Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

24 Ocak 2016 Pazar

Siren İdemen ve Perec'le haşırneşir olmak

İKSV, vefatına kadar vakfın danışma kurulu üyesi olan Halman’ı anmak ve adını yaşatmak için  belki de ilk kez edebiyat alanında bir adım attı. Talat Sait Halman Çeviri Ödülü’nün ilki dün akşam Martı Otel’de düzenlenen törenle Siren İdemen’in oldu. İdemen, George Perec’in Metis Yayınları’ndan çıkan “Karanlık Dükkân – 124 Rüya” kitabının çevirisiyle ödüle değer bulundu.

Törenden önce Siren İdemen’le  hem ödülü hem de çeviri dünyasının ruh halini konuştuk.


Kutlayarak başlamak isterim. Talat Sait Halman Çeviri Ödülü’nün ilk sahibi oldunuz. Tebrik ederim. Ödüllerin üretkenliğe katkı sağlayacağına inananlardan mısınız?

Teşekkür ederim. Evet, ödüllendirme genel olarak teşvik edici bir şey. Bir uğraşın, bir emeğin takdir edilmesi elbette üretkenliğe katkı sağlar. 

Perec tam bir dil ve düşünce cambazı. Bu çeviriyi yaparken sizi heyecanlandıran ve zorlayan noktalar nelerdi?

Ülke ve dünya gündeminden ötürü üzerimizden karabulutların eksik olmadığı günlerde Perec’le haşırneşir olmak, onun iç dünyasında, zihninin labirentlerinde ilerlemeye çalışmak heyecan vericiydi. Anlatımın sınırlarını zorladığı kelime, ses “cambazlıkları” çeviri açısından belli bir güçlüğü taşısa da bunların her birine çözümler bulmak aynı zamanda zevkli bir oyun gibiydi. Benim açımdan bu çevirinin daha büyük zorluğu metnin tamamı Perec’in önceki kitaplarına ve hayatına göndermelerle dolu olduğu için bunları atlamamaktı.  

Yayınevlerini, okurları ve edebiyat dünyasının bütün figürlerini kastederek soruyorum. Sizce biz çevirmenlere hak ettikleri değeri veriyor muyuz?

Bu soruya maalesef  olumlu yanıt verecek kimse olduğunu sanmıyorum. Ancak bu, kelimenin tam manasıyla karmaşık ekonomik, siyasal, kültürel, sosyal devasa bir sorunun sonuçlarından biri. Birçok yayınevinin çevirmenle yaptığı sözleşme metinlerinin kendisi bile çevirmeni “aşağılar” niteliktedir.    

Bir de öbür tarafa geçip sorayım. Yabancı bir dili bilen, eh biraz da okumuş yazmışlığı olan herkes çeviri yapabilir mi? Yani çevirmenler çeviriye hak ettiği değeri veriyor mu?

Bu soruya da olumlu yanıt vermek maalesef mümkün değil. Önceki soruyu yanıtlarken söylediğim gibi, bunlar çok girift, karmaşık bir büyük sorunun farklı veçheleri. Elbette “yabancı bir dili bilen, eh biraz da okumuş yazmışlığı olan herkes” çeviri yapamaz. Yabancı dili ve anadilini çok iyi bilmek, biraz değil çok okumuş yazmış olmak da iyi bir çeviri için yeterli değil bence. Her yazarın kendine ait bir dili, bir sesi var. Bir yazarı çok iyi çeviren bir çevirmen, aynı dilde yazan bir başka yazarı çeviremeyebilir. Bir yazarın bir eserini iyi çevirip, aynı yazarın başka bir biçimde yazdığı bir metni de çeviremeyebilirsiniz, orada o sesi yakalayamayabilirsiniz.

Çeviriye verilen telif oranları yeterli mi sizce?

Telif oranları elbette yeterli değil. Ve çeviri yapmaya başladığım ‘80’li yıllara göre maalesef giderek düşüyor. Çoğu kitapta, diğer emek unsurlarını bir kenara bırakıp sırf harcadığınız zaman üzerinden düşündüğümüzde dahi aldığınız telif asgari ücreti bile bulmuyor. Ayrıca, telif ücretleri basılan kitap adedi ve satış fiyatı üzerinden hesaplandığından ortaya şöyle garip bir durum çıkıyor: çevirdiğiniz kitap ne kadar zorsa, sizi ne kadar çok uğraştırıyorsa, aldığınız ücret de o oranda düşüyor.    

Telif konusunu biraz da şundan sordum. Talat Sait Halman Çeviri Ödülü’nün hatırı sayılır bir maddi ödülü var. Bu ödül, önümüzdeki yıllarda çevirmenler dünyasına bir hareketlilik getirecek midir?

Maddi ödülün olması elbette teşvik edici bir unsur. Ama ödül alma ihtimali yaptığınız işin niteliğini değiştiremez herhalde.  Asıl önemli olan, çevirmenlerin emeklerinin karşılığını telif ücretleriyle alabilmesi.

Mutlaka çevirmek istediğiniz bir kitap var mı? Bir de mutlaka yabancı dillere çevrilmesini istediğiniz bir Türkçe edebiyat eseri var mı?

Keşke Sartre’ın binlerce sayfalık müthiş Flaubert biyografisini çevirmeye niyetlenebileceğim koşullar mevcut olsaydı.  Ayhan Geçgin’in romanlarının, özellikle de Son Adım’ın bütün dillere çevrilmesini arzu ederim.

Tekrar tebrik ederim. İlk yılın kazanını olmak çok değerli. Unutmadan, sizin aracılığınızla yayınevinize ve çeviri sürecine emek veren herkese de tebrikler.


Teşekkürler. Metis’e de ileteceğim tebriklerinizi.


Artık herkes Sakallı Bebek

1977. On bir yaşındayım. Daha o yaşta seslendirmede beş-altı yılı geride bırakmış durumdayım. Okul çıkışı zamanlarım, TRT'nin Kavaklıdere'deki binasının zemin katında geçiyor. Hafta sonları da Radyoevi'nde...

Ortada tek kanal ve sınırlı saatte yayın olunca seslendirilecek film sayısı da ona göre tabii. Eh, o kadar az filmde, yaşıma-sesime uygun bir rolün bana düşme olasılığı daha da az. Hele bir de başrol... Kim kaybetmiş de ben bulayım?

Bir gün "aile tipi bir kovboy filminde" başrolü kapıyorum. Ahlaklı ailesine Vahşi Batı'da bir gelecek kuramaya çalışan baba, fedakar anne ve meraklı çocuklar. Bilirsiniz o filmleri...

Önceden seslendirme yönetmeni kontrolünde prova yapılırdı eskiden.  Tekstimin üstüne es işaretleri koyarak, tonlamazlar için kırmızı kalemle çizerek yapıyorum provamı. Aynı dakikalarda, başkalarının da testin üstünde kırmızı kalem oynattığını bilmeden.

Kayıt sabahı öğreniyoruz filmin "Denetleme Kurulu"ndan geçmediğini. Filmler çeviriden sonra denetlemeye giriyor o yıllarda. Şaban Karataş'ın Genel Müdür olduğu yıllar. Denetleme Kurulu'nun hassasiyetleri belli. Filmi izlemeden, görüntülere bakmadan masalarına gelen tekst üstünde yapıyorlar değerlendirmelerini. Beğenmedikleri kelimeye basıyorlar kırmızı kalemi. Tekst çok kırmızıya boyanırsa da, basıyorlar "Yayınlanamaz" damgasını.

Bizim üçüncü sınıf aile filmi de yemiş damgayı. Sayın Denetçi, başlamış okumaya. Bakmış iki laftan biri "Kızılderili". Kızılderili aşağı, Kızılderili yukarı. Kızılderililer saldırıyor, Kızılderililer öldürülüyor. Anlayacağınız denetçinin kırmızı kalemleri tükenmiş, bu Kızılderililer tükenmemiş.

Yayınlanamaz raporunun gerekçesi: Filmin Kızıldere olaylarını gündeme getirmeye çalışması.

Denetçimiz ya doğru düzgün okuma yazma bilmiyor ya da Kızılderili ile Kızıldereli'yi karıştırıyor. Kelimeyi yanlış biliyor olması da muhtemel. Ya da bizim bilmediğimiz başka bir tarihsel okuma var kafasında. Denetçi bu, her şey olabilir.

Sonunda Kızılderili kelimesi, Mahir Çayan ve arkadaşlarının vurulmasıyla biten Kızıldere baskınını çağrıştırdığı için başrolü kaptığım kovboy filmi yayınlanamıyor. Cahil denetçi, rolümün başını yiyor.

Murat Toklucu'nun İletişim Yayınları'ndan çıkan benzersiz çalışması "Nurcihan'ın Çamaşırları ve Diğer Meseleler" kitabını okurken hatırladım bu olayı. Toklucu, hem o yılların hem de sonrasında Tunca Toskay'ın müdürlüğünde yaşanan "yasaklı kelimeler" döneminin harika bir fotoğrafını çekmiş kitabında. Toklucu'nun arşiv bilgisi ile hayat bilgisini beraber servis eden kitabında o TRT yılarından çok daha fazlası var.

Murat Toklucu, 2014’te yine İletişim Yayınları’nın özenli baskısıyla çıkan “Türk Erkeği ve Diğer Mucizeler” kitabında da biz okurları, gazete kupürleri ve haber takibi yeteneğiyle ‘Zihinler Altında 20.000 Fersah’ bir yolculuğa çıkarmıştı. Bu kitapta da benzer bir yolculuk yaşatıyor.

Asparagas deyişinin kökeninden Profumo skandalının Türkiye’deki yansımalarına, Osman Bölükbaşı tarzı siyasetten bekarlık vergisine, komünist avına çıkan okul müdürlerinden Lüks Nermin’in uluslararası seks hizmetlerine, çıplaklar kampından ayı oynatıcılarına, Berber Nuh’tan Nurcihan’ın çamaşırlarıyla komünizm propagandası yapan Homongolos’a... Hem kültürel tarihimizi hem medya tarihimizi döküyor ortaya Murat Toklucu. Anlattığı olayın önüne geçmeyen, bıyık altından gülmeyi ihmal etmeyen, yorumunu sakince cümle aralarına gizleyen mahir bir anlatımla sayfaların arasında koşturuyor okurunu.

Kitabın nefis bölümlerinden biri de, benim yaş kuşağımda olanların gün be gün takip ettikleri bir olay: Sakallı Bebek. Öğrenciydim o yıllarda. Sakallı Bebek, günlük dilimize hızlıca girmişti. Bizi ilgilendiren Tan gazetesinin uydurma kıyamet habercisi bebek değildi, o akıl almaz animasyondu. O ‘garabet’i çizenin gazetenin ressamı Remzi Taşkıran olduğunu öğreten da, Murat Toklucu’nun kitabı oldu.

Artık ‘kıyamet’ kurgusu yapmak için Taşkıran’ın akıl almaz çizimlerine ihtiyacımız yok. Gazetelerde gördüğümüz fotoğraflarda, okuduğumuz haberlerde her gün bir kez daha yaşıyoruz kıyamet duygusunu. Kesilen kafalar, defalarca bıçaklanan kadınlar, sahile vurmuş mülteci bebekleri, tutuklanan gazeteciler... Hangi duyguyla okuyorsunuz gazetenizi?

Artık ‘kıyamet’ içimizde yaşıyor. Hepimiz birer ‘Sakallı Bebek’ olduk.

Lafı dolandırmadan söyleyeyim. Hemen bir kitapçıya gidip Murat Toklucu'nun "Nurcihan'ın Çamaşırları ve Diğer Meseleler" kitabını alın. Pişman olmayacaksınız. Kendi kıyametinizi yaşarken, dünyanın çıkmış çivisine bakmaya cesaretiniz varsa tabii.

23 Ocak 2016 Cumartesi

George Orwell: Balinanın Karnında

George Orwell, Balinanın Karnında (Inside The Whale) denemesini 11 Mart 1940’ta yazmış. Yani otuz yedi yaşında. Denemesinin merkezine aldığı kitap da Henry Miller’ın Yengeç Dönencesi. Miller’ın bu kitabı kırk üç yaşında, türlü başarısız girişimden sonra ancak sevgilisi Anais Nin’in desteğiyle yayınlatabildiğini biliyoruz. Balinanın Karnında’yı ilginç kılan noktalardan biri bu iki yazarı, Orwell ve Miller’ı buluşturması. İngiliz yazarın Yengeç Dönencesi’nin anlatılma yöntemi ve dünyasından yola çıkarak yaşadığı çağın edebiyatıyla hesaplaşmasında ilginç olan şu: Miller’ın ilk romanının otobiyografik vurgularından dem vuran Orwell’in ilk romanının da otobiyografik özellikleri bilinen Paris ve Londra’da Beş Parasız olması.

Ama iki romanı birbirinden kesin çizgilerle ayıran bir bakış açısı farklılığı var. Orwell, metninde tarihsel çerçeveyle ilgileniyor, Avrupa’nın iki büyük savaş arasındaki toplumsal ruhu onu çok ilgilendiriyor. Oysa Miller, iktisadi büyüme yıllarında Amerika’dan Avrupa’ya gerçekleşen sanatçı (ve sanat meraklısı) akınında toplumsal olanla ilgilenmek derdinde değil. Zaten Orwell da, uzun denemesine yaşadığı çağa ‘aldırmayan’ bu romanın, nasıl olup da çarpıcı ve kalıcı bir esere dönüştüğü sorusunu samimiyetle cevaplayarak başlıyor.

Balinanın Karnında, kısa süre önce Sel Yayınları’ndan Zafer Avşar çevirisiyle çıktı. (Merak edenler için not: Paris ve Londra’da Beş Parasız’da Can Yayınları’ndan Berrak Göçer çevirisiyle çıktı.) Orwell kitapları uzun süredir farklı yayınevleri tarafından yayımlanıyordu. Son zamanlarda Sel ve Can Yayınları, yazarın külliyatını derleyip toplamaya başladı.

Balinanın Karnında on denemeden oluşan bir kitap. 1931-1947 yılları arasında yazılmış (ya da radyo konuşması olarak gerçekleştirilip sonra metne dökülmüş) denemelerin bir bütünü. İspanya İç Savaşı’nda Franco faşizimine karşı savaşan gönüllülerin arasında yer alan Orwell’in, bu süreçteki bilgi birikimini paylaştığı denemelerden, anti-emperyalist bakışını yansıtan denemelere uzanan özel bir kitap. Konuların farklı olması, okurun kafasını karıştırmamalı. Çünkü Orwell, denemelerinde gevelemeden konuşuyor. Lafı evirip çevirmiyor. Söyleyeceğini net söylüyor. Bu güçlü tavır, deneme türünün sadık okurlarını hızla saracaktır. Politik süreklilik ve kararlılık, günümüzde hasret kaldığımız bir özellik. Çevremiz ‘kandırıldığını-yanıldığını-aldatıldığını’ söyleyen yazarlarla/gazetecilerle doluyken, 40’lı yıllardan gelen bu metinler bir ‘su terazisi’ görevi üstleniyor adeta.

Kitaba adını veren uzun denemeye, Balinanın Karnında’ya dönelim. Bu denemeyi, yazarın çağının edebiyat anlayışının dökümünü yapan bir metin olarak tanımlamak, kanımca eksik olacaktır. Çünkü metin, günümüzde de geçerliliği olan soruların ve cevapların peşine düşüyor. Henry Miller’dan James Joyce’a, oradan Celine’e çektiği çizgi, bu çizgiyi kesen Walt Whitman ve ‘kabullenen’ edebiyat çizgisi, ortalama edebiyat okurunun bile nabzını hızlandıracak kadar zihin açıcı. O dönemin moda kavramlarından biriyle, her şeye hazır ve nazır olma tavrıyla ve edilgenlikle hesaplaşması, günümüzde de yüzleşmemiz gereken bir durum değil mi? Bir yazarın ‘moda’ olmasını mercek altına aldığı bölümdeki cümleleri bugünün de cümleleri değil mi? Şöyle diyor Orwell: “Sabun köpüğü neden hep patlar? Bu soruya cevap vermek için bazı yazarları bazı özel zamanlarda popüler yapan dış koşulları anlamamız gerekiyor.”

Kötümserlik ile gerici dünya görüşünün ilişkisinden, Marksizm ile edebiyatın yakınlaşmasına kadar bütün alanlara rahatlıkla giren bir denemeci var karşımızda. Bütün görüşlerine katılmayabilirsiniz ama bunları söyleyişindeki netlik ve üslup etkisi altına alacaktır sizi. Kişisel olarak kitaba adını veren denemenin dışında iki denemeyi daha özellikle sevdiğimi söylemeliyim: Sanat ve Propagandanın Sınırları ile Tolstoy, Kral Lear ve Soytarı.

George Orwell genel olarak 1984 ve Hayvan Çiftliği yazarı olarak tanınıyor. Ancak yirminci yüzyılın bu önemli yazarını daha iyi anlayabilmek için, kapsamlı bir okuma yapmak gerekiyor. Balinanın Karnında böylesi bir okuma yolculuğunun önemli duraklarından biri.


Dino Buzzati ve içimizdeki canavar Colombre

Kanat Atkaya, 5 Kasım tarihli Hürriyet'teki köşesinde Colombre'yi yazdı. Colombre... Dünyanın tüm denizlerindeki tüm denizcilerin en korktuğu yaratık. Kurnaz, korkunç, yılmak bilmeyen bir köpekbalığı. Kimsenin bilmediği bir nedenle kurbanını seçen, ömrü boyunca onun peşinden giden ve günü gelince onu 'yutan' bir canavar. Belki de yarattığı bu korku duygusuyla, kurbanının aklına ilk düştüğü gün zaten onu 'yutmuş' olan Colombre.

Hepimiz sırtımızda bir Colombre'yle yaşıyoruz. Kendi canavarımızı kendimiz yaratıyoruz. Boş inançlarımızla, hırslarımızla, öfkemizle, sevgisizliğimize, nefretimizle...

Dino Buzzati, bu kısacık öyküsünü İtalya'da faşizmin iyice yükseldiği günlerde yazmış. Faşist iktidarın, düşmanlıklar ve bayrağa yönelik tehditler üstünden bir korku evreni yarattığı günler. Sınırdaki bir kışlada hiç gelemeyen düşmanı bekleyen askerleri anlattığı benzersiz romanı Tatar Çölü'nü de yazdığı günler.

Kanat, Colombre'den açınca kapıyı, ben de aynı kitaptaki bir başka kısa öyküye uğrayayım dedim: 1980 Dersi.

"Bitmek bilmeyen çekişmelerden bıkıp usanan yüce Tanrı insanları uygun biçimde cezalandırmaya karar verdi."

Böyle başlıyor Dino Buzzati'nin öyküsü. Yazıldığı yılların 40'lı yıllar olduğunu unutmadan devam edelim.

Tanrı'nın cezalandırması 31 Aralık 1979 Salı günü, Sovyetler liderinin beklenmedik ölümüyle başlıyor. (Harika bir gelecek vizyonu yapan Buzzati, yine de Sovyetler'in dağılacağını öngörememiş demek ki...)

Tam da Komünist Blok ile Batı Blok'u arasında, Ay üzerindeki Kopernik Krateri'ni sahiplenme çekişmesi yaşanırken Sovyetler liderin ölümü Amerika'yı güçlendirecek diyenler yanılıyor. Çünkü bir sonraki Salı gecesi, yani 7 Aralık 1980 gecesi bu kez ABD Başkanı 'küt diye' ölüyor. Bir anda sarsılıyor dünya; gizli bir örgütün işi mi, uzaylılar mı saldırıyor, yoksa gerçekten 'Tanrı'nın adaleti' mi?

Bir sonraki Salı, ölen ABD Başkanı'nın yerine geçen başkan yardımcısı dünya değiştiriyor. Bu ölüm, uzmanları harekete geçiriyor ve bu korkunç olayların mekanizmasını çözüyorlar: "Yüce bir yetki o anda dünyadaki en yüksek makamda oturan kişiyi seçip hayatına son veriyordu."

Dünyanın bütün güçlü insanlarını bir korku sarıyor. Kopernik Krateri falan unutuluyor tabii. Bir sonraki Salı gecesi, Çin Başkanı, benim canımı Tanrı alamaz, kendi canımı kendim alırım diyerek intihar ediyor.

Öyküsü boyunca kurmaca isimler kullanan Buzzati, bir tek De Gaulle'ün hala yaşıyor olacağı fantezisini kurmuş. Ama Tanrı, De Gaulle'ü güçlü liderler arasında görmüyor olacak ki, canını almıyor. Belki de onu görmezden gelerek bir 'tevazu' dersi vermeyi amaçlıyor.
 
"En güçlü olan ölür" yasası, herkesi iktidar olma duygusundan ve yüksek makamlardan uzaklaştırıyor. Siyasetle başlayan "Salı ölümleri", endüstriye ve finansa sıçrıyor. Korku, başkanlık koltuklarını boşaltıyor. Tek adamlar, benim dediğim olur'cular, güç bende-söz bende'ciler dünya sahnesinden bir bir çekiliyor.

Şöyle devam ediyor öykü:

"Birkaç ay sonra ortada ne bir diktatör, ne hükümet Başkan'ı, ne büyük parti önderi ne de bir endüstri devi kalmıştı. Ne harika bir şeydi bu böyle! Hepsi istifa etmişti. Ulusların ve kuruluşların yönetimini birçok addan oluşan kurullar üstlenmişti ve bu kurullarda görev alanlar bir diğerinin önüne geçmemek için büyük dikkat harcıyordu. Dünyanın en varlıklı insanları da biriktirmiş oldukları müthiş servetlerini büyük hayır kuruluşlarına, toplumsal ve sanatsal etkinliklere bağışlıyorlardı."

Büyük güçlerin başkanlarından başlayıp ünlü televizyon sunucularına kadar uzanan bir 'yetki çılgınlığı' budaması yaşıyor dünya 1980 Dersi’nde. Şöyle diyor Dino Buzzati: "Yetkiye duyulan ihtiras ve egemenlik manyaklığı son bulmuş, barış ve adalet kendiliğinden dört bir tarafa yayılmıştı."

Kırklı yılların sonuna doğru, ülkesindeki faşizmin yıkıcılığını, savaşın vahşetini, ölümleri, atom bombasını, Soğuk Savaş'ın paranoyak ruh halini görmüş bir İtalyan yazardan, kısacık bir öykü 1980 Dersi.

Gazeteciliğe Corriere della sera gazetesinde başlayan ve yaşamı boyunca bu gazetede çalışan Buzzati, belki de bu öyküsünü gazetesinde yayınladı ilk olarak.  Bilmiyorum. Ama bugün Türkiye'de böyle bir durum söz konusu değil, bunu biliyorum. Böyle bir öykü yazmak mümkün elbette. Hadi diyelim ki yayınlayacak cesur bir gazete de buldunuz. Sonrasında neler olacağını tahmin edebilirsiniz.

Yine de kim hangi 'mahalle'de yaşarsa yaşasın, bildiği gibi yazmaya-üretmeye devam edecek. Önemli olan bu üretimleri mercek altına alacak olanların da 'mahalle' ayrımı yapmaması.

Colombre ile başladık, onunla bitirelim. Ömrümüz boyunca peşimizden koşan bir canavarın varlığıyla mı yaşamak istiyoruz? Peşimizden gelen duyguların kendi yarattığımız korkular olabileceğini düşünüyor muyuz hiç? Muktedirin önünde diz çökmek sevgiden mi, korkudan mi? Ya da diz çökmeden yaşanmaz mı?

Hala seçimlerimizi kendimiz mi yapıyoruz?

21 Ocak 2016 Perşembe

Yirmi beş yaş

Yirmi beşinci yaşıma asker ocağında girdim. Gece iki-dört cephanelik nöbeti yazılmasını sevdiğim günler.  O saatlerin sessizliğinde iki saat kesintisiz kitap okumak iyi geliyordu. Kitap okumak yasaktı. Nöbette okumak zaten yasak. Neyse ki, bu yasağı deldiğimi cephaneliğin kapısını delmekle meşgul olan fındık faresinden başka bilen yoktu. Sabah kahvaltısında tepsiyle dağıtılan fındıkları ceplerime doldurur, gece nöbetinde suç ortağımı beslerdim. O fındıkların Çernobil yılı mahsulü olduğunu çok geç öğrendim. Suç ortağım farenin ölümünü hızlandırdım mı bilmiyorum. Benimkinin hızlanıp hızlanmadığını da zaman gösterecek.

Çok kitap okudum askerde. Nöbete giderken ince kitaplar alırdım yanıma. Asker kıyafetinin cebinde belli olmayacak kitaplar. Ranzaya çekilip, battaniyenin altına saklandığımda istediğim kalınlıkta kitaplara gömülebiliyordum. Lastikle şapkama tutturduğum bir el fenerini okuma lambası yapmıştım kendime. Havasız kaldıkça ışığı kapatıp battaniyeyi açar, koğuşun küflü kokusunu temiz hava niyetine içime çekip tekrar girerdim mağarama.  Uykusuzluk belki de o günlerden hediyedir bu bedene.

Kitap okuma zevkimi paylaşabildiğim arkadaşlar da buldum. Hatta kimileriyle değiş tokuş bile yaptık. Arada kaybolan kitabım da oldu. Dert etmedim.

“Sivilde de böyle çok mu okurdun sen,” diyenlere gülümserdim. Bir tartışmanın tarafı olduğumda “Hayat senin o okuduğun kitaplara benzemez oğlum,” diyenlere de gülümserdim. Ne de olsa, askerliğin sert dünyasında kitap okumak, manasız bir hafiflikti.

Bölüğün kütüphanesini de merak ettim. Tozlu bir kütüphane rafında on kadar kitap. “Buna da şükür,” dedim, o kitapların tozunu aldım. Komutanlara yeni ve bol kitaplı bir kütüphane kurmayı teklif edecek kadar cesur olamadım. Ama şimdi bu düşündüğüm şeye gülecek kadar cesurum.

İyi bir asker olabildiğimi sanmıyorum. Ama yazışmalarda ve teksir makinesi tamirinde fena değildim doğrusu. Görevimi yerine getirdim anlayacağınız. Bu durumda, yasak olmasına karşın, askerliğim boyunca çok kitap okumuş olmamı komutanlarım ve vatan affeder dilerim.

Yirmi beş önemli bir yaştır.

Ben o yaşımda askerdeydim ve gece iki-dört nöbetinde suç işliyordum. Tek şahidim bir fındık faresiydi.

31 Ekim 2015 Cumartesi

Ters Takla'nın Hikayesi


Dün gece 'garajistanbul'da Tolga Akyıldız'ın yedincisini düzenlediği Açık Sahne konseri vardı.

Ülkemizin nadide müzisyenleri 'kim kimden önce çıktı, kim kaç şarkı söyledi' saçmalıklarına girmeden peş peşe çıkıyor sahneye. Çoğunlukla iki şarkı söyleniyor. Farklı müzik türlerinin dinleyicileri, birbirlerinin müzikal dünyasına giriyor. Aynı sahnede yılların usta ismi de oluyor, daha albümü çıkmamış yeni yetme bir grup da.

İşte dün gecenin 'daha albümü bile olmayan yeni yetme grubu' da bizdik; yani Ters Takla.

Kendime not düşeyim, kendi tarihime kalsın diye yazıyorum bunları Fil Uçuşu'na. O yüzden öncelikle Tolga Akyıldız'a teşekkür ederim. "Alın gitarlarınızı gelin abi!" rahatlığındaydı. Ama o ve ekibi, gece boyunca o rahatlığın gevşekliğiyle davranmadı. Arı gibi çalıştılar. Bir elimiz yağda bir elimiz baldaydı anlayacağınız. Çünkü müzik bunu gerektirir...

Ankara yıllarına dayanıyor bu grubun hikayesi. Murat Daltaban, Çağkan Sayın, Levent Gönenç, Murat Matthew Erdem ve Özgür Pekin'le kurduğumuz 'Raining Cats and Dogs' adındaki gruba, Oğuz Kaplangı'nın katıldığı günlere. 'Cover' şarkılar çalan o grup, başarılı iki yılın ardından 'hayat savaşı'na yenik düştü ve dağıldı. Ama grubun bütün üyelerinin dostluğu sürdü elbette. Zaten adlarından sıklıkla söz ettiğim dostlar hepsi. Bilen bilir...
Oğuz ile yıllar sonra komşu olmamız, yeni heyecanlar getirdi. Yirmili yaşlarımızdaki kahkahalar geri geldi, kırklarımızı devirdikten sonra yeniden birlikte çalmaya başladık. Oğuz'un profesyonel hayatı müzik zaten. Aslında benimle, o hayatın profesyonelliğinden sıyrılıp, yeniden amatör zevklerle çaldığı anları yakaladı belki de...

"Günaydın" diye bir şarkı yazmıştım. Aman yanlış anlaşılmasın, kendime besteci (hatta söz yazarı) diyecek değilim. Elime gitarı aldığımda çıkan 'bir şeyler' diyelim. Evet şarkıyı ben yazdım ve müziklendirdim ama haddimi de bilirim.

O şarkı, bu yeni buluşma döneminin fitilini ateşledi. Önce Arnavutköy Festivali'nde cover şarkıların arasında çaldık onu. Sonra giderek, sadece bestelere yoğunlaşan bir grup olmak istediğimize karar verdik. O süreçte grubun adı ve diğer üyeleri de belirlenmiş oldu. Vokalde Ali Seyitoğlu, davulda Doğan 'Dodo' Tanyer, basta Burak Erol.

Doğumunu hatırladığım (kendisi neredeyse yarı yaşımdadır) yeğenim Ali'nin grubun vokalisti olması da kişisel tarihime kalacak bir olay. Dayı-yeğen aynı grupta olmak zor çünkü. İki durumu birbirine karıştırmadan devam etmek gerekiyor yola. Biz başardık sanıyorum.

Hiçbir zaman bir müzik grubu olup bunu profesyonel olarak yaşatmayı hayatımızın merkezine almadık. Ama müzik hayatın merkezindeydi. Zaman buldukça çaldık. Eğlendik. Tartıştık. Didiştik. İndik-çıktık.

Benim için gitarın tellerine dokununca güzelleşti hayat. Daha da ötesini istemedim.

Oğuz Kaplangı, kendi prodüktörlüğünde çıkardığı "İstanbul Calling Vol:3" albümüne, kendi düzenlemesiyle aldı Günaydın şarkımızı. Böylece bir adım daha atmış olduk. Üstelik kısa sürede bu albüm, RainbowRecords45 etiketiyle plak formatında da basıldı. Kolay mı yahu, artık bir plağımız vardı... Gençliğini benim yaşlarımda yaşamış olanlar anlar bu duyguyu. Uzatıp, duygusallaşmayacağım.

Sonunda Tolga'nın teklifiyle dün geceye geldik. Nejat Yavaşoğulları/Akın Eldes, Aylin Aslım, Gripin, Atlas, Ceza gibi bir listenin içinde kendi adımızı gördük: Ters Takla.

İki şarkı söyledik: Günaydın ve yine benim yazdığım Yorgun Hayvanlar.


Başarılı mıydık? Bilemem. Yaptığım hiçbir işte övgüyü, başarı oranını kendim belirlemedim. Ben sadece inandığım şekilde, samimiyetle ve elimden gelenin en yüksek derecesiyle ortaya koyarım işi. Bununla ilgili kararı verecek olan okur/dinleyici ve zamandır. Bu şarkılar da zamana direnebilirse, iyidir.

Eğlendik mi? Kesinlikle. Tolga ve ekibinin yarattığı ortamda nasıl eğlenilmez ki? Ayrıca kuliste bana sarılan bütün müzisyen arkadaşlara da teşekkür. Onlar kendilerini yıllardır bilir ve yıllardır bana sarılır.

Ters Takla yine sahneye çıkar mı? Çıkarsa ben de o sahnede olur muyum, yoksa artık sadece evimde oturup gruba şarkı yazmayı mı tercih ederim bilmiyorum. Dün akşam grup üyelerine "Aman iyi çalın beyler, bu benim jübilem olabilir," dedim. Belli olmaz.

Ters Takla her şekilde yoluna devam edecektir. Ve bence yolculuğu boyunca unutmayacağı tek kelime "samimiyet" olacak.

Ama ben yine dün geceyle noktalayayım: Çıktık, cayır cayır çaldık ve çok eğlendik. Çünkü müzik bunu gerektirir.

...ve müzik en eğlenceli dünyadır.


29 Ekim 2015 Perşembe

Tiyatromuzun Caniko'su


Dikmen Gürün’ün “Tiyatro Benim Hayatım – Yıldız Kenter’in Hayat Hikayesi” kitabı için söylenecek çok şey var. Ama öncelikle Gürün’ün seçtiği anlatım yöntemini alkışlamak gerekiyor. Biyografik bir metinde, anlatılan kişiyle yazarın arasındaki mesafenin ayarı çok önemli. Gürün bu dengeyi öylesine incelikle kurmuş ki, ‘kuru’ bir hayranlık ya da övgü metni yazmamış, Yıldız Kenter öznesi üstünden bir tarih okuması gerçekleştirmiş.

Cumhuriyet tarihinin bir kadın, bir sanatçı, bir tiyatrocu ve onu çevreleyen dünyayla paralel okumasını yapmak zihin açıcı. Okuduğumuz her sahne, her bilgi, her yorum günümüz sanat-tiyatro dünyasını anlamanın ve yorumlamanın anahtarlarını veriyor.

Dikmen Gürün’ün, Yıldız Kenter’in cümleleriyle kendi yorumları arasında kurduğu anlatım dengesi, ülkenin içinden geçtiği yollara net bir ışık düşürüyor.

Kitaptan Yıldız Kenter’in bir çocukluk anısıyla başlayalım: Annem para kazanmak için İngilizce dersi veriyordu. Yağmur-çamur demez, Cebeci’den Kavaklıdere’ye yürüyerek gider gelirdi. Orada ders verdiği çocuklar zengin çocuklarıydı. Her gittiğinde birimizi yanında götürürdü. Çocukların oyuncaklarıyla oynardık, çikolata, pasta yerdik. Her seferinde geride kalanlar ağlardı ‘ben de gelicem’ diye. Ama annemiz sırayla götürürdü hepimizi. Çocukların giyilmiş̧ elbiselerini de getirirdi bize. Seve seve giyerdik. Bazen düşünürüm; ben hep başkalarının giysileri içinde büyüdüm... Yıllar sonra, bir zamanlar çocuk olan yetişkinlerin söylediği güzel sözler üzerine İngilizce bir kitap geçmişti elime. Bir tanesi “all my clothes had other people in them” diyordu; “bütün giysilerim içinde başka insanlar vardı.” Demek benim gibi çok var başkalarının elbiseleriyle büyüyen insanlar.

Başkalarının elbiseleriyle büyüyen ve profesyonel hayatı boyunca da hep başkalarının elbiselerini giyip başka karakterlerin içine girmiş bir kadın. Çorak bir sanat coğrafyasını önce yeşerten, sonrasında tekrar sararmasını izlemek zorunda kalan ama asla pes etmeyen, geri adım atmayan bir Cumhuriyet dönemi aydını. Mutluluklar mutsuzluklar, inişler çıkışlar, gidenler gelenler, ayrılmalar birleşmeler, kırgınlıklar barışmalar içinde geçen bir hayatta, nasıl dik durulabileceğini gösteren bir kararlılık destanı.
Bu kararlılık destanının, “Tiyatro Benim Hayatım – Yıldız Kenter’in Hayat Hikayesi” kitabının tanıtım kokteyli dün gece Salon’da gerçekleştirildi. Bengi Ünsal’ın itirafını not düşmeliyim: “Salon böyle bir toplulukla ilk kez buluşuyor.” Doğru bir yorum. Kimler yoktu ki Salon’da... Seçkin Selvi, Gülriz Sururi, Bülent Eczacıbaşı, Göksel Kortay, Üstün Akmen, Müjdat Gezen, Zeynep Oral, Vecdi Sayar, Selim Atakan, Zeynep Atakan, Füruzan, Suna Keskin, Semiha Baban, Oya Başak, Esen Çamurdan, Mehmet Birkiye ve günümüz tiyatrosunun nice emekçisi ve Dikmen Gürün ve elbette Yıldız Kenter...
Konuşmalardan birkaç cümle aktaralım ki, tanıtım gecesi de tarihe kalsın...
Tülay Güngen: “Dikmen Hanım’ın bir telefonuyla başlayan çok heyecanlı bir süreç. Bu çalışma sayesinde olağanüstü bir sanatçıyla tanışmış oluyoruz. Yıldız Kenter’e dünyamızı çalışmalarıyla güzelleştirdiği için teşekkür ediyorum. Dikmen Hanım’a da çok uzun bir uğraşla bu kitabı tamamladığı için teşekkür ediyoruz.”
Dikmen Gürün: “Bu kitabın hazırlanması kültür hayatımız için bir zorunluluktu. İki buçuk yıl Yıldız Hanım’la iç içe yaşadık. Ben anlattım o dinledi, o anlattı ben dinledim. Bütün bu anlatılanların tarihsel bir arka plana yerleşmesi çok önemliydi benim için. Yıldız Hanım’ı izlemek için yaptığım Ankara-İstanbul tren yolculuklarında böyle bir buluşmayı hayal edemezdim. Ama geçen yıllarda, izledikçe hayran olduğum bir ismin biyografisini yazmam kaçınılmazdı.”
Doğan Hızlan: “Bir ülkenin yaşam tarzını bulmak isteriz böylesi büyük sanatçıların biyografilerinde. İşte bu kitapta onu bulacaksınız. Sadece sanat dünyası değil, o yıllar boyunca geçen hükümetlerin sanata yaklaşımı konusunda önemli bilgiler var. Dünyanın kahrını çekmeyen, dünyanın övgüsünü kazanamaz.  İşte Yıldız Kenter bu sözün en canlı örneklerinden biri. Türkiye’nin bütün o çalkantılı yılları içinde yokluk yıllarından bugüne gelmek kolay değil. Batıda daha kolay olan bu konu, Türkiye’de öyle herkesin başarabileceği bir şey değildir. Kenterlerin bir büyük başarısı da budur. Bu kitapta değişen iktidarlardan darbelere o kadar önemli dönemlerin tanıklığını göreceksiniz ve bir sivil tarih okuması yapacaksınız. Bütün bu yönleriyle tartışılmaz öneme sahip bir biyografi.”

Ve elbette mikrofon Yıldız Kenter’in de elindeydi. O ses tonunu duymak bile heyecanlanmamıza yetti. Kısa bir konuşma yaptı ve şöyle dedi Yıldız Kenter: “Hayatımın en önemli ve mutlu günlerinden biri. Çok sevdiğim dostlarımı bir kere daha kucaklamak fırsatı bulmaktan güzel ne olabilir ki... Hepinizi saygıyla selamlıyorum.”
Bu cümledeki “saygıyla” vurgusuna dikkatinizi çekmek isterim. Hele ki bu sözcük Yıldız Kenter’in o benzersiz tonlamasıyla söyleniyorsa. Birbirimizi ‘saygıyla’ sevmekten uzak kaldığımız günlerde o kadar değerli ki...
Yıldız Kenter bugün 87 yaşında. Yakın zamana kadar sahnedeydi, artık sağlık sorunları biraz daha fazla kapısını çalar olmuş. Yine de “Tiyatro Benim Hayatım – Yıldız Kenter’in Hayat Hikayesi” kitabının tanıtımı için düzenlenen gecedeydi. Dostlarını tek tek kucakladı, isteyen herkesle fotoğraf çektirdi, kitap imzaladı. Duruşu, gülümsemesi, onu alkışlamak için gelenlere gösterdiği ilgiyle alnındaki ışığı çevreye saçmaya devam etti. Nice yıllara! Biliyoruz ki, dostlarına “Caniko,” demeye, üretmeye, öğretmeye ve dik durmaya devam edecek Yıldız Kenter.

YKY etiketiyle çıkan kitap sadece tiyatromuzun iki bilge kadınını buluşturan bir biyografik çalışma değil. Her geçen gün kültür-sanatla barışık olmayan bir iklimin boğuculuğunu daha çok hissedenler için bir ‘umut rehberi’.


Tepebaşı projesinin üstüne soğuk su

Suna ve İnan Kıraç Kültür Vakfı’nın Tepebaşı için hayal ettiği kültür sanat merkezini hatırlayanlar vardır.

Keşke buna ‘hayal’ demek durumunda olmasaydık.

Hikayeyi bilmeyenler veya unutmuş olanlar için birkaç hatırlatma yapayım: Suna ve İnan Kıraç Vakfı, 2005 yılında, TRT binasının bulunduğu yere dev bir kültür sanat merkezi inşa edilmesi için harekete geçti. Vakıf, o yıllarda proje için yaklaşık 200 milyon dolarlık bir bütçe ayırdı. Projeyi Bilbao’daki Guggenheim Müzesi’nin mimarı Frank Gehry çizdi. Sırf Gehry’nin böyle bir projeyi çizmesi bile çokça konuşuldu.

Ama bir yandan da bürokrasi konuşuyordu. Projeyi desteklediğini söyleyen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş cephesi bir yandan, hukuken eksper bedellerinin altına arsayı devretmesinin mümkün olmadığını söyleyen TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin bir yandan, zamana karşı yarışan İnan Kıraç bir yandan…

Uzatmayayım. Merak eden, konuyu derinlemesine araştırır.

Sonunda bu proje unutuldu gitti.

Geçen hafta vakfın Kültür Sanat İşletmeleri Genel Müdürü Özalp Birol’la uzun bir sohbet gerçekleştirdik. Hem Pera Müzesi’nin on yıllık yolculuğunu hem de kültür-sanat dünyamızın artılarını, eksilerini konuştuk.

Söz elbette Tepebaşı projesine de geldi. Özalp Birol, net bir ifade kullandı: “Artık bu projenin gerçekleşeceğine inanmıyorum.”

Çok nedeni var bu yargının. Geçen zaman, bürokratik engeller, yatırımcıların iştahını kaybetmiş olması, Gehry’nin ilerleyen yaşı, vakıf cephesindeki hayal kırıklığı ve fazlası.

Proje gerçekleştirilebilmiş olsaydı sadece binanın altında yapılması düşünülen 800 metrekarelik çokamaçlı sergi salonu bile İstanbul’u bir lig yukarı taşıyacaktı. Bir anlamda PERA MODERN oluşacaktı. Bu projenin eriyip gitmesiyle Suna ve İnan Kıraç Kültür Vakfı’nın İstanbul’a kazandıracağı bir büyük yapıya veda etmiş olduk.

İstanbul’un siluetine yakışmayan TRT binasına bakmaya devam edeceğiz yani. Dileyen dilediği gibi yorumlasın bunu.

Ama bu hayal kırıklığı Suna ve İnan Kıraç Kültür Vakfı’nın ve Özalp Birol’un heyecanını, üretme arzusunu baltalayamamış.

Geçen on yılda yapılanlar, gelinen nokta önümüzdeki yıllar için gereken enerjiyi vermeye yetiyor. “Üç kişiyle çıktığımız yolda 60 kişiyi aşan bir kadroya ulaştık. Bir yandan dünya sanat arenasının en önemli isimlerini getirdik, bir yandan da unutulmaya yüz tutmuş isimleri gelecek kuşaklarla paylaştık. Kültür ve sanatta kamplaşmaların olmaması gerektiğini düşündük ve hep bu doğrultuda işler yaptık. Dünyada hayati öneme sahip politikaların hep kültür-sanata odaklandığı bilinciyle yürümeye devam edeceğiz,” diyor Özalp Birol.

1893 yılında mimar Achille Manoussos tarafından tasarlanan Bristol Oteli binası, cephesi korunarak 2005 yılında çağdaş ve donanımlı bir müze olarak renove edilip Pera Müzesi’ne dönüştükten sonra kimlerin eserlerini görmedik ki bu binada? Jean Dubuffet, Henri Cartier-Bresson, Rembrandt, Niko Pirosmani, Josef Koudelka, Joan Miró, Akira Kurosawa, Marc Chagall, Pablo Picasso, Fernando Botero, Frida Kahlo, Diego Rivera, Goya ilk akla gelenler...

“Bu sergilerin içinde sizi en çok hangileri etkilemişti?” diye sorduğumda Özalp Birol, operasyonel öğreticiliği olan sergileri hatırlatıyor:

“Rivera-Kahlo Sergisi benzersiz bir deneyimdi bizim için. Öyle bir kalabalığa hazır değildik. Kısa sürede çok şey öğrenmemizi sağladı. O günlerde gerektiğinde bilet kestim, gerektiğinde hediyelik eşya bölümümüzde satış yaptım. Marc Chagall Sergisi, İsrail’in Gazze saldırısı nedeniyle siyasi bir tıkanma sürecine girdiğinde, hızlı ve değerli bir çözüm bulmam gerekmişti. O süreçte oluşturduğumuz Kurosawa Sergisi bu nedenle çok değerlidir benim için. Sokak sanatını meşrulaştıran ve doğasını bozmadan sergileme yollarını araştırdığımız Street Art Sergisi’ni de çok önemserim. Hep gençleri istihdam etmek ve onlara ulaşmak isteyen müzemize çok yakışan bir sergi olmuştu. Bir de Suna ve İnan Kıraç Kültür Vakfı sağlık alanındaki faaliyetlerini sanatla birleştiren, çağdaş sanatla nörobilim arasındaki ilişkiyi güçlendiren Temelde İnsan Sergisi’ni anmalıyım. “

Pera Müzesi, şu ana kadar toplam 73 sergiye ev sahipliği yapmış, bugüne kadar 1 milyon 150 binin üzerinde ziyaretçisi olmuş. Yola çıkarken planlanandan çok daha ilerideler yani. “Peki sonrası ne olacak, hayalleriniz nelerdir?” diye soruyorum. “Fiziki bağlamda işler müzenin boyutunu aşmaya başladı,” diyor Özalp Birol ve ekliyor: “Daha geniş bir alan, gençlerle daha fazla temas, sesi daha gür çıkan bir kültür-sanat atmosferi.”

Dilerim hepsi gerçekleşir. Pera Müzesi’nin İstanbul kültür sanat yaşamına önemli bir katkısı var. Bu katkının genişlemesi ve sürekliliği de önemli.

Sohbetin ardından Tepebaşı’na bakıyorum. İstanbul’un siluetine kaç kişi yakıştırıyordur şimdiki görüntüyü? Bir süredir “AKM ne olacak?” diye soruyordum. Şimdi bir soru daha ekleniyor: Tepebaşı Projesi neden olmadı?

Not: Suna ve İnan Kıraç Kültür Vakfı’nın Antalya’da neler yaptığını bir başka yazıda anlatayım. Şu anda müzede 14. İstanbul Bienali kapsamında Pera Müzesi için özel olarak üretilmiş bir iş var. Pera Müzesi yılı, Kasım ayında açılacak “Üryan, Çıplak, Nü: Modernleşme Süreci Türk Resminde Çıplak” sergisi ve “Bu Bir Aşk Şarkısı Değil” başlıklı video sanatı ve yerleştirme sergisiyle kapatacak.