Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

26 Ocak 2015 Pazartesi

Okurların yüreğinden su gibi fışkıran bir İpekli Mendil

İpekli Mendil.

Uzun süren bir yolculuk ve sonrası…

Fil Uçuşu'nda İpekli Mendil ile ilgili bir yazıya yer vermedim. Oysa, bu blogun da kitabın oluşumuna katkısı var.

Sarnıç Öykü'nün şu anda raflarda olan sayısında, İpekli Mendil'e de yer verildi. Fil Uçuşu'na o yazıyı almak istedim. Çünkü İpekli Mendil 'i hazırlayanların cümleleri var burada.

İşte Sati Faik'e saygılarımla diye başladığım o yazı ve kitabı hazırlayanların görüşleri…


İçinde öyküler olan bir sözlük: Okumayı, öyküleri sevenler için, içinden mutluluk geçen bir sahil kasabası demek. Öykülerin izini sürmek, yazarların dünyasından kaybolmak ve yine öykülerin verdiği pusulayla yeniden yolunu bulmak.

Romantikleştirmeyeceğim. Ama İpekli Mendil’in hazırlanması sürecini böyle tarif edebilirim. Uzun zamandır okumak-yazmak konusunda atölye çalışması yürüttüğüm öğrencilerimle-arkadaşlarımla, birlikte çıktığımız bir yolculuk. Eşik Cini dergisinin arka sayfalarında başladığım bir çalışmanın, birlikte üretmeye-emeği paylaşmaya yaptığı yolculuk aynı zamanda.

Peki nedir İpekli Mendil? Öykü sözlüğü demeyi seviyorum ama bu sadece bir benzetme olur olsa olsa... Öykümüzdeki nesnelerin, karakterlerin, renklerin ve daha fazlasının izini sürmek diyorum kimi zaman. Ama bu bir tanımın içine hapsetmek olur, yeterli değil. Aslında Türkçe yazılmış öykünün tarihinde kişisel bir okuma çabası demek gerekiyor. Üstelik o kişiselliği, kolektif bir zihinde oluşturarak. Öykülerin “arka kapak yazıları”, öykülerin izdüşümleri, öykülerden zihinlere sızanlar ve daha fazlası.

Benim için bu kitabın hazırlanma süreci, en az kendisi kadar değerli. O yüzden İpekli Mendil denince, fazla gevezelik etmeden, sözü hazırlayanlara bırakmayı yeğliyorum. Bakalım kitabı hazırlayanlar bu yolculuğu nasıl tanımlamış.

Ayçin İnci: İpekli Mendil'i oluşturduğumuz süreçte, mevcut okuma-yazma alışkanlığımın da üzerine çıkarak, daha önce okumadığım yazarlarla tanışmak gönül dimağımın farkındalığına tebessüm kondurdu.

Betül Tekeli: Kapadokya'daki yeraltı şehirlerini bilir misiniz? Oraya ilk gittiğimde inmiştim. İnsanların sığınmak için oluşturdukları bu dünya beni çok etkilemişti. Kapadokya'ya çok gittim. Fakat yeraltı şehirlerine tekrar inebilecek kadar kalamadım. Ta ki bambaşka bir yerde o sığınağı bulana kadar. İpekli Mendil benim için o sığınaklardan biri oldu.

Billur Özeke: Benim bir hikâyem var mıydı, olur muydu bilemiyordum ama öykülerle geleceğe bakabilirdim. Yanılmadım da. Beni sardılar, sarmaladılar. Ağrımı sızıya dönüştürdüler. Eksiktim, gediktim ama bu serüven boyunca tamamlanmaya başladım.

Cansev Erdemir: İpekli Mendil, yuvarlak bir masa etrafında yarattığımız beraberlik ve aidiyet duygusunun kolektif bir çalışmaya dönüşmesi açısından benim için çok önemli.

Dilvin Tüfekçioğlu: Geçtiğimiz dört yıl içinde yazdığımız/okuduğumuz öyküler, bizlere birbirimizi tanımakla ilgili ipuçları verdi. Bizlerin de bu kitapta öykücülüğümüzle ilgili ipuçlarını toplayıp okuyucuya sunduğumuzu düşünüyorum.

Doğan Toryan: Sözcükler arttıkça azaldı hayatın içinden bir şeyler. Sanki eskileri çıkarıp yenileri koymak gibiydi, takas gibiydi ya da. İpekli Mendil’de olduğu gibi.

Ebru Tepeler: Bir parçası olmaktan gurur duyduğum, hep duyacağım bir serüven oldu İpekli Mendil benim için. Artık okumaya ve yazmaya daha çok iştahlıyım!

Eda Yavaş Demir: Yazarken yaşayacaklarımızı ve ulaşabileceğimiz yerleri sanırım başlangıçta hayal edememişiz. Bu kitap ile benim hayallerim genişledi.

Gülda Şahin: İpekli Mendil’in kökleri çok sağlam, gücünü Türkiye’nin en değerli öykülerinden alıyor ve sürekli dallanıp, gelişecek, yüzyıllık bir ağaca dönüşecek.

Harika H. Uygur Ülkü: Her bir öykünün özüne girdikçe kendi kelimelerimizi, kendi rengimizi arar olduk. Benim için bir hikâyenin özüne dokunmakla, kendi kalbime dokunabilmek aynı değerde paha biçilmez olmuştu.

İzzetiye Keçeci: Siz hiç bitecek kaygısı ve hevesiyle bir çalışmada yer aldınız mı? Sonuca hükmetmeksizin, adım adım ilerlemenin keyfine vardınız mı? O yüzden anlatması çok güç. Bu çalışmada kitaplara ulaşmanın güçlüğünü tekrar tekrar yaşayıp üzüldüm. Sahafların var olmasına sevindim. Antolojilerin önemini kavradım.

Jülide Emre: Hayatla ilgili sorgulamalarımın arttığı bir zamanda aradığım cevabı buldum. Okumak ve yazmakmış o cevap. Tam cevabı buldum diye sevinirken, bir de İpekli Mendil’imiz oldu.

Lütfi Aydeniz: Sahafların tozlu raflarının arasında keşfettiğim öykülerin yüzümü aydınlattığını hissettim.

Mehtap Akdeniz: İpekli Mendil’de yer verdiğimiz  her yazarın maddelerine ulaşmak için bine yakın kitap okuyan bir ekip olarak kendimizi iyi hissediyoruz.
Hem de çok iyi...

Nefin Huvaj: İpekli Mendil’e gebe atölyemiz başladığında, kızımın doğumuna iki ay vardı. Masada öykü kitapları, elimizde kalem, herkeste bir heyecan... Bir yandan yaratıcı muhabbet, espriler havada uçuşuyor: "Güldürmeyin şuracıkta doğuruveririm ha!” derken kızımın peşi sıra geldi İpekli Mendil.

Özgür Can Öney: Hem öykülerin güzel dünyasını görmesini, hem de okumak yazmak adına bir araya gelen, yazdıklarıyla aslında birbirlerine iç dünyalarını samimi olarak açan diğer atölye arkadaşlarımla aynı havayı solumak... Nihayetinde buradayız; ama bu daha başlangıç.

Pelin Öney: Kocam Özgür’le birlikte devam ettiğimiz atölye, bizi ilk tanıştığımız günlere, beraber aynı sıralarda oturduğumuz okul zamanına götürdü. Öykü sözlüğü mezuniyetimiz, İpekli Mendil de diplomamız gibi oldu.

Özlem Ulus: Bu kitap bana "yazar okumayı" öğretti. Oyuncuların oynadıkları senaryo karakterlerine bürünmesine benzer duygular yaşattı. Bir yazarın peşinde öğrenilebileceklerin sonsuz olduğunu tecrübe etmemi sağladı.

Seda Arkan: Çocukluğumda, gençliğimde, yaşadığım sevinçlerimi, kalp ağrılarımı yeniden buldum. Keşke tutsaydım dediğim günlüklerin yerine yazdım.

Servan Güney: Zamansızlıktan yakınırken, bu çalışmayla günün aslında yirmi beş saat olabildiğini ve o bir saatte neleri keşfedebileceğimi fark ettim. Evet, öykülerin dünyasında bir yirmi beşinci saat varmış.

Sinem Cerrah: İpekli Mendil, öykülerin sunduğu deneyimleri paylaşmak demek benim için. Bir yapıyı tasarlar gibi, yer ve zaman ilişkisinin peşine düşmek, içindeki yaşamları hayal etmek ve bunları başkalarına aktarmak demek.

Süreyya Duygu Yalçın: İpekli Mendil, bir öyküyü A'dan Z'ye okumak, kendine bir harf katmak adına yapılmış en güzel deneyimdi.


25 Ocak 2015 Pazar

Dünya sirkinde havada elma çevirmek!

Çocukluğumdan beri jonglörleri ilgi ve gıptayla izlerim.

Hadi daha net olayım; kıskanırım.

Bir dönem üç top çevirmeyi denedim. Ortalama bir başarı elde ettim ama istikrarlı davranamadım.

Yıllardır Edinburhg Tiyatro Festivali'nin listesinde yer alan Gundini Juggling'in İstanbul'a geleceğini öğrendiğimde heyecanlanma nedenlerimden biri buydu yani.


Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi Drama Sahnesi'ndeki gösterinin tanıtımında da vurgu jonglörlük üstüneydi: "9 jonglör, 80 elma ve 4 tabak takımı ile bir saatlik eğlence"


Hemen söylemeliyim ki "Smashed" bunlardan çok daha fazlası. Sean Gandini ve Kati Yla-Hokkala'nın sanat direktörlüğünde çalışan grubun merkezinde jonglörlüğün durduğu tartışmasız.

Yeni sirk denilen kavramın içine yerleştirilebilir Gandini Juggling. Bir ucu da performans tiyatrosuna dayandırılabilir. Ancak kendileri jonglörlüğün çevresine yerleşmiş daha "eğlenceli" tanımları seviyorlar.

Çocuksu bir eğlence değil bu. Örneği bu gösterilerinde de kolonyal bir imparatorluğun orta sınıf zevklerinden, cinselliğe, ırkçılık ve ötekileştirmeden, cinselliğe çok sayıda gönderme içeren bir metnin çevresinde ilerliyorlar.


Maiken düzeninde başlayan bir oyunun "delirium"la son ermesi boşa değil. Gerçekten bir paramparça olma haline giden yolda, tuhaf duraklar çıkıyor karşımıza. Jonglörlük bütün bu durakların birbirlerine bağlanmasında ilüzyonu gerçekleştiriyor. Havada dönüp duran elmaları izlerken, zihnimizde de türlü hikaye dönmeye başlıyor.

Yani sadece oyunun yönetmeni Sean Gandini değil, dramaturg John-Paul Zaccarini de ayakta alkışlanmalı.

Çok eğlenceli bir gösteri bu. Ama eski usül sirk eğlencesi değil, palyaçolar düşüp kalkmıyor.

Çok heyecanlı bir gösteri bu. Ama jonglörlüğün akıl almaz numaralarıyla değil, bu el-beden-zihin becerisinin, hikayenin akışkanlığına katkısıyla heyecanlanıyorsunuz.

Özetle bir çağdaş sirk var karşımızda. Dünya dediğimiz sirkin bir yansıması.

Karşınızda oyunun tanıtımında dendiği gibi sadece "Dünyanın en yetenekli jonglörleri" yok. Açıkçası bu cümleye sıkıştırılamayacak bir zihin var sahnede. Daha fazlasını izleyeceksiniz.


Dünya sirkinde, Adem'le Havva'dan bu yana elimizdeki elmaları atıp tutmaya devam ediyoruz. Böyle gelmiş, böyle gider.


23 Ocak 2015 Cuma

"Yazar duruşu" nedir?

Bir yazar şöyle demişti, zamanın birinde: "Sosyal medyada falan bu kadar çok yazman iyi değil bence. Kendini biraz geri çekmeyi bilmelisin. Bir yazar duruşu sergilemelisin."

Üstelik bunu, parmağını sallayarak ve biraz da haddimi bildirerek söylemişti. Anlaşılacağı üzere, "bir anda aklına gelen" bir düşünceyi, dostça bir söyleşi içinde paylaşmak değildi amacı. Üstünde düşündüğü bir kavramın, "yazar duruşu" kavramının ateşli bir savunucusu vardı karşımda.

Olabilir.

İşin "üslup" kısmına takılmadan ilerleyelim. İnsanların hayatlarının bir döneminde, bir kavramın sağlayacağı iktidar alanına meftun olmaları şaşırtıcı değil.

Sonrasında çok düşündüm: "Yazar duruşu nedir?"

Kendi gençliğimde gördüğüm ağırbaşlı, düşünceli, ulaşılmaz ve her sözünde bir hikmet saklı olan figürlerden mi alıyordu bu duruş gücünü?

Bilmediğimiz bir yerlerinde yaraları olan, dert yanardağının içine düşmüş insanlar mıydı yazarlar?

Kendini ağırdan satmakla, bilginin sahibiymiş gibi davranmak arasındaki çizginin kalınlığı neydi?

İflah olmaz bir romantizmin, sadece yeri geldiğinde sunulan ironiyle harmanlandığı bir cümle miydi yazar?

"Fotoğraf çektirirken gülmeyin," diyenini de duymuştum. "Pişmiş kelle gibi sırıtmayın"la, "yazar dediğin derin bakar" arasında bir değerlendirme olsa gerek bu. Peki ama neden? Yazarın, bedeniyle vaadettiği ve bilmediğim bir şey mi vardı bu "yazar duruşu" formülünün içinde?

Bu söylediklerimin çoğu, Gezi Direnişi öncesinde defterlerime not düştüğüm şeyler. O zamanlar daha çok beyin patlatmışım bu meseleye demek ki. Ama arada sırada, özellikle daha çok kullandığım Twitter ortamında gezinirken aklıma yine düşüyor. Özellikle de takip ettiğim ya da arada yazdıklarına baktığım yazarlara söylenenleri falan okuduğumda.

Konunun orta yerine Gezi'yi yerleştirmem boşa değil, hemen söyleyeyim. Çünkü bu süreci "içeriden" yaşayanlarla, "gözlemci" pozisyonunda kalıp büyük değerlendirmeler yapanlar arasında bir üslup farkı var.

Orada olan yazarlar vardı. Bir de oraya bakan yazarlar.

Dolayısıyla şu "yazarlık duruşu" meselesine bu sürecin sonrasında daha geniş bir çerçeveden bakabiliyorum. Ya da baktığımı sanıyorum. Neyse…

Yanlış anlaşılmasın; o duruş dediğiniz şey, öyle değil böyle olmalı gibi bir cümle kurmayacağım. İsteyen istediği gibi durabilir, durmalıdır da. Ben sadece bu meseledeki ikiyüzlülüğe odaklanıyorum. Meyhane ortamında türlü maymunluk yaptıktan sonra, okurların karşısında "ağır abi" olanla benim meselem. "Yahu yazar dostlarının yanında her şekle giriyorsun da, okura mı senin havan?" diyesim geliyor. Oysa, edebiyatının varlığı o yazar arkadaşların değil, okurların. Bir süzgeçten geçirilmemiş gerçek yüzünü göstermen gereken, aslında onlar. Hayatın içinde nasılsan öyle olsan edebiyat arenalarında da… Zor mu? Yanlış mı? Nasıl normalde ağır bir adamsan okurla buluştuğunda takla atmanı istemiyorsak, normalde eğlenceli bir adamsan okurla buluştuğunda düşünceli-dertli hallere bürünmeni de bir o kadar istemiyoruz.

"Ben okurla buluşmam," diyorsan itirazımız yok. Ama hem burada biraz olayım, buradan biraz sosyal medyaya bakayım, buradayken edebiyat ortamlarına iyi geleyim, buradayken de okurlara kutsallığımı hissettireyim diyorsan, durum tatsızlaşıyor.

Peki bu yazıyı neden şimdi yazıyorum? Nedeni basit, bu aralar Celine okuyorum.

Şimdi bu yazıyı okuyanlara sormak istiyorum: "Yazar duruşu nedir? Yazar nasıl davranmalıdır? Bu davranışların bir kalıbı çıkartılabilir mi? Yazar olmak isteyen herkes o kalıba dökülebilir mi?"

Nedir yani?

Bir sabah, insanlık kendisini bir hamamböceğine dönüşmüş olarak bulur!

2006 FIFA Dünya Kupası.

Hani şu Zidane’ın Materazzi’ye attığı kafa ile hatırlanan kupa.

11 Temmuz’da oynanan karşılaşmada Meksika takımı, Bravo’nun golüyle öne geçiyor. Maçın 36.dakikasında, 4 numaralı formasıyla Yahya Golmohammadi sahneye çıkıyor ve İran’ın beraberlik golünü atıyor.

Tahran’ın kuzeyindeki bir hapishanede, 209 numaralı binanın küçücük hücresindeki iki adam, Mana Neyastani ve Mehrdad Ghasemfar, heyecan içinde maçın sonucunu öğrenmek istiyorlar. Önceki golden haberi olmayan (ya da önemsemeyen) gardiyan, maçta İran’ın 1-0 önde olduğunu söylüyor Neyestani ve Mehrad’a.



Neyastani’nin 12 Mayıs 2006’da çalıştığı gazetenin çocuk sayfasında çizdiği bir karikatür yüzünden hapiste bu iki adam. Hapisteler, çünkü bant karikatürün bir karesinde, bir hamamböceğine “Namana!” dedirtmiş Neyastani. Çocukken büyükannesinden duyduğu, evde sıklıkla kullanılan bir kelime. Bu kelimenin Azerice bir kelime olduğunu, önce ülkedeki Azeri Türkleri, sonrasında da bütün Azerbaycan’ı etkileyeceğini düşünmeden konuşma balonunun içine yerleştiriverdiği bir kelime. Yani bu kelimeyi seçişinde bir art niyet olmadığını söylüyor. Kaldı ki, bu dediğine inanmasak bile, sonrası düşündürücü.

Çünkü o kelime bir hamamböceğine söyletilince, etnik hassasiyetler devreye giriyor. Bir çocuk karikatüründeki bu kare yüzünden Azeriler, kendilerine ‘hamamböceği’ dendiğini düşünüyorlar. Önce Azeri Türk nüfusunun çoğunlukta olduğu Tebriz ve Ardabil bölgelerinde, sonrasında çok daha yaygın bir coğrafyada olaylar başlıyor. Öfke. Sokak eylemleri. Tehditler. Ve ölümler...

Mana Neyastani ve gazetenin editörü Mehrdad Ghasemfar, gözaltına alınıyorlar hemen. Böyle bir eylemi neden yaptıkları, arkasında kimlerin olduğu, kimden para aldıkları konusunda sorgulanıyorlar. Baskı ve işkence giderek artıyor. Üstelik beklenen ‘gerçek dışı itiraf”ın kurtuluş umudu olup olmayacağı da belli değil. Her şeyden önce ‘muhalif’ kimlikleriyle tanınan iki kişi var devletin elinde.

Atık sağlıklı düşünemeyecek bir noktaya geldikleri o maç gününde, iki adamın İran’ın golüne sevinmeleri bu yüzden. Eğer İran, Meksika’yı yenerse bütün ülkenin bayram yerine döneceğine ve böylece Azeri öfkesinin unutulacağına inanan iki dost, bu haberle havalara sıçrıyorlar. Sanki özgürlükleri bir futbol maçına, atılacak bir gole bağlıymış gibi...

Özgürlük bazen bir futbol maçını, hesap yapmadan-sorumsuzca izleyebilmek...

Ama umut dolu geçen gecenin sabahında öğreniyorlar maçın sonucunu. Meksika 3-1 kazanmış durumda. Sadece bir beraberlik alabildiği grup maçları bittiğinde, turnuvaya veda ediyor İran.


Bütün bu anlattıklarım Mana Neyestani’nin 2014 yılında yayımlanan otobiyografik çalışması “An Iranian Metamorphosis”den. İlk olarak Fransa’da yayımlanan bir grafik-roman. Kafka’nın Gregor Samsa’sından yola çıkıp bir hamamböceğinin kendi yaşamını nasıl değiştirdiğini ve ülkesinin dönüşümünü anlatıyor. Neyestani, 1973 Tahran doğumlu bir çizer. Şair bir babanın oğlu, mimarlık eğitimi almış, muhalif duruşuyla tanınan ve 2010 yılından bu yana Fransa’da yaşayan bir isim.

“An Iranian Metamorphosis” yolu Türkiye’den de geçen bir grafik-roman. Neyestani’nin İran’dan kaçış yolculuğundaki duraklardan biri Türkiye. Bu süreçte yaşananları, günün birinde bu grafik-romanı okuma isteği içinde olanların keyfini kaçırmamak için anlatmayacağım. Ama İran, Dubai, Malezya, Türkiye ve Çin hattında ilerleyen maceranın baskıcı yönetimler ve hassasiyetler konusunda bir ‘kaynak kitap’ olduğunu söyleyebilirim.


“Hassasiyetler” siyasi jargona ne zaman, hangi olayla girdi bilmiyorum. Ama dünya siyasi tarihinin hiçbir dönemde eşitlikçi bir hassasiyetle adım atmadığını hepimiz biliyoruz. Bu hassasiyetler piramidinin sınırlarını kimin çizdiğini, piramidin tepesine hangi hassasiyetin oturtulduğunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Çünkü kimse, bir diğerine karşı gerçekten ‘hassas’ olmayacak. Bütün konularda olduğu gibi “Benim hassasiyetim, senin hassasiyetini döver,” deyip duracağız.

Artık kabul edelim.

“Bizden olmayanı sevmeyiz” günleri geride kaldı.

“Bana faydası olmayandan, menfaatime uymayandan nefret ederim” günleri bile geçip gidiyor.

“Yaşam hakkını onayladıklarım dışındakilere ölüm” günlerinden geçiyoruz.

Kendisininkilerden başka hassasiyetleri olanları sevmiyor kimse. İnsanları sevmiyor. Doğayı sevmiyor. Yaşadığı dünyayı sevmiyor. Diyelim ki ‘sevmek’ romantik bir ruh hali; hadi geçelim sevmekten, kimse kimseyi dinlemeye-anlamaya bile çalışmıyor.

Özgürlük, dinlemeye başladığın an.
Özgürlük, anlamaya çabaladığın an.

Artık gerçekten özgür olmamız mümkün mü?


Çoktan devcileyin bir böceğe dönüştü insanlık. Üstelik o böcekten de nefret ediyoruz.

20 Ocak 2015 Salı

Bir blog yazısı kaç kişi okuyunca 'başarılı' sayılır?

Oldukça tanınmış bir blog yazarıyla tanıştım.

Bu medyanın iyi bilinir isimleri "Blogger" denmesini tercih ediyorlar kendilerine. Ben de öyle diyeyim o zaman.

"Biz bloggerlar genelde kıskanırız birbirimizi, bir başkasının sayfası bizimkiniden çok okunsun istemeyiz," dedi.

Ve şöyle devam etti: "Bir blogger sürekli olarak, sayfasının verilerini takip etmek zorundadır. Ne kadar okunduğunu, kaç kişiye ulaştığını bilmek zorundadır. Hatta ben, çoğu zaman, takipçi sayısı çok olan blogların verilerine bile bakıp diğerleri hakkında bilgi topluyorum."

Ben de çevremdeki herkese blog açmalarını öneren biri olduğumu, öğrencilerimi bu konuda hep desteklediğimi ve rakamlara kapılmadan, içeriğe odaklanılmasını önerdiğimi söyledim. Bu önerimi bir çeşit 'hainlik' olarak konumlandırdı sanırım, çünkü "Sakın böyle söylemeyin, rakamlar önemlidir, kesinlikle hangi yazıda kaç saniye kalındığını bile takip etsinler," dedi.

Anlaşamayacağımız belliydi. Ama yine de devam ettik sohbete. Bu durumu sevdim.

"Peki sadece okurun ilgisine bağlı kalmak, yazdıklarınızı etkilemiyor mu?" dediğimde, dürüst bir cevap verdi. "Etkiliyor ve bence bu çok normal. Çünkü çok kişi okusun diye yazıyorum, bu durumda okur neye daha çok ilgi gösteriyorsa onu yazmam da çok doğal."

Elbette sohbet uzayabilirdi. Çünkü, sadece rakamlardan oluşan bir veri tabanının, istediği 'çok okunma' eyleminin gerçekleştiği konusunda garanti veremeyeceğini falan söyleyebilirdim. Ama tek yaptığım ukalalık olurdu bu durumda. Çünkü karşımdaki blogger, hayata benden daha kararlı bakıyordu.

Şimdi kararsız bir blogger olarak soruyorum:

Bir yazı kaç kişi tarafından okunduğunda başarılı sayılır?
Bir yazı bir kişi tarafından okununca, yazarı mutlu olamaz mı?
Başarı nedir?
Bir insan niye blogger olur?
Sizce bu yazıyı kaç kişi okur?

Bu ne yaman çelişkidir ey okur!


4 Ocak 2015 Pazar

Cem Dinlenmiş: Her Şey Olur 2014

Cem Dinlenmiş adını çoğumuz Penguen dergisindeki işlerinden biliyoruz. Ama Dinlenmiş'in üretkenliği bununla sınırlı değil. Yurt dışında da adını duyurmuş bir sanatçı o. Çalışmaları bütün dünyada ilgiyle takip ediliyor.


Ama biz yine dönelim onun "Her Şey Olur" serisine. Cem Dinlenmiş’in yazı ve çizgileriyle, 2014’te ülkenin başına gelen “her şey”i anlatan “Her Şey Olur 2014”, Aralık ayında okuyucuyla buluştu. Dinlenmiş’in, haftanın gündem yaratan gelişmelerini birbiriyle ilişkilendirerek resimlediği aynı adlı köşesinden derlenen “Her Şey Olur 2014” tüm yılı özetleyen, sıkıştırılmış bir 2014 kitabı.

Yılın en çok konuşulan konularının yanı sıra, kenarda köşede kalmış gelişmelerini de es geçmeyen bu çizgi almanak, okuyucuya ülke gündeminin karmaşası içinde sıradanlaşan politik ve toplumsal gelişmelere dair alternatif bir okuma vaat ediyor. Serinin bir önceki albümünün kaldığı yerden, geçen yılın Aralık ayından başlayarak yıl boyunca olan biteni haftalık olarak özetleyen “Her Şey Olur 2014”, 52 köşenin yanı sıra çizerinin notlarını ve eskiz sayfalarını da içeriyor.


Benim gibi Almanak sevenlerdenseniz kaçırmamanız gereken bir kitap var karşınızda.  “Her Şey Olur 2014”, klasik almanakların iç karartıcı havasından uzak, renkli ve eğlenceli bir kaynak.

30 Aralık 2014 Salı

HBS/Hayat Bilgisi Sınavı.7: Yılbaşı nedir?

Aşağıdakilerden hangisi doğrudur? Ya da doğru değildir?

a) Yılbaşı, arkanı dönüp gidebilmektir.
b) Yılbaşı, önüne bakabilmektir.
c) Yılbaşı, zamanlardan bir zamandır.
d) Yılbaşı, takvim üstünden ayrışabilmenin denklemidir.
e) Yılbaşı, yalnızlıktır.

Bir yılın daha sonuna geldik. Kime göre, neye göre sorularıyla kafamı yormayacağım. Bir türlü elimizde tutamadığımız zamanla hesaplaşabilmek için bir takvim asıyoruz duvarımıza. Günler devriliyor. Derken kimilerinin eğlendiği, kimilerinin hesaplaştığı, kimilerinin kızdığı, kimilerinin kazandığı bir gün geliyor. Bir gün işte. 

Bu yıl Fil Uçuşu, önceki yıllardaki kadar üretken değildi. Yine de tümden sessizliğe gömülmedi. Dilerim önümüzdeki yıl daha çok uçar bu fil. 

Zihnimdeki bütün filler ve ben, iyi bir yıl diliyoruz.

İyi günler, iyi geceler.


28 Aralık 2014 Pazar

Gizem Erdem: Şimdiki Zaman Hoyratlığından Uzakta…

Tuhaf çağrışımlar oluyor bazen.

İyidir.

2012 tarihli "Led Zeppelin / Kennedy Center Honors" videosunu izleyip duygulandığım anlarda böyle bir çağrışım oldu. Konserin son şarkısı elbette 'Stairway to Heaven". Seksenli yıllarda kalbimizi alan gruplardan Heart, yani Nancy ve Ann Wilson sahnede. Davulda Bonzo'nun oğlu Jason Bonham oturuyor. Hem müthiş çalıyor hem de duyguları bedeninden fışkırıyor. Başında babasının alamet-i farikalarından olan o melon şapka var.

Robert Plant, Jimmy Page ve John Paul Jones, her bir notayı hisseserek dinliyorlar. Plant'in gözü yaşarıyor bir ara. Page, o meşhur solosunu dinlerken dudakları kıpırdıyor, sanki notaları fısıldıyor. Derken arkadaki perde açılıyor ve başlarında melon şapkalarla kalabalık bir koro, şarkıyı başka boyuta taşıyor. Anlayacağınız müthiş bir konser.

O anda aklıma Gizem Erdem geliyor. Tuhaf değil mi?

Nedenini söyleyeyim hemen. Arkadaki kalabalık koroda sarışın, kısa saçlı bir kadın var. Müziğin ritmini bedeninde hissederek söylüyor şarkıyı, boynu bir sağa sola kırılıyor. Davulun her vuruşunu geçiriyor izleyene. Müzisyenlerle, vokalistlerle, kalabalık koroyla dolu sahnede izleyenlerin gözü ona takılıp kalıyor. Birkaç saniyelik bir rolü var belki ama herkesin ona bakması kaçınılmaz.

Çünkü hücrelerinde hissediyor şarkıyı.


İşte bu nedenle Gizem Erdem düşüyor aklıma. Gizem de, ister başrol oynasın ister figüran, izleyicileri hemen yakalayan bir büyüye sahip. Koronun en arka sırasındaki şarkıcı da olsa, tek kişilik bir oyunu sürüklemesi gereken bir başrol de olsa aynı kararlılıkla asılıyor rolüne. Belki de şöyle demeliyiz, bedeninin mıknatısı öyle bir çekiyor ki rolü, koparabilen koparsın.


DOT, Serkan Salihoğlu rejisiyle "İki Kişilik Yaz" dedi bu yıl. David Greig / Gordon McIntyre imzalı oyun üç oyuncuyla sahneye taşınıyor. Gizem Erdem, Tuğrul Tülek ve Oğuzhan Özturan. (Oyunun müzik yönetmenliğini yapan ve sahneden gitarıyla üçüncü bir oyuncu yaratan Oğuzhan Özturan'dan ayrıca söz etmek gerek.)

Tuğrul Tülek, izleyen herkesin hayranlık duyduğu bir oyuncu. Çoğu zaman oynadığı oyunun metnini, yakın bir arkadaşı kendisi için kaleme almış hissi veriyor. Kendisi için yazılacak her tür övgü metnini, yeni bir rolünde alaşağı ederek yeniden alkışlanması gerekiyor. Oynamıyor, hayatı öğretiyor.

Tuğrul'un izniyle Gizem'e dönmek istiyorum.

Gizem'le iki kere birlikte çalışma şansım oldu. Birinde tamamlanmamış bir çalışma sürecinden geçtik. O ve tüm DOT kadrosu bana çok şey öğretti o süre boyunca. Tamamlanmış işimiz ise bir set deneyimi. O deneyimde ise, Gizem küçük cümleler kurarak büyük hikayeler anlatılabileceğini gösterdi bana. Edebiyatta eksiltmeleri seven biri olarak, hayatta bunun karşılığını görmek hoşuma gitti. Öfkenin dilini kıran bir sükunet Gizem Erdem'inki. Kendisine dönük gibi duran ama aslında dokunabildiğinin ötesi ile ilişki kuran bir zihni var. Sanki hep şunu soruyor: "Peki ama bu duvarların arkasında ne oluyor?"

Rolünün küçük ya da büyük olması önemli değil Gizem için. "Rol ile bir olma anı" diye bir şey var onun için. O an, bir saniye bile olabilir. O an için günlerce düşünmeyi, uzun yürüyüşlerinde kendisini 'şimdiki zaman gerilimi'nden kurtarmayı seviyor. Çoğu oyuncu (hatta insan) için kaynağı kurumaz bir zehir olan 'şimdiki zaman gerilimi' onun zihninde sıfırlanıyor. Elbette seviyordur alkışları. Ama sanki alkışlar ya da övgüler için değil de, şimdiki zamanı parçalamak ve yine uzun yürüyüşlere çıkabilmek için oyunculuk yapıyor.

Tuhaf çağrışımlar oluyor bazen.

"İki Kişilik Yaz"ı izlerken sizlerde de sayısız çağrışım olacak. Tabii gülmekten düşünmeye zaman ayırabilirseniz. Tuğrul-Gizem ikilisinin sahne üstündeki varlığı, uzun zamandır izlediğim en gerçek aşk oldu. Kesinlikle gidin ve o aşkın tanığı olun.

Tuğrul, Serkan, Özgehan başta olmak üzere bütün DOT ailesine ve oyuna emek veren herkese teşekkür ederim.

Ama kimse kusura bakmasın; son söz Gizem Erdem'e.

Bizi şimdiki zaman kipinin bütün hoyratlığından kurtardığın için teşekkür ederiz Gizem. Seni izlemek ne güzel bir bilsen…


26 Aralık 2014 Cuma

Yumuşak Makine Davası Anayasa Mahkemesine Taşınıyor



Sel Yayıncılık büyük bir mücadele veriyor. Yıllardır.

Biz okurlar bu mücadelenin takipçisi olmalıyız. İşte bu nedenle Sel Yayıncılık'tan gelen mektubu, Fil Uçuşu'nda paylaşıyorum.


2011 yılında yayımladığımız Beat Kuşağı’nın önde gelen isimlerinden William S. Burroughs’unYumuşak Makine (Soft Machine) isimli kitabına “konu ve anlatım bütünlüğü yoksunluğu”, “Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, maddi ve manevi kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan” özellikleriyle uyuşmadığı gibi aklın sınırlarını zorlayan gerekçelerle; halkın ar ve hayâ duygularını incittiğimiz de göz önünde bulundurularak bir “müstehcenlik” davası açılmıştı.


Yargılama sürecinde, savunmamızı ceza verilmek istenen yasanın (TCK 226/2) bir diğer maddesinde (TCK 226/7) “bilimsel eserlerle, sanatsal ve edebi değeri olan eserler hakkında uygulanmaz” şeklinde belirtilen ifadeye göre yapmış; konunun uzmanı akademisyenler ve ceza hukukçularından oluşan bir heyetin “edebi eser” olduğu yönündeki bilirkişi raporunu sunmuştuk.

Ancak, davanın 05.07.2012 tarihli ve bilirkişi raporu doğrultusunda edebi eser olduğu bir kez daha kabul edilen ve dolayısıyla beraat beklediğimiz karar duruşmasında Yerel Mahkeme; aynı gün yürürlüğe giren “31.12.2012 tarihine kadar, basın yayın yoluyla ya da sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemleriyle işlenen ve adli para cezasını ya da üst sınırı beş yıldan fazla olmayan hapis cezasını gerektiren suçlar hakkında 05.07.2011 tarihinde Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe giren 6352 Sayılı Yasa'nın geçici 1. Maddesinin 1. Fıkrasını” uygulayarak “Kovuşturmanın Ertelenmesine” karar verdi.

Üç yıllık bir denetimi de beraberinde getiren bu “erteleme” kararının, sansür ve otosansür mekanizmalarının devreye sokulmasını amaçladığı, yayın faaliyetinin buna göre şekillendirilmesine hizmet ettiği, baskı altında tutarak her alanda olduğu gibi yayıncılıkta da uslandırma çabasını içerdiği ve toplum mühendisliği projesinin bir başka ayağı olduğu açıktır.

Davanın açılış nedenlerinin boşa çıkartıldığı bir yargı sürecinin ardından beraat yerine, ortada işlenmiş bir suç varmışçasına verilen bu erteleme kararına karşı temyiz başvurusunda bulunduk. Bu talebimiz de Yargıtay ve sonrasında İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedildi.

Ancak talebimizde ısrarcıyız; bu kez de dosyayı ifade özgürlüğü, çalışma hürriyeti ve adil yargılanma haklarımızın ihlal edildiğinin tespiti ve bundan dolayı taleplerimizin karşılanmasına karar verilmesi talebiyle Anayasa Mahkemesi’ne taşıyoruz.

Herhangi bir kitabın edebi niteliği olup olmadığına yalnızca okurun karar verebileceği görüşümüzün altını bir kez daha çiziyoruz. Buna rağmen dünya edebiyatının parçası sayılan bir kitabın Türkçe çevirisini mahkemelerde “edebi mi değil mi” tartışmasına sıkıştırmak, yayıncısı ve çevirmenini “müstehcen görüntü, yazı veya sözleri basın ve yayın yolu ile yayınlayan veya yayınlanmasına aracılık eden kişi” olarak üç yıla kadar hapis cezası ile yargılamak zaten yeterince akıl dışıydı. Ancak edebi niteliğinin sorgulandığı ve istenilen bilirkişi raporuyla da kanıtlandığı anda da aynı gün yürürlüğe giren bir geçici yasa maddesiyle “kovuşturmanın ertelenmesi”ni kabul etmiyoruz.

Yayın programımız, çizgimiz, yayınlamak istediğimiz yazarlar ve kitaplar konusunda bizi şekillendirebilecek, eleştirebilecek, yönlendirebilecek tek mekanizma okurlarımızdır.

Saygılarımızla, 

SEL YAYINCILIK