşünürsek çok zorlanırız..

Güneş: Bence asıl sorgulamamız gereken üretici kısmındaki ahlaksızlık. Bir bakıyorsun 65 milyon izlenme, 150 milyon izlenme. Türkiye’deki internet kullanıcısı rakamları belli. Türkiye’de insanların YouTube üzerinde ne kadar müzik dinlediği belli. Coldplay’in bir şarkısıyla Türkiye’den bir müzisyenin aynı izlenme oranlarına sahip olması eşyanın tabiatına aykırı. Dinleyici biraz daha hassas olabilir, tamam. Yine de oradaki ekonomik durumu görmüyor değiliz. Ama bu sahte rakamlardan beslenenlere anlayış göstermek mümkün değil.

Berke: Aynı oranlar demeyelim. Coldplay’i, Rhianna’yı sollayanlar var...

Keyifli bir yalnızlık

Müzik piyasasında on yılı geride bıraktınız. Bu on yılın ardından kendinizi yalnız mı hissediyorsunuz?

Doğan: Bu soruyu sorduğuna göre, yalnız olduğumuzu düşünüyorsun. Biz de farklı düşünmüyoruz.

Güneş: İlk başladığımızda kimleri örnek alıyorsunuz diye sordular. Biz sadece albüm yapmaya çalışıyorduk oysa. Hiçbir yapının içinde olmadan, kendi müziğimizi yapmak istedik. Bundan dolayı bizi kibirli görenler olabilir. Bu durum yalnızlaştırıyor, yapacak bir şey yok. Sonuçta bu keyifli bir yalnızlık.

Kalben: "Hümeyra bana gitarını değiştir dedi"

Kalben, Noktalı Virgül'e konuk oldu. İyi bir sohbetçi, kafalarımız da uydu. Çenemiz düştü. Ankara yıllarından Unkapanı deneyimine, hayatın akışından dinleyicileriyle ilişkilerine birçok konuda konuştuk. Hümeyra ile yaşadığı bir anısını da anlattı.

“Ben seni dinlerken Hümeyra şarkılarını ve tavrını da görüyorum biraz,” dediğim anda gözleri ışıldadı Kalben'in. Meğer tanışmışlar. 

“Hümeyra o kadar güzel bir insan ki... Bir konserime geldi. Önce sahneden laf atıştık, sonra geldi öptü beni. Hep müzik yapmaya devam et dedi, çok beğendiğini söyledi. Ama gitarını değiştir, dedi. O kadar tatlı ki... Gitarı beğenmemiş. O zamanlar kullandığım gitar, tam bana göre değildi. Müziği o kadar iyi biliyor ki, bunu hissetti. İşte Hümeyra öyle bir kulak, öyle bir ruh... “

Kalben, Hümeyra’nın sözünü dinlemiş ve gitarını değiştirmiş. Gitarda hep ikinci el kovalıyormuş. ‘Saçlar’ şarkısının klibinde kullandığı Gretsch marka gitarın öyküsünü de anlattı:



Şimdi çok tatlı bir Gretsch’imiz var, kızımız. Kız diyoruz ona. Bir üniversite öğrencisinden ikinci el aldık. Eşyalar o kadar kıymetli ki onları her seferinde sıfır almak zorunda değiliz. Zaten yüksek lisans tezimi de yadigarlar üzerine yaptım. Para saçmayı da çok sevmem, memur çocuğuyum. Beni hep bir şeyleri hesaplayarak büyüttüler, sağ olsunlar. O yüzden de seviyorum eski eşyaları. Bir üniversite öğrencisinin alıp birkaç yıl grubunda çaldığı, sonra da daha iyi bir gitar almak için sattığı gitarın bir hikayesi var. Onu seviyorum...

Kendimi tutamayıp “Kırılgan bir insan mısın?” diye sordum. İşte cevabı:

“Çok dürüst bir yerde yaşamıyoruz. İnsanların niyetlerini açıkça ortaya koyduğu, söylemek istediklerini net bir şekilde söylediği bir yerde yaşadığımızı gözlemleyemedim 30 yıldır. Olabildiğince kalbimden iyi şeyler dökmeye çalışıyorum insanlara. Etrafımda da öyle insanlar olsun istedim ama hep öyle olmuyor tabii yolculuk sırasında.”


Söyleşinin tümü YouTube’da, MottoMüzik kanalında: 


26 Mart 2016 Cumartesi

İpekli Mendil Kütüphanesi'ne ödül

İpekli Mendil adını verdiğim kitabı nasıl oluşturduğumuzu, neden böyle bir kitap yapma isteğine kapıldığımı anlatmıştım daha önce. Merak edenler, kitabın önsözünü okuyarak da öğrenebilir. (Aman yanlış anlamayın, kitabı almak zorunda değilsiniz, bir kitapçıda ayaküstü okunabilecek kısalıkta bir önsöz.)

İpekli Mendil, baskı aşamasına geldiği günlerde, böyle bir projenin ne şekilde kitap sayfalarından çıkıp yaşamaya başlayacağını düşünüyordum. Evet, öğrencilerimle kafa kafaya verip bir çeşit öykü sözlüğü yazmıştık. Edebiyatımızın öykü yollarına ışık düşürmeye çalışmıştık ama sonuçta kitap "sabit" duracaktı. Yıllar içinde baskılar yapması ya da çok sayıda okura ulaşması, onu bu durgun halden çıkaramayacaktı. Öykünün yoluna düşürülen ışıkla, okurunun yoluna düşürülen ışığın çakışması gerekiyordu.

Üstelik okur olmak da meselelerimden biriydi. Edebiyatın bilirkişilerinin dayatmacı diliyle belirlediği bir okurdan, daha özgür bir okura ulaşmanın en doğru yolu, özellikle gençlere kendi kararlarını verme yolunda bir yapı sunabilmekti sanırım. Neyse... Uzatmayayım. Çok sayıda düşünce uçuşuyordu kafamda.

Bu düşünceler, yıllar içinde gördüğüm kütüphanecilik uygulamalarının yanlışlarıyla birleşince, karar verdim. Uygulamaya yine öğrencilerimle geçtik. Bir kütüphane kuracaktık.

Bunun için en doğru adres-kişi, bizi Antakya Narlıca'dan çağırdı. Daha önce "ince uzun bir edebiyat öğretmeni" diye adlandırdığım o acayip insan: Mehmet Tutar. 

Mehmet Tutar'a hiç düşünmeden acayip diyorum. Kusura bakmaz, biliyorum. Çünkü ben öğrencileriyle böyle içtenlikli ilişki kuran, edebiyatın içinde böyle yanıp kavrulmayı göze alan az öğretmen gördüm. (Belki de hiç görmedim)

Bu yazı sadece bir kutlama yazısı olacağı için, İpekli Mendil Kütüphanesi'nin kuruluş öyküsünü uzun uzun anlatmayacağım. Ama özellikle İpekli Mendil kitabının yazarları olan öğrencilerimin düşünce ve emek yoğun çalışmalarını asla unutamam. Onlar da herhalde kütüphanenin açılış günü çektiğimiz halayı unutmazlar. Harika bir gündü. O gün bizi halaya kaldıran bütün öğrencilere ve müdür başta olmak üzere okulun bütün öğretmenlerine teşekkür ederim.

İpekli Mendil Kütüphanesi, "2016 Kütüphane ve Okuma Kültürüne Katkı Ödülü" sahibi artık. Bu ödülü resmi bir kurumla paylaşan, sivil bir kütüphane. Bizlerin kurduğu, Mehmet Tutar'ın öncülük ettiği ama tümüyle Narlıca Anadolu Lisesi öğrencilerinin sahibi olduğu bir kütüphane.

Ödül töreninde Mehmet Tutar sahnede olacak. Ödülü elbette o alacak. Bizlere sadece alkışlamak düşer. Ben bir kez de Fil Uçuşu'nun satırlarında tebrik ediyorum uzun ince bir edebiyat öğretmenini. Alkışlar sana öğretmenim.

Kütüphanemiz artık ödüllü. Peki bizim işimiz bitti mi?

Asla.

Daha yapacaklarımız var. Kafamda birdirbir oynayan düşünceler var. Ama şimdilik şöyle bir durup keyfini çıkaralım.

Şimdi kutlama zamanı...


İşte ödül töreni davetiyesi...

24 Mart 2016 Perşembe

Cruyff ölmez ki...

Bugün geç saatte öğrendim; Cruyff ölmüş.

Hani şu "Sarı Fare" vardır ya, işte o.

Hani Barcelona'ya sevgime, her daim Portakallar yensin isteğime neden olan, adıyla anılan dönüşlü çalıma bakmaya doyamadığım, antrenman sevmezliğinden sigara tiryakiliğine türlü efsanesini defterime not ettiğim adam. Bildiğiniz Johan Cruyff.

Futbolu seviyorum dediğimde burun kıvıranlara, dersini veren ağabeylerimden biriydi o. En kibirli futbol düşmanının bile kayıtsız kalamayacağı hikayelerin kahramanlarından biriydi.

Ölmüş dediler.

Cruyff ölmez ki. Bilmiyorlar.




Kemal Tahir/Samim Aşkın'dan Halk Plajı

Halk Plajı’nı bir sahaf ziyareti sırasında almıştım. Çağlayan Yayınevi’nin Şubat 1954 tarihli baskısının kapağı ilgimi çekmişti öncelikle. Bu kapakların ayrı bir hikayesi var, uzun uzun araştırıp yazmak lazım. Halk Plajı’nın kapak resminde arka planda bungalov tarzı bir plaj binası var; belli ki plajın büfesi. İçinde bir adam, önünde kasketli bir adamla bir kadın, çömelmiş şortlu biri ve şezlongda güneş banyosu yapan bir beyefendi. Ama kapak resminde ilk gözümüze çarpan bunlar değil elbette. Ayak bileklerine kadar denizin içinde duran hafif balıketi, kırmızı bikinili, ellerini ensesinde birleştirmiş esmer kadından gözlerimizi alamıyoruz. Çağlayan Yayınları’nın birçok kitabında olduğu gibi, bu kitapta da ‘cinsellik’ ön planda.

Çağlayan Yayınları, 1953 yılında Refik Erduran, Ertem Eğilmez ve Haldun Sel’in ortaklaşa kurdukları bir yayınevi. 1954’ün başında, Mickey Spillane’in “I, The Jury” isimli kitabını Kanun Benim adıyla yayınlıyorlar. Kitabın çevirmeni F.M.İkinci takma adını kullanan Kemal Tahir. Bu kitap Çağlayan Yayınları’nın önce orijinallerini yayınlayacakları, sonra da Kemal Tahir’e ‘adaptasyonlarını’ yazdıracakları Mike Hammer (Mayk Hammer) serisinin ilk kitabı. 100.000’in üstünde bir satış rakamına ulaşan kitap, yayınevinin diğer kitaplarını da uçuruyor deyim yerindeyse. Samim Aşkın adlı bir yazarın romanı olan Halk Plajı da, bu rüzgardan nasipleniyor ve 35.000 adet satıyor.



Samimiyetle söyleyeyim, kitabın yazarı Samim Aşkın’ın adını daha önce duymamıştım. Olayın gerçeğini bilmeden, sadece eğlenmek amacıyla başladım okumaya. Sayfaları hızlı hızlı çevirir, 50’lerin macerayla, cinsellikle, aşklarla tıka basa doldurulmuş romanını çekirdek niyetine bitiririm diye düşünüyordum.

Ama ilk bölüm bittiğinde, o alaycı tavrımı rafa kaldırmam gerektiğini anladım. Roman daha ilk sayfalarında, hatta ilk paragrafında ‘haddini bil’ demişti bana. İtiraf ediyorum, Samim Aşkın’ın kim olduğunu o ilk paragraf bittiğinde merak ettim. Böylesine ‘piyasa işi bir cep kitabında’ o üslubu tutturabilen ismin gerçek kimliğine ulaşınca da şaşırmadım doğrusu. Samim Aşkın, Kemal Tahir’in onlarca müstear adından biriydi.

Halk Plajı ince, rahat okunan bir roman. Açıkçası çok iyi olduğunu söylemek zor. Ama yine de bize o dönemin ‘okurluk ruhu’ hakkında önemli şeyler fısıldıyor. Tamamen ticari kaygılarla yayıncılık yapan, cep boyu kitaplarını 1 lira gibi ucuz bir fiyattan okura ulaştıran, ‘cinsellik ve vurdu-kırdı’ takıntısı olan, satış odaklı kitaplara reklamlarla yüklenen bir yayınevinin bu kitabında bile edebi bir lezzet yakalamayı başarmış Kemal Tahir. Okur kapağındaki cinsel vurguya kanıp alsa bile, içeriğine kayıtsız kalmamış ki, gerçekçi karakterleriyle ve su gibi akıp giden diyaloglarıyla hızlıca okunan, günün moda deyimiyle ‘sayfa çevirten’ bu roman, 35.000 gibi bir satış rakamına ulaşmış. Davut Bey, Süleyman Efe, Laz Dursun, Şükran Abla ve diğerlerinin ilişkileriyle bir halk plajını mekan seçen ve inceden inceye sınıf tartışmasına da kapı aralayan kısa anlatısında, sokağın dilini, gündelik argoyu, bireysel hırsları, sınıf mücadelesini incelikle işlemeye özen göstermiş Kemal Tahir.

Halk Plajı, İthaki Yayınları etiketiyle ve orijinal kapağıyla tekrar yayımlandı. Yayınevi tanıtım metninde şöyle diyor: Bugün Halk Plajı’nı yeniden okurlarla buluşturmak, hem Kemal Tahir’in romancılığını, hem de dönemin yayıncılık dünyasını hatırlamak üzere zevkli bir girişim niteliğinde. Orijinal kapağıyla birlikte sunduğumuz kitabın, bir zamanlar ilk yayımcının garanti ettiği zevkli saatleri bugün de yaşatabilmesi beklentisiyle…”

Bir zamanlar 35.000 satmış kitabın, bugün aynı rakamlara ulaşmasını beklemek hayalperestlik olur. Ama yayınevinin de vurguladığı gibi yayıncılık dünyamızın geçmişinde ve bir büyük ustanın edebiyat yolculuğunda yürümek için bulunmaz bir fırsat bu.


İthaki Yayınları, önümüzdeki aylarda Kemal Tahir’in müstear isimle yazdığı diğer romanları da yeniden okurlarla buluşturacağını açıkladı. Bu yayınları takip etmekte fayda var. Çünkü unutmayalım ki, iyi bir okur olmak, biraz da edebiyatın zaman yolculuğunun izini sürmektir.