Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

26 Kasım 2016 Cumartesi

Fidel Castro


Bugün Comandante Castro'nun ölüm haberiyle uyandık güne.

Ayağa kalkmazsan koşmaya başlayamazsın.
Sen bütün dünyaya ayağa kalkmayı öğretenlerdendin.

Twitter'a böyle yazdım. Böyle ölümler karşısında hisli bir şeyler söylemek istiyor insan. Aklıma Rosa Luxemburg'un bir sözü geldi. O zincirlerden kurtulmak diyordu, ben ayağa kalkmak dedim. Aslında bütün sözler, noktalama işaretlerini silip, sonsuza uzanmak istiyordu. Diyeceğim o ki, ölümünün ardından söylenenler de devrimciydi.

Tam burada duralım. Çünkü uzun uzun Fidel Castro'dan söz etmeyeceğim burada. Bilen zaten biliyor, bilmeyene anlatmak da benim haddime değil.

Sosyal medyada bir yumruğu havada slogan atanlar da vardı, "Dünya bir teröristten daha kurtuldu," diyenler de... "Elin diktatörünü ne övüyorsunuz lan!" diyenler de vardı, "Kendi ülkesinde Ahmet Türk için tek söz etmeyenler, bir anda Küba Devrimi'ne yoldaş oldu," diyenler de... Şiir yazan da oldu, küfür icat eden de...

Doğladır. Büyük olaylarda herkes büyük sözler etmek ister. Kimileri "turnusol kağıdı" etkisi yaratır bu sözlerin.

Kimileri de büyük sözleri "yapar". Fidel Castro yaptı.

Ben kendi sözümle, kendi tarihime bir not düşeyim: Ölümünle de ayağa kalkmanın değerini hatırlattın Fidel Castro. Yaşarken attığın adımlar için teşekkür ederim.

11 Kasım 2016 Cuma

Cohen: Dünyanın en güzel kaybedeni

Sahnede izledim.

Yetmez.

Bütün şarkılarını dinledim. Defalarca. Farklı yaşlarımda, farklı ortamlarda.

Yetmez.

Yazdıklarını okudum. Hakkında yazılanları.

Yetmez.

Bütün bu yaptıklarım Leonard Cohen'in "bana" iyi gelmesi için yaptıklarım. Ama o "dünyaya" iyi gelen bir ozan. O iyiliğin nedenlerini, kaynaklarını anlayabilmek zor. İşte o nedenle, yetmez.


Kısa süre önce, son albümünü tamamladıktan sonra "Ölmeye hazırım" demişti. Büyütmeden, altını çizmeden söylemişti bunu. Hatta sonrasında rahatsız olmuş, o söyleşinin ve albümle iligili görüşlerin bu cümleyle sınırlı kalmasını sevmemiş ve cümlesinin biraz yanlış anlaşıldığını söylemişti. Yanlış anlaşılacak bir şey yoktu üstelik. Öylesine doğallıkla ve bilgelikle söylemişti ki bunu. "Tamam," demişti, "tamam, üretmeye devam edeceğim, daha yapacaklarım var ama bir yandan da hazırım. Yeter ki fazla sıkıntı yaratmasın bu ölüm, ne bana ne de dünyaya..."

İlk duyduğum andan beri bu cümleyi düşünüyorum. Bu cümlenin söyleniş anını. Duygusunu. O sabah nasıl uyandığını, tam o anda zihninde neler olduğunu... Ölümü bu kadar normal, zamanı kontrol edilebilir görmesinin ve göstermesinin ardında yatanları.

İlk duyduğum andan beri, defterime not ettiğim andan beri aklımda bu cümle. Bu sabah aldığım haberle daha da yer etti içime. Ceket cebimde taşıyacağım bir cümle oldu. Samimiyetle söylüyorum. Cohen'in bilgeliğine erişmem mümkün değil. Ancak kopya çekerim ondan. Günü gelince bu cümleyi, ondan kopya çekerek defterime yazdığım bu cümleyi fısıldayacağım ben de. "Tamam, artık ölmeye hazırım."


Ankara'da dinlerdim. Kanada'nın kışı kadar soğuk gecelerde. Neden bilmem ama coğrafyaları da, yalnızlıklarımızı da benzetirdim. Belki de o zaman başlamıştım ondan kopya çekmeye. Gitarla şarkılarını çıkarmaya çalışırdım. O zamanlar şarkı "kulaktan" çıkarılırdı, nota bulmak olanaksızdı. Birkaç şarkısının notalarını bulup fotokopi çektirdiğim günü hatırlıyorum. Bir gün uzun uzun yazarım belki, Cohen şarkılarıyla maceramı. O macerada aşklar da var, acılar da...

Leonard Cohen, bugün dünyadan ayrıldı. 82 yaşındaydı.

Dünyanın en güzel kaybedeniydi.

Çivisi çıkmış dünyayı güzelleştiren isimlerden biri daha gitti.

Eksildik biraz daha.

Elveda.


10 Kasım 2016 Perşembe

Uydur uydur ipe diz...

"Sakın Oraya Gitme" yayınlandı. Artık kitap okura ait.

Bu romantik tanımlama, dürüst bir önermeyle oluşuyor. Ama tuhaflıkları da beraberinde getiriyor. Az önce bir gazetenin internet sayfasında, bir tanıtım yazısı okudum. Evet, kitap için yazılmış bir tanıtım yazısı. Yazan kişinin kitabı okumadığı kesin. Arka kapak yazısını bile -tam anlamıyla- okuduğunu sanmıyorum. Öyküleri onun sesiyle duyacaksınız, diyor bir yerde. Ama  "Jim Carrey-Sylvseter-Sid" diyerek. Şaşırtıcı değil. Üstelik yaptığım bir işle anılmakta da sakınca yok. Ama manasız. Bir başka cümleyi aynen alıyorum buraya: "Yazmak onun o kadar vazgeçilmezi oldu ki, tiyatro metni bile yazdı." Tiyatro metni bile? O ne demek yahu? "Bile" vurgusu niye? Bu yazıya göre, yazmak benim için ilk altı kitabımdan sonra oluşmuş, bunu nereden çıkarıyor acaba? Manasız. Yazık.

Böyle yazıların üstünde durmuyorum elbette. Ancak bu kadar da görmezden gelmemeli. Bütün üretim alanlarının vasatın gücüne teslim edildiği bir evrende, bazı alanları korumak ve emek verenelere teslim etmek gerekiyor.

Önüne gelen kültür-sanat yayıncılığı, haberciliği, programcılığı, gazeteciliği yapmasın. 
Lütfen. 

9 Kasım 2016 Çarşamba

Jazz Semai: Müziğin kilometre taşı


Erol Pekcan, babamın arkadaşıydı. Birkaç kere ailece akşam oturmasına geldiklerini hatırlıyorum. Kibar ve şıktı. Ama beni daha çok ilgilendiren bir "davulcu" olmasıydı. Evdekiler "baterist" derdi. Muhteşem caz bateristi Erol Pekcan.

Tuna Ötenel adı ise bana gençlik yıllarımda gittiğim konserleri, kimi zaman kaçak girdiğim klüpleri hatırlatır. Ama daha çok Berrin Abla'yı. Seslendirme stüdyolarının bana tanıttığı en güzel insanlardan biridir Berrin Ötenel. Aradan yıllar geçti. Sağlık sorunları yüreğimizin üstüne bir fil gibi oturdu. Ama duygusal hiç kopmadık Tuna-Berrin Ötenel çiftiyle.

Kudret Öztoprak ile tanışmadım. Ama Türkiye'de caz müziğinin gelişmesi için yaptıklarını biliyorum.

Bu iç ismi buluşturan efsane bir albüm "Jazz Semai" plak formatında yayınlandı. Rainbow 45 Records'un müzik dünyamıza yaptığı katkılar bitmiyor anlayacağınız. Arkadaşım Afşin Akın bu kahramanlığa devam ettikçe, ona destek vereceğim. Bu desteğin nedeni arkadaşım olması değil, yaptığı işe inanmam. Kim yayınlar ki Jazz Semai gibi bir albümü? Ancak müziğe gerçekten inanan biri yapar bunu... Teşekkürler Afşin.

Plak çıkınca twitter'a şöyle yazdım. Tekrar edeyim:

Bu plağı dinlemek, müziğin kilometre taşında oturup fotoğraf çektirmek gibi.

6 Kasım 2016 Pazar

Birbirimizi nefesle beslemeliyiz

"Sakın Oraya Gitme" raflarda artık...
Radikal Kitap Eki'nin 4 Kasım 2016 tarihli sayısı için, Adalet Çavdar ile bir söyleşi yaptık.

Öyküleriniz kelimeleri ve anlamlarını dert ediniyor. En çok da özgürlük kavramını galiba. Bunun nedeni dünyanın, ülkenin bu haline tercüman olacak bir dil arayışı mı?

İlk kitabımdan bu yana, bütün yazı hayatım boyunca hesaplaşmak ve sorular sormak istediğim bazı meseleler var. Bunlardan biri iktidar kavramı; kimi zaman baba-oğul ilişkisinden, kimi zaman aile içi ilişkilerden, kimi zaman da daha üst bir iktidar anlayışından tartışmaya, sorular sormaya, hesaplaşmaya çalışıyorum. Bu kitabın yazılma sürecinde bu meseleye başka bir noktadan bakmak istedim; o nokta da özgürlüklerimiz noktasıydı. Zor zamanlardan geçiyoruz, zor bir coğrafyada yaşıyoruz. Bu zor zamanlar aslında gün içinde bile ruh halimizi, varlığımızı, ilişkilerimizi, dünyaya dokunuş halimizi sürekli olarak değiştiriyor. Bazen yüksek sesle hesaplaştığımız, bazen hesaplaşmaktan korktuğumuz ya da korkutulduğumuz, bazen de hesaplaşmaksızın normalmiş gibi kabul ettiğimiz şeylerden biri de özgürlük alanlarımıza yapılan müdahaleler. Bu müdahalelerin kimi artık normalimiz haline geldi, kimini artık hissetmiyoruz bile. Bunlarla yüzleşmek, hesaplaşmak, tartışmak ihtiyacı duymuyoruz. Bazen “Artık bu kadarı da olmaz” dediğimiz noktaya geliyoruz, yoruluyoruz, umutsuzluğa düşüyoruz, kırılıyoruz, bir sonraki güne uyanacak gücü bulamıyoruz. Bütün bunlardan uzaklaşabilmek için öncelikle hesaplaşma cesareti ve ihtiyacı içinde olduğumuzu düşünüyorum. Çünkü hepimiz ikiyüzlü olmaya başladık ve bu ikiyüzlülük siyasetten, reel politikadan, sokağın sesinden bağımsız bir şekilde varlığımız haline gelmeye başladı. En kabul görmeyecek olayda bile ‘ama’ diye başlayan cümleler kuruyoruz. Kendimize karşı bile ikiyüzlü oluyoruz. Kendimizle hesaplaşacak cesaretimiz kalmamış durumda. Edebiyatın ve aslında tümüyle sanatın bu cesareti yeniden görünür kılmak zorunda olduğunu hissediyorum.

Haklısınız, sürekli bir onu yapma, bunu söyleme, onu yazma diyoruz.

Bu kitabın adı tam da buradan geliyor aslında. “Sakın oraya gitme” evreninde yaşamaya başladık... Özellikle dört, beş yıldır gündelik hayatımıza yerleşmiş, kimilerinin bir rica olarak söylediği, kimilerinin de parmak sallayarak emrettiği bir cümle “Sakın oraya gitme.” Orada başına kötü şeyler gelebilir, orada bombalar patlıyor, orası çok kalabalık, şehrin o bölgesi artık çok değişti ve eskisi gibi değil, o konulara girme, o konular çok tehlikeli, o konularda yazı yazarsan başına iş gelebilir… Bu “sakın oraya gitme” hali artık birbirimizi korumak için kullandığımız bir cümleye, hatta çok gündelik bir şeye, içselleştirdiğimiz bir şeye dönüşmeye başladı. Oralara gitmekten, o konularda yazı yazmaktan, oraları düşünmekten, o konularda ses çıkarmaktan, o duygularla, o kişilerle, o bakış açılarıyla ve öylesi iktidarlarla hesaplaşmaktan korkar olduk. Yarını umut edebilmek için en azından bu korkuyla, bu korkuya neden olan ikiyüzlülüğümüzle yüzleşebilmemiz ve bu yüzleşmenin sonucunda bir hesaplaşma yaşamamız gerektiğini düşünüyorum.

‘Ev Hali’ öykünüzde bir yazarın hikâyesini anlatıyorsunuz. Bu yazar ve diğerleri, yazdıkları iktidarın düşüncelerine ters olmasın, kafa karıştırmasın diye kontrol altına alınıyorlar. Yine de bir dil kurabilir miyiz derdine düşüyorlar. Bu dönemde yazmanın, üretimin sizin için önemi nedir?

Şu anda çok sayıda yazar, gazeteci ya tutuklu ya da baskı altında. Çok sayıda gazeteci, düşünür, akademisyen işsiz bırakılmış durumda. Elbette düşüncenin, sözün, sesin ve çok sesliliğin sıkıştırıldığı böylesi dönemlerde daha fazla üretmek gerekiyor. Üretim alanınız her ne olursa olsun o alanda hesaplaşarak yeni cümleler söylemeniz gerekiyor. Daha fazla üretmekten başka şansımız yok. Ben yazmak, yazarak sesimi çıkarmak ve edebiyatın soru soran alanında okurla buluşmak istiyorum. Bir cevap bulamaz edebiyat, ama soru sorar ve bu sorular her okurun zihninde farklı cevaplar ortaya çıkaracaktır. O cevaplar topluca bir uyanışı, bir yukarı bakışı ve bir yarın umudunu yaratacaktır. En azından benim umudum o. O soruları sorabilmek, okurla o sorularda buluşmak için yazmam gerekiyor. Gerçekçi olayım, bazen öyle kötü haberlere uyanıyorsunuz ki bunu yapabilecek gücü bulamıyorsunuz. Daha çok ses çıkarmak, farklı seslere daha çok kulak vermek gereken bir dönemde olduğunuzu biliyorsunuz ama kimi zaman o sesi çıkaracak nefesiniz kalmıyor. Farklı sanat disiplinleri birbirlerine o nefesi üfleyecektir ama; tiyatro sinemaya, sinema edebiyata, edebiyat resme... Birbirimizi o nefesle beslemek zorundayız.

‘Cesur Geyikler’ öykünüzde de var ya bir hücrenin içerisinde anlatma ihtiyacı. Galiba bu hasbihalden uzaklaştık ya da uzaklaştırıldık. Zor dönemlerde anlatmak her zamankinden daha çok ihtiyaç değil mi oysa?

Bunun olmasını içselleştirdik, normal olduğuna inanmaya başladık. Bu coğrafya, gelmiş geçmiş bütün dilleri ve dinleriyle olağanüstü hikâye anlatıcılarına sahip. Biz birbirimize hikâye anlatmayı çok severdik, birbirimizin hikâyelerine kulak vermeyi çok severdik. Birbirimizin hikâyelerini dinlemekten uzaklaşır olduk, oysa bizi biz yapan hikâyeler, yaşanan anları tekrar anlatabilme yeteneği. Yaşanan an gelip geçer, zamanın içerisinde erir yok olur. Yaşanan anı ancak biri tarafından sözlü ya da yazılı edebiyat olarak anlatıldığında kalıcılaştırabilirsiniz. Ancak bu şekilde onun üzerine düşünülebilecek bir alan oluşturabilirsiniz. Bu coğrafya bu alanın oluşturabileceği en güzel şeye sahip; hikâye etme, hikâyeyi anlatma ve dinleme yeteneğine. Bizim özelliklerimizden biridir bu, birbirimizin hikâyesini dinlemek oturup beraber çay içmek, kahve içmek. Oysa birbirimizin umutlarını, mutluluklarını, mutsuzluklarını, heyecanlarını ya da dünya görüşlerini dinlemekten tümüyle uzaklaştık. Bunun yerine nefret etmeye, sevmemeye, ötekileştirmeye, itmeye başka mahallere hapsetmeye, birbirimizden ‘o, onlar, bu, bunlar’ diye bahsetmeye başladık. Oysa en çaresiz zamanımızda bile, ‘Cesur Geyikler’ öyküsünde olduğu gibi, bir hücredeyken ya da dünya üstümüze bir hücre gibi kapanmışken bile yapabileceğimiz ve birbirimizi anlayabileceğimiz tek şey yeniden hikâyeler anlatabilmek.

Öyküleriniz arkadaşlıklardan, dostluklardan ve kayıplardan söz ediyor. Beni en çok etkileyense ‘Bisiklet’ öykünüzdeki o son mektup. Bu, neresinden tutulsa bambaşka anlatılabilir bir hikâye. En çok arkadaşlığa ihtiyaç duyduğumuz bir devir mi bu yaşadığımız?

Arkadaşlık birini sevmek, birini özlemek, merak etmek, biriyle bir şeyler paylaşıyor olma hali ‘Sakın Oraya Gitme’ öykülerinde çokça karşımıza çıkıyor. Sakın oraya gitme, başta da söylediğim gibi artık bizim birbirimizi korumak için kullandığımız bir cümle olmaya başladı. Ben seni koruyorum. İki kişi var o cümlede. Biri diğerine söylüyor. O iki kişiden biri bir sevgili, bir anne, bir baba veya bir arkadaş. Son dört-beş senede çok arkadaşımızı kaybettik; bazılarını hiç tanımıyorduk. Hiç tanımadığımız insanların hikâyelerini, nasıl öldüklerini gazetelerden okuduk, ölüm haberlerini gördük, o ölümlerin takipçisi olduk. O ölümlere dair davaların tarafı olduk. Çünkü onları dost belledik. Tanıdığımız bazı dostlardan da uzaklaştık. Farklı yerlere gittik. Son dört, beş sene arkadaşlıklarımızın azaldığı, arkadaşlık coğrafyasının çoraklaştığı bir dönem oldu. ‘Sakın Oraya Gitme’de anlattığım ve bu söyleşide de size söylediğim gibi birbirimize hikâyeler anlatmamız lazım ve bir hikâye anlatabilmek için hep bir ikinci kişiye ihtiyacımız var.

İnsanın kendi bloguna kendi fotoğrafını koyması saçma, biliyorum. Ben olsam kıl olurdum bu duruma. Ama Muhsin Akgün ile bu fotoğrafı çekmek için İstiklal'in arka sokaklarında yaptığımız yürüyüşün anısına koymak istedim. Dilerim kimse kızmaz. Kızan olursa da özür dilerim. Muhsin'e teşekkürlerimle. 

21 Ekim 2016 Cuma

Asghar Farhadi : Semboller ve İşaretler Dünyasında Bir Büyük Sinemacı

Asghar Farhadi Antalya Film Forumu kapsamında Antalya’daydı.

Alin Taşçıyan’ın moderatörlüğünde gerçekleşen Ustalık Sınıfı oturumunda Ali Faurkhonde ardıl çeviri yaptı. 

Sözü hemen Farhadi’ye bırakıyorum...


Asghar Farhadi, Antalya Film Forum Direktörü Zeynep Atakan ile birlikte...
Antalya 2016
Fotoğraf: AFF 2106 Arşivi


Burada olan herkese selamlarımı iletiyorum. Bu şehirde olduğum için çok mutluyum.

Burada kişisel deneyimlerimi paylaşacağım. Bana göre her sinemacının kendi kendisini bulması gerekir. Her sinemacının kendi yolu vardır.

Sinema türüm hakkında konuşmak istiyorum. Benim bazı filmlerimde sizi cezbeden bazı şeyler vardı ki, sizi burada ağırlıyoruz. Filmlerimdeki gerçeklik sizi cezbediyor olabilir.  Bazılarınıza drama ve hikaye ilgi çekici gelmiş olabilir. Örneğin Hitchcock filmleri sağlam bir drama üzerine kurulur. Ya da çok gerçekçi olup, belgesel yaklaşan filmler ilginizi çekiyordur; Kiarostami filmleri gibi.

Benim için en çekici taraf şu: Ben drama üzerine anlatılan filmleri izlediğim zamanlar, o karakterlerin gündelik hayatlarını merak etmeye başlarım. Tam tersine çok gerçekçi, belgesele yaklaşan filmleri izlediğimde de onların bir dramı olsun isterim. Yani ikisini birlikte görmek isterim. Aslında ben filmlerimde bu ikisini birleştirmeye çalıştım.

Gerçeklik nedir? Acaba bizim gündelik hayatımız mı? Gündelik hayat çekici mi? Bir sürü tekrardan oluşuyor bence hayat. Peki öyleyse biz neden gerçekliğe bu kadar önem veriyoruz. Size bir örnek vereyim, gerçekliğin ne kadar katmanlı olduğuna dair. Bir arkadaşınızla çay içmeye gidiyorsunuz. O daha erken gitmiş, siz gecikmişsiniz. Geldiğinizde, size yola çıkmaktan, başka yerlere gitmekten bahsediyor. Gündelik konuşmalar geçiyor aranızda. Bunlar bizim gündelik hayatlarımızın gerçekleri, sinemaya dönüşecek bir sahne değil gibi. Ama bir sonraki gün o arkadaşınızın öldüğünü düşünün. İşte o zaman, siz arkadaşınızın bir gün önce hep yolculuktan bahsettiğini söylersiniz. Bütün algı değişir. İşte bu gerçekliktir. Gerçeklikte bir sürü böyle işaret var ve biz onların önemi olmadığını düşünüyoruz. Ben bunları önemsiyorum.

Karakterlerimi öyle bir duruma getiriyorum ki, şimdiye ve düne bakmak istiyorum. Bütün değersiz gelen işaretlerin arasında bir anlam arıyor karakterlerim.

Şimdi iki kelimenin manası üstüne konuşalım:

Sembol: Arkasında bir anlam vardır. Örneğin beyaz güvercin farklı kültürlerde “özgürlük” anlamını taşır. Semboller hep sözleşme temelinde kurulmuştur. Farklı kültürlerde farklı anlamlar taşıyabilir. Sarı rengi benim kültürümde “şüphe” anlamına gelir. Taziye adındaki oyunumuzda şüphe içindeki karakterler hep sarı rengi giyer. Benim filmlerimde de inşaların evlerinin içinde sarı çok vardır. Ama bu rengin Çin’de bambaşka bir anlamı vardır. Sembollerle anlatmak sansürden doğmuştur. Ama bugün başka bir konu var: İşaret.
İşaret: Filmin içinde bir işaret gördüğümüzde gerçeklikten kopuk değildir aslında. Ama filmin bütününde yan yana koyduğumuzda bir bütün-anlam teşkil eder. Önrğin şehirdeki işaretlerden biri bizi bir yere götürmüyor. Şehir işaretlerinin bütününe bakarak yolumuzu buluyoruz.

Yani gerçekliği e, birden çok işaret bir araya gelerek buluşturuyor. Buluştuğunuz arkadaşınızın sözleri bir işaret hissi vermeyebilir. Ama bir gün sonra öldüğünü öğrendiğinizde, bir gün önce yaşanan bütün konuşmaları ölüme işaret olarak okuyacaksınızdır. Ben de filmlerimde böyle bir bütüne bakıyorum. Senaryolarımı yazarken de, bütün bu işaretlerin uyumuna önem verdim.

Örneğin son filmim “Satıcı”nın başında bir binanın yıkıldığını görürsünüz. Bu tek başına bir şey işaret etmiyor. Ama filmin tümüne baktığımızda, o binanın parçalanmış olması, filmdeki bütün ilişkilerin parçalanmasını çok iyi ifade ediyor.

Bazıları benim, bu işaretleri filmlerime sonradan soktuğumu söylüyor. Senaryoyu ilk yazdığımda işaretleri yerleştirmiyorum. Yazdığım senaryoya önce sadece gerçeklik içinde bakıyorum. Ama sonra, senaryonun içinde bu gerçeklikleri birbirine bağlayacak işaretleri yerleştiriyorum sonra.

Bu işaretleri koyarken, bu filmlerimin kimler tarafından izleneceğini hiç düşünmüyorum. O işaretlerle kendim için bir dünya kuruyorum.

Bir eve geliyorsunuz. Kapı kilitli. Dönmüyor. Bilinçaltınızda bir şeylerin iyi gitmediğine dair. İşaretler oluşuyor. Evin bahçe duvarı kırık. Giderek tedirgin oluyoruz. Ondan sonraki işarette iki çocuk aileden uzaklaşıp deniz kenarına gidiyor. İyice tedirgin oluyoruz. Çocuklar evin içine girdiğinde her şeyin kırılmış olduğunu görüyoruz. Tedirginliğimiz artınca, kısa sürede kötü bir şey olacağını biliriz.

Örneğin biri rüyasında dişlerinin düştüğünü görüyor. Bizim kültürümüzde bu ölüm anlamına gelir. Filmde o ölüm kısa süre içinde gerçekleşecektir.

Bu örnekleri hep işaretlerin benim için önemini anlatmak amacıyla veriyorum.

Son filmimde bir sahne var: Dolmuştaki kadın yanındaki kişiden biraz toparlanmasını istiyor. O kişi utanıyor. Ama burada anladığımızdan-gördüğümüzden değil hissimizden bahsediyorum. Hemen ardından gelen tiyatro sahnesinde aşağılanan bir kadın oyuncu kendini kötü hissediyor. Bu işaretler öyle bir yere gidiyor ki, bir gece ansınız biri bunların evine giriyor. Bütün bu hisler, filmin baş karakterine kadar uzanıyor. Bu duygu sürekliliği film boyunca devam ediyor.

Bir filmi yaparken, seyircinin yönetmenle aynı işaret yorumlamasına ulaşmasını beklemememiz gerekiyor. Her seyirci farklı bir yoruma ulaşabilmeli.
Günümüzün sinema seyircisi, yönetmenle “göz seviyesinde” bir ilişki kuruyor. Zaten günümüzün yönetmeni, sinemanın başlangıç yıllarının tersine “ders vermek” amacıyla film yapmıyor.

Farklı izleyiciler farklı yerlerden izlemek isteyebilir. Kimi sosyolojik, kimi siyasal, kimi ahlakçı. Bu seyirciye kalmış bir şey. Bu dediklerim korkutucu olabilir. Biz bir yönetmen olarak bütün bu perspektifleri mi bilmeliyiz yani? Hayır. Biz sadece hayatı bilmeliyiz. Çünkü bütün bunların doğuş yeri hayat.

Bazen bir seyirci benim filmimle ilgili, benim hiç düşünmediğim bir konuda yorum yapabilir. Benim düşünmediğim bir sonuca ulaşmış olabilir.

Bir film bize ne yapar? Bizi üzer ya da sevindirir. Ya da ikisini birlikte yapar. Eğer film bununla kalırsa, filmi unutacağız demektir. Eğer sevinç ya da üzüntü düşünceye dönüşürse o film kalıcı olabilir.

Filmin sonunda sizi düşünmeye iten bir soru işareti olmalıdır.

Günümüzde filmler farklı ortamlarda seyrediliyor. Benim isteğim sinema perdesinde ve toplu bir şekilde izlenmesidir. Sinemada izleyip bir arkadaşıma önerdiğim filmi, arkadaşım DVD ile izlediyse aynı enerjiyi almamış olur. İzleme dinamiklerimiz farklıdır. Sinemada izlemek bir toplu ayin gibidir. MA teknolojik değişimin önüne geçemeyiz. Bu değişim perdelerin ve sinemaların daha da küçülmesine neden olur.

Umarım biz yaşadıkça sinemalar kalır. Biz öldükten sonrasını bilemeyiz.

Tiyatroyla tanıştıktan sonra edebiyata ve şiirle olan ilgim arttı. Bu konuda çok güçlü bir kültürün içinde geliyorum.

Bir yönetmen kendi ülkesinde yaptığı filmleri bütün kalbiyle yapar. Ama başka bir ülkede film yapmaya başladığında zeka da giriyor devreye. Başka kültürlerde film yapmanın farkıdır bu. Bazı izleyiciler daha çok duygu ister ama bazılar da mantığı arar daha çok. Ben her iki seyirci kitlesini de gördüm ve yaşadım. Peki ben neden başka ülkelerde film yapıyorum. Daha global olmak için değil. Aslında global olmak için daha yerel olmak lazım. Ben sadece yeni tecrübeler olsun diye yapıyorum. Risk almak istiyorum.

“Bir Ayrılık” başarılı oldu ve konuşuluyordu. Sürekli seyahat halindeydim. Ve otel odalarında “Geçmiş” filminin senaryosunu yazıyordum. Bu filmle risk almak istiyordum. Ama hiçbir zaman hayatımda Fransa’da film yapacağımı düşünmüyordum. Bir akşam Tahran’da bir arkadaşımın evinde gittim. Bana Kanada’ya gittiğini söyledi. On beş sene önce ayrıldığım kadından resmen boşanmak için gidiyorum dedi. Ve Kanada dönüşü o kadınla iki hafta aynı evde yaşadığını söyledi. Ben de bu konudan kopamadım. Bu süre boyunca hep geçmişle ilgili konuşacaklarını düşündüm.

Bir filmimin sonunu nasıl bulurum? Bazıları filmlerimin açık bir sonu olduğunu düşünür. Önceleri bu yorumu sevmiyordum. Benim filmlerimin iki başlangıcı ve bir sonu vardır. Son denilen şey, insanların kaderlerinin değişmesidir. İki başlangıç nedir? Biri filmin ilk dakikalarında gördüğümüz başlangıç. Diğeri de filmin sonunda gördüğümüz başlangıç. Bu açık bir son değildir. Filmin yeniden zihninizde başladığı andır.

Hikaye ipten bir askıdır. Bu ipin bir ucu bir duvara, diğer ucu öbür duvara asılır. Ve üstüne elbiseler asarız. Bir son bağlamazsak elbiseler asılamaz, düşer. Hikayenizi yazarken her zaman bir son bulundurun aklınızda. Belki bu gerçekten kullanacağınız son değildir. Belki değiştireceksiniz ama kalemi her elinize aldığınızda bu sonu düşünün. Son olmadan bir senaryo yazamayız.

Yazmak isteyenlere bir önerim var. Anlatmak istediğiniz hikayeyi çevrenizdekilere üç satıda anlatabilin. Ve bu üç satırda başlangıç-orta ve son olsun. Başlayıp da sonu ne olacak bilmiyorum, diyemezsiniz.

Filmlerimde olaylara/ durumlara ve karakterlere anlatıcı mesafesiyle yaklaşırım. Mezar taşıma bir şey yazılacaksa karakterlerime mesafe konusunda yazılmalı. Bu mesafeyi hiç kaybetmedim. Peki nasıl? Herke iyi değildir. Ben bütün karakterlerime zaman veriyorum ve onların kendilerini müdafaa etmelerine alan tanıyorum. Bütün film boyunca yanlış davranmış bir karakterim olabilir. Ama yönetmen olarak ona zaman vermeniz gerekir. Bütün karakterlere eşit fırsat vermelisiniz. Benim eşit mesafe dediğim şey o fırsattır. Karakterlerimiz, onlarla empati kuracak kadar zaman tanımalıyız.

Benim yapmış olduğum bütün filmlerde bütün karakterlerimle empati kurulur. Bu benim yasam.

Eğer siz karakterleri iyi ve kötü diye ayırırsanız seyircinin zihnine güvenmemiş olur ve onlara güvenmemiş olursunuz. Yönetmen olarak seyirciyi sınırlamazsanız, iyiyle kötü arasındaki savaştan ziyade bir nokta yaratırsınız. İyiyle iyi arasındaki savaşı kim kazanacak der seyirci.

Örneğin “Bir Ayrılık”ın başlangıcında kamera yargıcın yerinde oturur. Seyricinin oturduğu yerdir orası.

Kadın ve erkek hakkında neler düşünüyorum? Niçin dünyayı kadın ya da erkek açısından görelim. Bizim kültürümüzde böyle olması gerekirken, bana Batı’da daha çok gelir bu sorular. Ben yazarken kadın ya da erkek diye düşünmem; yazdığımı insan olarak görürüm. İnsanları kadın ya da erkek olarak ayırmanın bir saygısızlık olduğunu düşünüyorum. Ben karakterlerimi birbirlerinden cinsiyet temelli ayırmam. Evet, kadın ve erkeğe ait farklılıklar vardır. Benim filmlerimdeki kadınlar daha ileri bakar. Erkekler ise daha çok geçmişte olan bitenle ilgilenir. Bunun nedenini şöyle buldum. Kadınlar doğurgan oldukları için daha çok geleceğe bakıyor. Erkekler ise daha çok çalıştıkları toprağa, yere ve geçmişe bakıyor.

Bence Ingmar Bergman nedir? Beni çok etkilemiş bir yönetmen. Beni hayrete düşürebiliyor her seferinde, bu kadar katmanlı karakter inceleyebilmesi benzersiz. Bergman’ın “Utanç” filmini izlediğimde, yazdıklarımın ona ne kadar yakın olduğunu hissetmişimdir. Ben de bu filme saygımdan bir filmimde karakterlerimden birinin odasına bu filmin posterini astım. Bergman’ın yerinin doldurulamayacağını düşünüyorum.

“Bir Ayrılık” filmindeki küçük kız benim kızım. Şimdi büyüdü ve benim en büyük eleştirmenim. Kızım en sevdiği filmimin “Geçmiş” olduğunu söylüyor. Bu övgü, bu filmi çektiğim için mutlu olmama yeter.

Hareketli kameranın hayatımızdaki karşılığı önemli. Savaşları izlemeye başlamamızla, hareketli kameranın gerçekliğine inanmaya başladık. Savaşlar ve savaşları anlatan belgeseller. Kamera ne zaman titrese, onun gerçek olduğuna inanıyoruz. Oysa gerçeklikte gözümüz daha çok "dolly" hareketi gibi bir görüntü sunuyor bize.

Batı sanatında sanatçı kendini göstermeye çalışır. Doğu sanatında ise sanatçı kaybolmaya çalışır. Batı sanatındaki bir eseri değerlendirirken, imzadan ayrı düşünemezsiniz. Doğu'da böyle değildir. Sanatçı aradan çıkar.

Tiyatro geçmişimden dolayı provayla çalışmaya çok alışkanım. Ama her oyuncunun farklı bir prova anlayışı vardır. Bazıları çok duygusal, bazıları çok mantık çerçevesinde davranır. Ben oyuncularla işimi çekimden önce bitiririm. 


Not: Bu yazı, söyleşi sırasında aldığım notlardan oluşuyor. Sunumun büyük bir kısmı yazıya döküldü. Sadece soru-cevap bölümünü daha kısa okuyacaksınız. Yazım hataları varsa, kusura bakmayın. Yazım hatalarından kaynaklanan anlam hataları da benim suçumdur. Çünkü Farhadi anlam boşluğu bırakmayacak bir konuşma yaptı. Ustalık Sınıfı sunumu iki saatten uzun sürdü. Salon ve balkon tümüyle doluydu. Soru-cevap bölümünde uluslararası konuklar (doğudan ve batıdan) uzmanlık soruları sordular. Kadraj tercihlerinden, kamera kullanımına kadar...

Gazeteci arkadaşlara özel bir not... Deşifre ile uğraşmadan, bu yazıyı istediğiniz gibi alıp kullanabilirsiniz. Kaynak gösterip göstermemek size, vicdanınıza kalmış. Ama bu Ustalık Sınıfı'nın AFF kapsamında yapıldığını belirtirseniz hoş olur. 

Lotarya: Küçük bir kızın hafızası

Her gün gazetelerin üçüncü sayfalarında okuduğumuz haberler. O haberlerin bizden uzakta yaşandığına dair bitmek bilmeyen ikiyüzlülüğümüz. Korunaklı dünyamızı bütün o şiddetin, umutsuzluğun, trajedilerin dışında düşünmemiz. Oysa dünyanın hangi köşesinde olursak olalım o haberlerin, o hikâyelerin uzağında değiliz.

Bir lotarya kartına bakıp şu satırları yazan Luz’un istediği de, dünyanın kötülüklerinden uzakta bir yerlere gidebilmek: “Ne zaman Deniz Kızı sorulsa, iki yanına sarkıttığı kollarıyla suyun üzerindeki vücuduna, uzun ve dalgalı saçlarına bakar ve o olduğumu hayal ederdim. Güzel veya yetişkin olduğu için değil, nerede yaşarsa yaşasın hiçbir şey veya hiç kimse ona dokunamadığı ver istediği her yere yüzebildiği için.”

Luz Maria Castillo, 11 yaşında. Meksika’dan Amerika’ya taşınmış bir ailenin iki kızından biri. Ailenin yaşadığı dramatik olayların sonucunda psikolojik destek alacağı bir merkezde kalıyor. En sevdiği oyunlardan biri olan Meksika lotaryası, bu destek sürecinde onun tek yardımcısı. Doktorlar, her gün bir lotarya kartı çekmesini ve ona bakarak içinden geçenleri yazmasını istiyorlar. Rastgele kartlar seçiyor. Her kartta bir resim var; Müzisyen, Fıçı, Tencere, Kurukafa, Saksı, Dünya, Çan... Her kart, Luz’un içine gömdüğü hikayelerden birinin daha açığa çıkmasını sağlıyor. Küçücük bir kız, kısa hayatının dikenli yollarından ve hafızasının karanlık koridorlarından yazarak kurtulmaya çalışıyor.


Amerikalı yazar Mario Alberto Zambrano’nun 2013 tarihli ilk romanı “Lotarya”, birer oyun kartına karşılık gelen 54 kısa bölümle, yaprak yaprak açılan bir anlatı. Roman kısa sürede çok sayıda ödüle aday gösterilmiş ve pek çok dile çevrilmiş. (Aynı zamanda bir dansçı olan Zambrano’nun bu alanda da hatırı sayılır bir kariyeri var).

Bir çocuğun ağzından, sert bir dünyanın anlatıldığı romanlar söz konusu olduğunda Mark Haddon’un esrarengiz bir cinayeti aydınlatmaya çalışan 15 yaşındaki otistik kahramanı Christopher John Francis Boone’un ağzından yazdığı “The Curious Incident of the Dog in the Night-Time (Süper İyi Günler)” ya da Niccolo Ammaniti imzalı ve on dört yaşındaki Lorenzo’nun ben-anlatıcı olarak karşımıza çıktığı “Sen ve Ben” akla gelebilir. “Lotarya”yı en yakın hissettiğim roman ise Meksika'nın en büyük uyuşturucu tacirlerinden birinin oğlu Tochtli’nin anlatıcısı olduğu, Juan Pablo Villalobos imzalı "Tavşan Deliğinde Fiesta”. Villalobos’un romanını şu cümleyle karşılamıştım zamanında: “Şiddet dolu bir dünyada büyüyen, suç tuğlalarından oluşan bir duvarla kuşatılmış bir yaşam sürmeye mahkum edilen bir çocuk, nasıl bir içses geliştirir, nasıl bir hayal dünyasında nefes alır?”


Benzer bir cümleyi “Lotarya” için de kurmak mümkün. Dünyanın pek çok yerinde karşımıza çıkabilecek bir aile dramı, Luz’un hikayelerinde karşılığını buluyor. Yoksulluk-yoksunluktan aile içi şiddete, göçmenliğin getirdiği sıkışmışlıktan yıkıcı bir aşkın farklı yüzlerine uzanan bir yolculuk. Zambrano’nun başarısı, hikayesini ancak bir çocuğun yakalayabileceği detaylarla aktarmadaki sürekliliğinde yatıyor. Büyüklerin dünyasında trajedi olarak değerlendirilecek bir olay Luz’un kaleminde eriyip giderken, çoğu yetişkin için üstünde durulmayacak bir detay, anlatının başrolüne çıkabiliyor. “Tavşan Deliğinde Fiesta” kadar güçlü bir olay örgüsü yok bu kitapta. Ayrıca Luz’un hayal dünyası Tochtli’ninki kadar ‘şaşırtıcı’ değil. Bunun temel nedeni Zambrano’nun bilinçli olarak ‘sıradan’ bir olayın peşine düşmesi ve Luz’un 11 yaşında olması elbette. Ama roman, kesintisiz bir okuma zevkiyle sarıyor okurunu. Kimi bölümlerde tempo düşer gibi olsa da, çocuksu bakışa açısı ve dil, okuru hemen bir sonraki bölüme taşıyor. Üstelik yazar, Luz’un başına ‘gerçekten’ ne geldiği konusunda kitabın sonuna kadar merakı ayakta tutmayı başarıyor.

“Lotarya”, özenli bir baskı ve orijinal kapak tasarımıyla raflara çıktı. Ufak tefek yazım hatalarının ikinci baskıda giderileceğini düşünüyorum. Neriman Akcanlı’nın çevirisi kadar Avi Pardo ve Sertaç Canbolat’ın emeğini de anmak gerekiyor.

Büyüklerin kötülüklerle dolu dünyasına en sert eleştiri bir çocuğun bakış açısından gelebilir. Zambrano, hafızanın törpülendiği bir çağda, belleğin ve yazının değerini hatırlatıyor bize. 

Neden vlogger değilim?

YouTube'da program yapmaya başlamak, internet üstü yayıncılığa yoğunlaşmama ve üstüne düşünmeme neden oluyor.

Yayıncılığın geleceği demek kolay. Bunun nedenlerini anlayabilmek için bugüne bakmak gerekiyor. Ve bugünü oluşturan koşullara...

Fil Uçuşu'nda bloglar üstüne yazdım daha önce. Şimdi de vlog meselesi üstüne düşünmeli biraz. Temel sorudan başlayarak... Neden vlog yapmıyorum?

1. Öncelikle zamanım yok. Elbette bu "bahane" gibi görünüyor ama gerçek.

2. Teknik konularda yeterli değilim. Elbette bu "öğrenilebilir" bir süreç. Ama yine de "şimdilik" bir sorun.

3. Görünen olmayı değil, gösterileni önemsiyorum. Her zaman böyle oldu. Elbette yaptığınız bazı işler "görünen" olmanızla sonuçlanacaktır. Ancak böyle bir durumda bile "gösterilen" öne çıkmalıdır. Dikkat edin, "anlatılan" değil, "gösterilen".

4. "Google'a sorar, öğrenirim," diye özetlenebilecek bir bilgi çağındayız. Öğrenilmiş bilgiler değil, edinilmiş bilgiler çağı bu. Bir başka zihnin ya da yapının filtrelediği bilgilerin aktarılması söz konusu. Google'a gir, ilk on sıradan bilgi "edin" ve aktar. Elbette bütün vloggerları aynı potada eritmiyorum. Ama böylesi bir aktarım kirliliğinde dikkatli olmak gerektiğine inanıyorum.

5. Röntgenlenen olmanın, ünlü olmaya evrilmesi hayallerinden rahatsızlık duyuyorum. 90lardan bu yana konuşulan bir konu bu. Çoğu vlogda "aktarılan" değil, "aktaran" takip ediliyor. Kişinin kendisini bir "arzu nesnesine" dönüştürme çabası, aktarılanın önüne geçiyor. "İçerik" giderek kişinin kendisi haline geliyor. Düşüncelerden çok "Ben buradayım!" çığlığı duyuluyor. Herkes kalabalığın içinde kendi Waldo'sunu arıyor. Amaç "aranan" değil, "anlatılan" olana kadar vloglara karşı bir mesafe duyuyorum.

6. Bir başka önemli konu "vasatın kutsanması". Vlogların (ve elbette blogların) vasatı yüceltmesi oldum olası canımı sıkıyor. Samimiyetle hafifliğin, eğlenceyle ergenliğin birbirine karıştığı noktalar var. Geçen hafta yaşanan Kürk Mantolu Madonna'yla Madonna'nın karıştırılması olayı boşuna değil. Vasatlık kutsanıyor. Cahillik alkışlanıyor. Blog-vlog ikilisinin bu alkış korosuna katılması can sıkıcı.

7. "Hız" çağımızın en hastalıklı fetişlerinden. Hızlı olmalıyız. Kimsenin bir şeylere uzun konsantre olacak hali yok. Hemen anlatmalıyız. Eğlenceli olmalıyız. İşte bütün bu düşünceler, bilgi aydınlanması yaşamamış toplumlarda daha da patetik bir sonuç ortaya çıkarıyor. Hız değil bilgi. Tekrar ediyorum. Hız değil bilgi.

8. Herkes her şeyi biliyor. Bu durumda yapan değil, bakan olmak yeterli.

9. Herkes iletişim dilini iyi biliyor. Bu durumda ileten değil, iletiyi alan olmak yeterli.

10. Herkes yayıncılığı iyi biliyor. Bu durumda yayan değil, toplayan olmak yeterli.

İşte bu nedenler yüzünden (ve bu nedenleri sıralayan bir ukala olduğum için) vlog meselesine giremiyorum. Snapchat ve Instagram hikayeleri ile iyice "mikro" alana sıkıştırılan röntgenlenme meselesine bir başka yazıda bakarım.

Vasatın sofrasında "fast food" beslenmeye devam...

20 Ekim 2016 Perşembe

Özgürlük

Adorno'nun bir sözü günlerdir düşündürüyor.

"Gerçeklikteki koşulları çoktan belirlenmiş olan bir durumda özgürlük boş bir iddiaya dönüşür."

Bağlamından koparmadan, her açısından bakmak gerekiyor bu cümleye. Özgürlük kavramını böylesine çok ve böylesine tedirgin konuştuğumuz günümüzde Adorno'nun cümlesi zihin açıcı.

Özgürlük, birileri tarafından tanımlanabilen ve bu tanımın gerçeklikteki koşulları belirlenebilen bir konu değil. Kelime anlamıyla bile sınırları olmamalı. Çünkü o sınırlar kavramın kendisiyle ters düşmesine neden oluyor.

"Tanımlanmış özgürlük". Oksimoron.
"Gerçekleşmiş özgürlük". Oksimoron.

Bütün bunlar özgürlüğün biricikliği noktasına gidiyor. Ama bir kavramın bireyden bireye, toplumdan topluma, coğrafyadan coğrafyaya değişsen/dönüşen "biricik" olma hali de, başka düşünce kapılarını açıyor.

Bu cümlenin çevresinde "özgürlük" kavramını düşünmeye ve tartışmaya devam edeceğim.

Özellikle bugünlerde buna çok ihtiyacımız var.

Birilerinin özgürlüğümüzü tanımlamasına, sınırlamasına ve gerçeklikteki koşullarını belirlemesine izin vermemeliyiz. İnsan olmak ve biricik olmak orada başlıyor.

Teşekkürler Adorno.


16 Ekim 2016 Pazar

Bitti

Yeni bir kitabın tamamlanması süreci...

Kendime not düşüyorum.

19 Ağustos'ta "Yakında" demişim.

O günden bugüne durmadım. Yaklaşık iki yıl boyunca biriktirdim. Yazdım, not aldım, düşündüm, didiştim, yırttım, yeniden yazdım. Yaz ayları süresince bitiş çizgisine yaklaşıyor olmanın heyecanıyla hızlandım. Son düzlüğü görünce de "depar attım".

Sonunda bitti.

Yeni bir öykü kitabı.

On iki öykü.

Yayınevi okumaları, editör çalışması... Hepsi bitti.

Kapağı tasarlandı, arka kapak yazısı yazıldı.

Ağustos ayında bir dilek olarak "Yakında" demiştim. Şimdi o dileği gerçeklemiş bir yazar olarak "Yakında" diyorum.

Kasım ayının ilk haftasında okurla buluşacak kitap. Benden tümüyle çıkacak, okurun olacak.

Kendime not düşüyorum.

Artık bitti.