Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

22 Ağustos 2015 Cumartesi

Emma Peel: "Tatil"


Emma Peel: Her şeyi geride bırakıp güneyde bir kasabaya yerleşmenin hayalini kurdum yıllarca. Belki küçük bir restoran... Gün boyu kitap okumak, resim yapmak...
Karşıdaki Adam: Orta sınıf şehirlinin bir türlü yazılamayan hikayesi. Dünyanın neresine gidersen git şu söylediklerini tekrar eden birini bulursun. Zırva!
Emma Peel: Çok kişinin dokunduğu bir hayal zırva mıdır sence?
Karşıdaki Adam: Dokunduğu deme. Dokunmaya korktuğu dersen daha doğru olur. Zaten o yüzden zırva...
Emma Peel: Hemen gitmeni istiyorum buradan. Hiç değilse güneş batana kadar rahat bırak beni. Ama  bil ki, gece boyunca zırvalarımı dinlemeye devam edeceksin...

Edebiyatçılarımız Ne Diyorlar?

Mustafa Baydar’ın1960 yılında yayımlanan kitabı “Edebiyatçılarımız Ne Diyorlar”, 1954-1960 yılları arasında elli edebiyatçıyla yapılmış söyleşilerden oluşuyor.


Mustafa Baydar, bu söyleşileri yaptığında  35-40 yaşlarında bir gazeteci. Öyle ‘net’ sorular sormuş ki, hayran olmamak elde değil. Korkusuz, arkadan dolanmayan, eveleyip gevelemeyen bir gazetecinin, karşısındaki sanatçıyı nasıl ‘açabileceğinin’ dersi var elimizde. Kitabın önsözünü yazan Ruşen Eşref Ünaydın’ın dediği gibi konuşacağı edip veya şairin eserlerini iyi okumuş, önemli bilgiler toplamadan söyleşi masasına oturmamış bir gazeteci Baydar. (Soyadı benzerliği dikkatinizi çekmiştir; bilgilerim beni yanıltmıyorsa Mustafa Baydar, Yavuz Baydar’ın amcası.)

Mustafa Baydar’ın bazı sorularından örnekler vereyim:

Halide Edip’e... “Sinekli Bakkal’ın son kısmını eser acıklı bitmesin diye tâbilerin (yayıncıların) ısrarı üzerine değiştirmişsiniz. Halbuki eser sizindir, tâbilerin değil.”

Nurullah Ataç’a... “Bugün yerine ‘büğün’ demekte neden ısrar ediyorsunuz? ‘Ve’yi neden kullanmıyorsunuz?”

Falih Rıfkı Atay’a... “Fazla yazmak zorunda olmanız yazılarınızın kalitesine tesir ediyor mu?”

Behçet Kemal Çağlar’a... “Atatürk için yazdığınız bir manzumede ‘Göreyim, ondan sonra mil çeksinler gözüme’ diyorsunuz. Bu sözünüzde ne dereceye kadar samimisiniz?”

Yaşar Kemal’e... “Bazıları ‘Çukurova konusu bittikten sonra Yaşar Kemal durack’ diyorlar, ne dersiniz?”

Aziz Nesin’e... “O kadar çok yazıyorsunuz ki, insanın okumaya vakit bulabildiğinizden şüphe edesi geliyor.”

Örnekler uzar gider.

Bu sorular kadar, hatta onlardan daha çarpıcı olanlar elbette cevaplar. Halide Edip’in modern sanat hakkında söyledikleri, Melih Cevdet’in söyleşi sırasındaki gerginliği, Behçet Necatigil’in ‘hatıra ile hayal’ karşılaştırması, Aziz Nesin’in “Bütün diktatörler mizahtan korkar” çıkışı ve daha niceleri...

Kitapta adı geçen yazarları, şairleri okumuş ya da okumamışızdır. Severiz ya da sevmeyiz. Ama hepsinin “gür bir ses çıkarmak” konusundaki kararlı tavrını kabul etmeliyiz.

Türkiye’nin bugünündeki ‘önemli konular’ karşısında sesiz kalmayı seçen, arkadan dolanarak ‘zaman kazanan’, ‘pozisyon korumak’ için başını kuma gömenleri hatırlayarak okumak gerekiyor bu kitabı.

Bu ülkenin düşünce dünyasında nasıl kararlı ve yırtıcı bir gelenek olduğunu görmek, insana iyi geliyor.  (Kitabın yeniden basımını yapan İletişim Yayınları’na ve yayına hazırlayan Kıvanç Koçak’a teşekkür ederim.)

18 Ağustos 2015 Salı

Televizyonculuğu özlemek... Mümkün mü?

Televizyonculuk tuhaf bir iş.

Başladığınız programın daha ikinci haftasında, eğer işler iyi gidiyorsa (yani programınız izleniyor ve yöneticiler tarafından takdir ediliyorsa) pembe bulutlar uçulur etrafta. Herkes "Tam bir aile olduk!" der. Yalandır bu. Kimse kimseyi o kadar sevmez. Herkesin birbirinin tersine işleyen çıkarları var gibidir. "Hepimiz aynı gemideyiz," duygusu yoktur. Ama o sahte mutluluk, ağız dolusu gülücükler, beraber yemeğe çıkma programları bitmek bilmez.

Aslında şaşılacak bir şey yok. Çoğu aile kadar ikiyüzlüdür, televizyoncuların her programda yeniden kurdukları aile.

Program kötü gitmeye başlayınca aile dağılır. O ailelerin ömrü ratinglerin gücü kadardır. Üç tane reklam kaynağını mutlu etmek için kurulan sahte düzenin, geçici başarılarla örülü aileleri.

Mutluluk süresi kısadır ama işin içindekilere iyi gelir hep.

Neyse...

Derdim, televizyonculuktaki ilişkilerin sahteliğini anlatmak değil. Bilen biliyor. Ayrıca, zamana karşı yapaylık üretebilen bir sistemde, kamera arkasının içtenliğinden söz etmek aptalca olurdu. Kimi aptallıklarım vardır ama televizyon dünyasının bu "hızlı çıkar sistemi"ni göremeyecek kadar da şaşkın değilim.

Aniden "canlı yayın arabası"nı özlediğim bir anda düşündüm bunları. İnsan canlı yayın arabasını özler mi diyebilirsiniz. Özlüyormuş işte. Televizyonculuğu çok özlediğimi söyleyemem. Arada bir, dişime göre bir haber olduğunda aklıma düşüyor sadece. O haberleri de benden daha "televizyoncu diliyle" aktaran bir sürü isim var zaten.

Ama canlı yayın arabası özlemek ilk kez oluyor. Yaşlanıyorum.

Şimdi aklımdaki soru şu: O sahtekarlığı (ve hatta samimiymiş gibi yapma sahtekarlığını) değiştirebilecek bir yayıncılık anlayışı var mı? Yaratılabilir mi? Daha da önemlisi yapılabilir mi?

Bu konu aklıma takıldıkça yazacağım.

16 Ağustos 2015 Pazar

Nice yıllara Ara Güler

Ara Güler'le televizyonda program yapmaya başladığım ilk yıl tanıştım. Heyecanlanmıştım. Bildiğini söyleyen, kamera çalışmaya başladığında yapay bir kibarlığa bürünmeyen, sahiciymiş gibi yapmadan sahici olan bir bilge vardı karşımda. Heyecanımı, o kendine has üslubuyla silivermişti. Sonraki yıllarda güzel sohbetlerimiz oldu Ara Bey'le. Gülüşler yüzümüze yayıldı, küfürler dilimize oturdu. Onun yanında hep daha 'gerçek' olmanın cümlelerini buldum. Bugün doğum günü Ara Güler'in. İyi ki tanımışım onu. Nice nice yıllara Ara Baba!


Bir yayın sonrasında Ara Güler'le. CRR sahnesindeyiz. Cep telefonu ile fotoğraf çektirmek söz konusu olunca yüzüne mutsuz bir ifade yerleşiyor. İşini bitirmiş, hemen gitmek istediği her halinden belli. Yine de beni kırmamış, iyi ki de kırmamış. Bir kere daha teşekkür ederim.

Süreklilik ve Fil Uçuşu

Süreklilik...

Hangi işi yaparsam yapayım 'süreklilik' önemlidir benim için.

Fil Uçuşu, ilk gününden bu yana, aynı düşünceyle ve hassasiyetle devam ediyor. Kimi zaman daha sıklıkla yazı paylaşıyorum, kimi zaman daha seyrek. Kimi zaman, başladığım serilere uzun süreli aralar veriyorum. Kimi zaman, başka bir yerde yayımlanmış bir yazıyı paylaşıyorum. İstatistiklerine, yorum sayılarına bakmadan devam ediyorum yoluma. Tek yaptığım, Fil Uçuşu'na bir yazı koyduğumda bunu twitter hesabımdan duyurmak.

Öykülerimi kağıt-kalemle yazarım. Masamın üstü defterlerle dolu. Yakınlarım kırtasiye merakımı bilir zaten. Fil Uçuşu, bu kırtasiye yoğunluğunun dışında kalan bir alan benim için. Kağıt-kalem kullanmadan düşüncelerimi kelimelere döktüğüm bir alan.

Ama 2015 yılında, 'süreklilik' bilincinden uzak kaldım bu alanda. Bazen işlerin yoğunluğuna sığındım, bazen hayata. Bahane bulmak kolaydır insanoğlu için.

Anlayacağınız, 20 Temmuz'dan beri Fil Uçuşu'yla ilgilenmediğimi görünce, tembelliğimden utandım ve içimi dökmek istedim.

Madem öyle, kendime not düşeyim: Başladığın işi aynı ciddiyet ve samimiyetle sürdürmeyi unutma!

20 Temmuz 2015 Pazartesi

Bir okuma listesi

Radikal Kitap, bayram seyahatinde yanımıza hangi kitapları alalım sorusunun peşine düştüğünde aşağıdaki listeyi yazmıştım. Bir de Fil Uçuşu'nda paylaşayım dedim.


Kavgam – Karl Ove Knausgaard
Norveçli yazarın altı ciltlik “itiraf” metni tüm dünyada konuşuluyor. Buna değer mi yoksa sadece sansasyonel bir metin mi? Okuyun ve kendiniz karar verin.

Yalan Yıllar – Can Kozanoğlu
Hem ‘Acemi Eğitimi’nin devamını okumak isteyenlere hem de Kozanoğlu’nun samimi dilini özleyenlere.

Diriliş – Stephen King
Yazarın tutkunları için özel bir öneri cümlesine gerek yok. Ama yine de konunun  “binlerce volt elektrik” gücünde olduğunu söyleyeyim.

Tokyo Uçuşu İptal – Rana Daspugta
Farklı ülkelerden, farklı kültürlerden yolcular ve birbirlerine anlattıkları hikayeler. Edebiyatın terapi gücü ile yetişkinler için masallar. Anlatıların yolu Türkiye’den ve İstanbul’dan da geçiyor.

Dünya Bu Kadar – Mahir Ünsal Eriş
Karakterden karaktere, anıdan anıya, hikayeden hikayeye yolculuk. Son durakta herkes ‘sarsılıyor’. Eriş, edebiyatımızın yüzünde bir gülümseme.

Kalem Yapın Beni Kalem! (Tek Ciltte) – Aziz Nesin
Ustanın 100.doğum gününde harika bir hediye. Aziz Nesin’in ürün verdiği bütün türlerden örneklerin toplandığı bir cilt.

Altyazı’nın Gayri Resmi ve Resimli Türkiye Sinema Sözlüğü
Altyazı dergisinin 150.sayı sürprizi, bence son yıllarda sinema için yapılmış en iyi işlerden biri. Uzun uzun anlatmama gerek yok. Her kütüphaneye şart.

Günübirlik Hayatlar – Irvin D. Yalom
Yalom, Türkiye’de gayet yakından tanınan bir yazar. Gerçek psikoterapi öyküleriyle ilgilenenler için ‘gerçek’ bir kitap.

Küfür Etmenin Kısa Tarihi – Melissa Mohr
Bütün dünyayı ‘kalaylamak’ isteyenlere tavsiye.

Barbarın Kahkahası – Sema Kaygusuz
Tatil, dinlenme ve tembellik zamanı Sema Kaygusuz’un kaleminde bir tokada dönüşüyor.

Sarnıç'a veda

Geç kalmış bir veda yazısı bu...

Temmuz ayının başında yazılmalıydı. Sarnıç Öykü’nün veda ettiğini okuduğumda.

Edebiyat dergilerinin ömrü vardır, bilirim. Böylesi tecrübelerim oldu, dergiciliğin nasıl dertli iş olduğunu yaşamış bir kişiyim. O yüzden şaşırmamak gerekiyor ama olmuyor işte. Yine de şaşırıyor, üzülüyor insan.

Sarnıç Öykü de geldi geçti.

Ocak-Şubat 2015 tarihli 21 numaralı sayısında, “İki Şiirin Arasında” ile beni kapağa taşmışlardı. Yazarın bir kitabının  merek altına alınmasının, her yönden çekiştirilip incelenmesinin değerini bilemezsiniz. ‘Boş yere öven’ değil, ‘inceleyen’ bir dergiydi Sarnıç. Hem o sayı için, hem de bugüne kadar bize kattıkları için çok teşekkür ederim.


Sarnıç Öykü, okuruna Neslihan Önderoğlu ve Faruk Duman ortak imzasıyla yayımlanan veda bildirisi şöyle:

“Sevgili okurlar, değerli öyküseverler, öykücü dostlarımız…
Sarnıç Öykü, 2012 yılının sonlarından bu yana aralıksız yayınlanıyor. Başından beri, her sayıda bir öykü kitabını dosya konusu yaptık; özellikle genç öykücülerin yeni kitaplarının okurla daha kolay buluşması için çaba harcadık. Öykücülüğümüzün ve öykü eleştirisinin gelişmesine katkı sunmak için çabaladık. Bu süre içinde tüm öyküseverlerin çok büyük, unutulmaz katkıları oldu. Burada adını anamayacağımız kadar çok isim var; hepsine tek tek teşekkür ediyoruz.

Ancak, özellikle renkli baskıyla artan maliyetler, dağıtım sorunları, bakanlığın kestiği abonelik vs. gibi bu ülkede her edebiyat dergisinin makûs talihi haline gelen sıkıntılar bizim de belimizi büktü. Bu nedenle artık Sarnıç Öykü’yü yayımlayamayacağız.

Yayına hazır olduğunu duyurduğumuz ve matbaada kalan son sayımızın odak kitabı, İnan Çetin imzalı Kureyş’in Kurtları’ydı… İnan Çetin’e, güzel söyleşisi, dosyaya katkısı bulunan dostlarımıza da çabaları için çok teşekkür ediyoruz.

Çok ama çok üzgünüz…


Saygı ve sevgilerimizle…”

7 Temmuz 2015 Salı

"Asılı Adam" Ai Weiwei


Asılı Adam “Ai WeiWei’in Tutuklanışı” – Barnaby Martin

1989 yılında bugün, Tiananmen Meydanı’nda 2binden fazla öğrencinin ölümüyle sonuçlanan o müdahale gerçekleşmişti Çin’de. Dört tankın önüne tek başına dikilen o ‘Meçhul İsyancı’nın fotoğrafı çoğu kişinin belleğindedir. Peki gerçekten neler oldu Çin’de, son otuz yılda neler yaşandı? Weiwei meselesine, modern sanatlara ve hatta Çin’in dünyayla olan ilişkisine uzak olanlar için bile kaçırılmayacak bir okuma fırsatı. Barnaby Martin, bu zorlu konuyu, neredeyse çoksatan bir roman tadında aktarmayı bilmiş. Sanatçının babası Ai Quing’in Mao ile olan ilişkisinden, Weiwei’in sorgulanma ve tutukluluk sürecine, Çin’in dünya siyaset sahnesindeki yeni rolünden modern sanat pazarının oyunlarına uzanan bir anlatı. Sadece sanatçının düşünce alanıyla değil, bireysel özgürlüklerin sınırlarıyla ilgilenen herkesin okuması gerekiyor. (Haluk Barışcan çevirisiyle, Metis Yayınları’ndan)


Alain de Botton'un gözüyle "Haberler"


Haberler “Bir Kullanma Kılavuzu” – Alain de Botton


“Haberlerin uğultusu ve telaşı benliğimizin en derinlerine sızmış vaziyette, artık bir dakikalık bir sükûnet ne büyük başarı sayılıyor,” diyor Alain de Botton. Peki hiç bu “haberlerin” üretim cephesinin, yani haberciliğin bugününü ve yeni dinamiklerini düşünüyor muyuz? Evet, “haber kuruluşları, demokrasilerin barındırdığı rastlantısal bir özellik olmaktan öte, onların bizatihi kefilleridir” ama acaba “şimdiki durum” ne? Sarsıcı örnekler ve bakış açısı olgunlaştıran bir yaklaşımla haberciliği ele alıyor Alain de Botton. (Zeynep Baransel çevirisiyle, Sel Yayınları’ndan)


6 Temmuz 2015 Pazartesi

Jools Holland stüdyosundan hikayeler


Jools Holland, yarın Açık Hava'da bir konser verecek. Öncesinde stüdyosundan hikayeler paylaşmak istedim.


Norah Jones: 2002 yılında ilk albümünü Come Away With Me’yi yayımlayan Norah Jones, 17 Mayıs 2002 tarihinde Jools Holland’ın konuğu oldu. Jones’un katıldığı programda ayrıca Wilco, Beverly Knight, Eric Burdon, The Von Bondies, Damon Albarn & Afel Bocoum gibi isimler de diğer konuklar arasındaydı. Jones programda, ‘Don’t Know Why’ ile ‘Cold, Cold Heart’ parçalarını seslendirdi. Programla ilgili olarak Jones’un yorumları: “Bu programa çıktığımda, bilinen bir isim değildim. Hatırlıyorum, kendi kendime şunları söylüyordum: ‘Sadece piyanoya bak, sakın Wilco’ya bakma!” Norah Jones, 2003 Grammy Ödülleri’nde bu albümüyle aday gösterildiği 8 dalda 5 Grammy ödülünün de sahibi oldu.


Adele : 2007 yılında henüz 19 yaşındayken, Londra’nın klüplerinde çalan Adele ülke sınırlarını aşan ününe Jools Holland sayesinde kavuştu denebilir. Adele, Paul McCartney ve Björk ile aynı gün katıldığı programdan bahsederken ‘Benden önce sahneye çıkan Björk, en sevdiğim şarkısı olan ‘The Anchor Song’u söyleyen beni soluksuz bırakmıştı. Ben sahnedeyken, sol tarafıma baktığımda Paul McCartney’in beni izlediğini gördüm, sağa baktığımda ise annemin ağladığını..’ diyor. Programın hayatına kattıklarını ise ‘Performansımı gerçekleştirdikten sonra gözyaşlarına boğuldum. Performansımın iyi geçtiğini biliyordum ama hayatımı bu şekilde değiştireceğini asla tahmin etmiyordum.’ şeklinde ifade ediyor.


Amy Winehouse: Amy Winehouse 31 Aralık 2006 gecesi ‘Later …With Jools Holland’ programına ilk defa çıktığında ‘Monkey Man’ adlı parçasını seslendirdi. Jools Holland yakın zamanda yaptığı bir röportajında Amy için, Programıma çok kez geldi, aynı zamanda iyi arkadaşımdı. Sanırım her yüzyılda onun kadar muhteşem ancak 1 kişi dünyaya geliyor. Ya da bazı müzisyenlerin son programları benimki oluyor. Bazı müzik türlerinin son örnekleri... Madonna’nın çıkabileceği çok fazla televizyon programı var ama kariyerinin başındaki bir caz sanatçısının katılabileceği bir televizyon programı yok. diyor.


Lorde: Yeni Zelandalı şarkıcı Lorde’un ilk single’ı ‘Royals’ı 2013’ün ortalarında yayımladı, you tube’da 6 milyonun üzerinde izlendi. Albüm henüz yayımlanmadan, Eylül ayında ilk katıldığı televizyon programı ise Jools Holland’ınki oldu. Kanye West, Kings of Leon, Sting, Drenge’in katıldığı programda Lorde, çıkış parçası olan ‘Royals’ı seslendirerek ününe ün kattı. Sanatçının Aralık ayında çıkan ilk albümü Pure Heroine, Royals’ın da etkisiyle, kısa sürede uluslar arası bir başarı kazandı ve Lorde’u Amerika’da Billboard Hot 100 listesinde de bir numaraya çıkartarak kendisine 1987 yılında bu yana bir numaraya çıkan en genç solo sanatçısı unvanını da kazandırdı.


Paul Weller: 2006 yılında 13. İstanbul Caz Festivali’nin de konuğu olan, Punk döneminin en ünlü İngiliz topluluklarından The Jam’in beyni Paul Weller da yolu Jools Holland programından geçenlerden.. 1976 yılında The Jam ile birlikte müzik kariyerine başlayan, ve bugüne kadar pek çok rock müzik topluluğuna ilham kaynağı olan Weller 1990’lardan itibaren yoluna solo çalışmaları ile devam etti. Eylül 1993 yılında çıkarttığı ikinci solo albümü Wild Wood ile İngiltere listelerine 2. Sıradan giriş yapan Weller, albümünü henüz yayımlamadan Jools Holland sahnesindeydi. 9 Temmuz tarihinde ‘Later… With Jools Holland’a katılan Paul Weller, Wild Wood’un sevilen parçalarından  ‘Sunflower’ı seslendirdi.