Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

19 Şubat 2015 Perşembe

Nuh Köklü… Bi sigara içimi…

Öyle böyle değil. Gerçekten zorlu zamanlardan geçiyoruz. Günden geriye, devam etme gücü verecek bir şeyler kalmasını beklemek de zor artık.

Akıl almayacak bir cinayete kurban gitti Nuh Köklü. İsteyen sosyolojik çözümlemesini yapsın, isteyen bu pisi pisine cinayetten siyasi rant elde etmeye çalışsın, benim tek bildiğim Nuh'un artık bu dünyada olmadığı. Ensesine indirdiği kulaklıkları, alaycı gülümsemesi ve her daim dağınık halleriyle Nuh Köklü yok. Yolun solundan koşmayı seven o adam yok artık.

Bir dönem NTV'de kesişmişti yollarımız. Arada masa başında, arada sigara molasında muhabbet ederdik. Beklenmedik anlarda beklenmedik sorular sorardı. Tam günün saçma koşturmacası içindeyken "Borges'in şiirleri neden gerektiği kadar konuşulmaz sence?" diyen biri çıkardı karşıma. Beni köşeye sıkıştıracağı soruları genelde edebiyattan seçerdi. Özellikle de gönlünün yarısını bıraktığı Latin Amerika'dan. Bazen takılırdım muhabbet radarına. Bazen de kaçardım muhabbetinden, başlamadı mı bırakmazdı çünkü.

Ama sessiz kalınması gereken anları da bilirdi.

NTV'de, işten çıkarıldığım gün, kapının önünde birkaç dostla vedalaşırken yanıma gelmişti. Sarılmıştık. "Çok üzüldüm," diye fısıldamıştı Sonra da sigara tutup "Konuşmaya gerek yok ya, bi sigara içelim yeter," demişti.

Gerçekten konuşmadan birer sigara içtik. Bir kez daha sarıldık, sessizce vedalaştık. Bir daha da görmedim Nuh'u. Ta ki…

Kısa süre sonra Nuh da NTV'den çıkarılanlar kadrosuna katıldı. Aradım, kısa bir telefon konuşması yaptık. Öyle durumlarda sessiz kalınması gerektiğini öğretmişti ne de olsa. "Görüşelim bi ara, bi şeyler içelim," dedik. O içkiler hiç içilemedi.

NTV'den çıkarıldığımda, yıllarca aynı kadroda çalıştığım kimi isimler, kuru bir telefon mesajıyla veda etmişlerdi. Arayıp sesimi duymaktan bile korktular belki de. Kimileri içinse sevindirici bir haberdi artık orada olmamam. Ama hiçbir şey demeden çok şey diyen biri vardı o günlerde; Nuh Köklü.

"Konuşmaya gerek yok, bi sigara içelim yeter."

Dostluğumuz da "bi sigara içimi" sürdü.

Günlerdir onun hakkında yazılanları okuyorum. Tanımadığım Nuh ile tanışıyorum. Anasının elindeki kartopu gibi büyüyor içimde dert. Birlikte çekilmiş bir fotoğrafımız yok.

Geriye "bi sigara içimi" sürede yazdığım bu yazı kalacak.


15 Şubat 2015 Pazar

Kültür merkezlerine harcanan paralar kimden çıkıyor?

“Doğru düzgün mekan yok ki.”.

Kültür sanat etkinlikleri konuşulurken değişmez cümlelerden biri bu.

Peki ‘doğru düzgün’ mekandan ne anlıyoruz?

Göz boyayan bir mimari mi, AVM içlerine kondurulan salonlar mı, birörnek yapılar mı?

Konuya biraz daha hakim olanlar hemen ‘akustik’ gibi, ‘ışık düzeni’ gibi noktaları işaret eder.
Şu kadarını çoğumuz biliyoruz bu konuda. Ortamdaki sesin en az yankı, en iyi netlikle dinleyiciye ulaşması büyük önem taşıyor ve alandaki akustiğin iyi olduğunun göstergesi. Akustiğin kötü olduğu bir mekanda yorgunluk artıyor, hararetli konuşmalar tartışmaya dönüyor.

Şehir sinemalarının kapatıldığı, adını kültür tarihine kazımış mekanların yok edildiği, bir yandan da görkemli törenlerle yeni yapıların açıldığı bir dönemde, bu meseleleri bir uzmana sordum. Elit Işık ve Ses Teknolojileri Yöneticisi Ünsal Çakır, bu alanlarda ses, ışık ve akustik gibi detaylardan biri dahi es geçilirse ya da doğru konumlandırma yapılmazsa bu yapıların sade bir bina olarak kalabileceğini söyledi.

Ünsal Çakır’ın konuyla ilgili yorumlarını şöylece toparlayabiliriz:

Son yıllarda büyükşehir ve ilçe belediyeleri sıkça çok amaçlı salonlar yaptırıyor. Ancak evlerimizin dibinde yapılan harika görünümlü binada iyi bir tiyatro oyunu, şahane bir konser gerçekleştirilmiyor. Sebebi ise yapım maliyetleri 15 ila 60 Milyon TL’ye kadar varan bu yapılarda, dikkat edilmeyen ışık, ses ve akustik gibi detaylar.

Atlanan bu detaylar kültür sanat etkinliklerinin düzenlenmesi için yapılan salonların hem izleyici hem de sanatçılar tarafından yeteri kadar tercih edilmemesine neden oluyor. Ne yazık ki yapılan bu salonlarda sadece dış görüntüye önem veriliyor. Bu tür salonlarda kullanılan mermerin, yerdeki halının dünyanın en iyi markalarına ait olmasının bir anlam ifade etmediğini söylemek gerekiyor. İzleyici, dinleyici oraya gittiğinde uğultudan başka bir şey duymuyorsa, yoruluyorsa bir daha gelmek istemeyecektir. Bu salonları, görsel ve işitsel detaylar mükemmel yapar.

Sadece akustik değil, ışık sistemleri de ‘dostlar alışverişte görsün’  mantığıyla kotarılıyor Ünsal Çakır’a göre:

“Salonlardaki ışık sistemleri görsel açıdan etkileyici ama bu doğru ışık kurulduğu anlamına gelmiyor. Aynı ışık sistemi ile tiyatro, konser, konferans gerçekleştirilemez. Tiyatroda seyirciyi oyuna adapte edecek sahne ışığı, konserlerde ise müziğin ritmini betimleyecek şov ışığı kullanılmalı. Yapılan salonlarda bu ayrıntılar gözetilmiyor.”

Biçime yenik düşüp işleve kulak asmayan bir zihniyetin, har vurup harman savurduğu kaynaklar söz konusu anlaşılacağı üzere. Peki, sınıfı geçebilen yerler yok mu? Bu konuda da şunları söylüyor Ünsal Çakır:

Akustik, mimarın çizimine başlamasıyla planlanır. Bina maliyetinin sadece %10’u kadar bir harcama ile eşsiz bir akustik ve ses kalitesi yakalanabilir. Daha sonra düzeltmek de mümkün ancak maliyet artar. Türkiye’de dört dörtlük mekan sayısı çok az. Zorlu Center PSM ve UNIQ İstanbul’daki Volkswagen Arena(Blackbox)’nın akustik anlamda Türkiye’nin en iyi sahneleri olduğunu söyleyebiliriz.”

Geçtiğimiz aylarda İstanbul’da bir belediyenin inşa ettiği salondan bahseden Çakır, balkondan sahnenin dahi görünmediğini aktardı, mimari açıdan da bu tarz sıkıntıların olduğunu belirtti.

Bu paralar kimin cebinden çıkıyor? Şehirlerin tarihi, kimlerin rant elde etmesi için talan ediliyor? İçi boş bir görkem uğruna verilen kararların altında kimlerin imzaları var?

Bir uzmanın bakış açısıyla genel bir değerlendirmeyi okuduğumuzda aklımıza takılan sorular bunlar.

Eminim bu konuda farklı görüşleri olan uzmanlar da vardır. Önemli olan bu farklı görüşlerden, bir müşterek oluşturulabilmesi ve giderek çoraklaşan kültür-sanat mekanları coğrafyasında kaynakların doğru kullanılması.

Her konuda gözümüzün boyanmasına alışır olduk. O boya temizlendiğinde geride kalanları görmeye çalışmalıyız artık.


Sahi, AKM’ye ne olacağını bilen var mı?

10 Şubat 2015 Salı

Dayımın ardından…


Dayım öldü.

Bir süredir kız kardeşiyle aynı hastalıkla boğuşuyordu: Alzheimer.

Hastalık haberini ilk aldıklarında birbirleri için üzüldüler. İkisi de kendi durumlarından habersizdi. Bir şey demedik.

Dayımın hastalığı daha hızlı ilerledi. Sonunda yenildi.

1954 yılında, Bursa’da Dağcılık Kulübünde düzenlenen bir dans yarışmasına katılmışlardı. Ağabey, kardeş. Rock’n’roll dansı yapmaya karar vermişler. “Bütün figürleri ben öğretirim,” demiş dayım. Annem de kendisine tafta bir etek dikmiş. Dedemlerin iki katlı ahşap evinin taş avlusunda hazırlanmışlar. Bacak altından geçirme, omza kaldırma ve elbette ritmi bir an bile kaçırmadan dans ederken sürekli gülümseme.

Hangi şarkıyla dans etmişlerdi acaba? Neden sormadım bunca yıl?

Annem Engin Biricik Kopan ve dayım Çetin Biricik o dans yarışmasından dört-beş yıl sonra, yine bir davette dans ediyorlar… Bu kez yer Ankara.

Yarışmada birinci olduklarını söylerlerdi ama ortada bir plaket veya madalya falan yoktu. Bu ‘birinciliğin’ iki kardeşin masum yalanı olduğunu düşünürdüm. Bu konu açıldığında ‘o yıllardan kalma bir-iki figür’ yapmak için ayaklanırlardı. Ev oturmasına gittiğimiz akşamlarda, ayaklarında terliklerle dans etmeleri utandırırdı beni. Annem artık zayıf olmadığına hayıflanır ve dayımın belini nasıl iki avcunu birleştirip kavradığını anlatırdı. İnanmayan olursa, fotoğraflar çıkardı. Bursa’da geçen yıllarda bir grup genç: Uludağ’a bisikletle çıkarken, zamansız yağan karda oyunlar oynarken, Heykel meydanında lokomotif dansı yaparken... Neşeli anların fotoğrafları kalmış hep. Rahmetli olanların adı anılırdı. Bazı isimler geçiştirilirdi, belki de gençlik aşklarıydı onlar.

Neşesi eksik olmazdı dayımın. Türlü muziplikteydi aklı. Babam kimi zaman ‘sulu’ bulurdu bu şakacı halleri. Kimi zaman o da kapılırdı dayımın bitmek bilmez enerjisine. Öyle zamanları çok severdim. Çocukluğumun ‘en komik’ adamıydı  dayım.

Beni Java marka motorunun arkasına atıp gezdirdiği günler, bir başkaydı tabii. “Sıkı tut belimi,” derdi. Sarılır, koklardım.
Dayım Çetin Biricik. Motor sevdası gençlik yıllarından beri vardı.

Motor, yerini Murat 124 bir arabaya bıraktığında, topluca gidilen piknikler başladı. Bizim arabamız yoktu. İki aile o küçücük arabaya nasıl sığışırdık bilmem. Ama o piknikleri hep dört gözle beklerdim. Dayımın oğulları ve ablam yaşça büyüklerdi benden, aralarına almak istemezlerdi pek. Dayım yalnız bırakmazdı ama, bir yolunu bulur, benim de oynayacağım oyunlar kurgulardı.

Yıllar sonra dayımın büyük oğluyla sarıldık birbirimize. Hayat ikimize de aynı oyunu oynamıştı.

Petrol Ofisi’ndeki görevinden emekli olduktan sonra bir hırdavatçı dükkanı açtı dayım. Bir yandan da evlere elektrik işlerine gidiyordu. Yazları çıraklık yapardım ona. Severdim hırdavatçı dükkanında olmayı.

Yıllar içinde, daha az görüşür olduk. Yengemin vefatından bir süre sonra, başka bir kadınla birlikte oturmaya başlamasına kızmıştı annem. Galiba yengemi de pek sevmezdi. Dans partnerinin elinden alınmasının kıskançlığı hiç geçmedi galiba. Yazık, artık bunu soramıyorum anneme.

Öyle maceraları vardı ki dayımın, saatlerce anlatmakla bitmezdi. Sırf Bülent Ecevit’e benzerliği yüzünden yaşadıkları bile hikayelere konu olabilir. Yetmiş yaşından sonra Türk Sanat Musikisi korosunda tef çalmaya başlaması, bütün aileyi güldürmüştü. Ben sevinmiştim bu habere. Hiç dinlemeye gidemedim.

Benim İstanbul’a göçmemle, iyice uzaklaştık birbirimizden. Kısa telefon görüşmelerinde hep aynı şeyler konuşulur olmuştu. Yine de iyi geliyordu onunla konuşmak.

Ölüm haberinin arkasından, o harika hikayelerinden birini yazmak istedim. Başaramadım. Tüm dünya için “sıradan” bir insan öldü sonuçta. Bir avuç akrabası için “özel” biri.

Benim içinse, dayım.

Kaç yaşında olursanız olun, dayınızın öldüğü gün çocukluğunuza dönüyorsunuz. Artık sadece hafızada bir kale olan çocukluğa.

Çoktan yıkılmış kaleler bunlar.

Hafıza yok artık.


Dayım öldü. Ve annem bunu hiç öğrenemeyecek.

Dayım ve annem. Çocukken.
Bir zamanlar hepimiz mutlu çocuklardık…

Berlinale Notları.02: Variety'ye kapak olmak!

Berlin.

“Kimse Geceyi İstemez/Nobody Wants the Night” ve “Çöl Kraliçesi/The Queen of Desert” filmlerini izleyemedim. Açılış filmi olması nedeniyle ilkiyle ilgili çok sayıda haber okuduk. Isabel Coixet’nin filmi, Juliette Binoche’un oyunculuğuyla alkış toplamayı amaçlıyor. Basın toplantısına kıyısından yetişebildiğim “Çöl Kraliçesi/The Queen of Desert” ise Werner Herzog imzasını taşıyor. Nicole Kidman ve James Franco’yu Berlin’e getiren film, kırmızı halısının görkemiyle yetinecek gibi görünüyor.

Bu filmlerle ilgili merkeze alınacak bilgiye, Esin Küçüktepepınar’ın Radikal’deki yazısından ulaştım. (Burada öyle bir tempoyla koşturuluyor ki, Esin’i henüz göremedim ve kendisini Radikal aracılığıyla takip ediyorum.) İki filmin yorumunda şöyle diyor Esin Küçüktepepınar: “Gelgelelim, ister kutuplar, ister çöl, bu kadınların öncü varlığı ‘erkeklere rağmen’ kafalarının dikine gitmekten fazlasını göstermiyor gibi. Nicole Kidman’ın Gertrude Bell’i en azından gittiği yerin dilini adetini öğrenmeye çalışıyor ama yöre halkının her iki filmde de senaryoya ve karakterlere hizmet ve rehberlik etmekten başka vazifeleri yok gibi. Bu ‘öncü’ kadınların, gittikleri yerlerdeki ‘yöre’ kadınlarıyla hiç ilgilenmediklerini düşündürten senaryolar ise oryantalist bakışın değişmediğine delalet...”

Yarışma filmlerinden biri olan ve Guatemala’dan gelen “Ixcanul” bu bağlamda ele alındığında, karakterleriyle dürüst bir ilişki kurmasıyla dikkat çekiyor. Jayro Bustamante’nin ilk uzun metrajlı  imzalı filmi 17 yaşındaki Maria’nın, ‘burada olmak’ ve ‘orada olmayı istemek’ arasındaki gelgitlerini abartısız ve içeriden tanıklıklarla anlatıyor. Zaten Bustamante, hikayesinin büyük bir bölümünü büyüdüğü Kaqchikel halkının yaşadığı topraklarda oluşturmuş. Filmin bu yerel dilde çekilmiş olması ve bölge halkını perdeye taşımasıyla da dikkat çekiyor. Bütün bu izleyiciye iyi gelecek yönlerine karşın, “Ixcanul”un yarışmada yüksek bir şansı olduğunu düşünmüyorum.

Festivalde “dünya yıldızlarının” az sayıda olması, renkli basının pek hoşuna gitmiyor. Ama bu durum festival direktörü Dieter Kosslick’in umurunda değil. “Biz dünyanın en çok izlenen ve en büyük ticari adımların atıldığı festivaliyiz,” diyor. Haklı. Festival sarayındaki hareketlilik bunu kanıtlıyor bir anlamda.

Festival sarayı deyince... Burada Variety, Screen, The Hollywood Reporter gibi uluslararası yayınların, festivale özel günlük-ücretsiz olarak dağıttıkları edisyonları herkesin elinde.  Variety’nin ikinci gün edisyonu, “Türkiye Sineması” kapağıyla çıktı. Burada ilgi bir günde yanıp ertesi gün sönüyor. Bunu bilen bakanlık yetkilileri dergiyle böyle bir reklam anlaşması gerçekleştirmiş.


Variety’nin kapağına anlaşma karşılığı çıkmamıza dertlenmeyelim. Sistem bu. İşler böyle yürüyor. Önemli olan, bu sayede oluşan kısa süreli ilgileri, kalıcı hale çevirebilmek.

Aynı derginin üçüncü gün baskısında ise SE-YAP’ın yarım sayfalık ilanı dışında, Nick Vivarelli imzasıyla yayımlanan üç sayfalık bir yazı vardı. Vivarelli, sektörün 2014’teki sayısal büyümesine ve uluslararası festivaller haritasındaki konumuna odaklandığı yazısında genel bir değerlendirme yapmış.

Festivalin geniş bir alana yayılması nedeniyle Türkiye’den gelen sinemacıları, sinema yazarlarını görmek mümkün olamıyor. Buz gibi bir havada uzun yürüyüşler gerektiren bir şehir Berlin. (Üstelik bugün dünden daha soğuktu.)

Bu tempo içinde birileri gerçekten yorgunluktan ve yoğun çalışmaktan söz edecekse, birinci sırayı başta Ahmet Boyacıoğlu ve Başak Emre olmak üzere, Ankara Sinema Derneği ekibine veriyorum.

Emine Emel Balcı, Faruk Hacıhafızoğlu ve Derya Durmaz cephesinden gelecek haberlerle devam etmek umuduyla...

6 Şubat 2015 Cuma

Berlinale Notları.01

65. Berlin Film Festivali…

Berlinale…

Hava buz gibi. Gündüz - 4 derece.

"Berlin halkı soğuğa rağmen festivaline sahip çıkıyor," klişesini duyarsanız, gülüp geçin. Çünkü sadece Berlin'de değil, dünyanın çoğu yerindeki sanat festivallerinde halkın ilgisi, hava sıcaklığına göre değişmiyor. Cannes Film Festivali'nde fırtınalı ve yağmurlu bir günde açılış yapıldığında görmüştüm bunun ne demek olduğunu.

Evet, hava soğuk. Ve evet, festival güzel.

Festival ziyaretçileri ilk günün yaka kartı almak ve alanı tanımakla geçtiğini bilir. O yüzden kulaktan dolma bilgilerle "izlenim yazısı" paralayacak değilim.

Ama son dakikalarına yetişebildiğim bir basın toplantısından ufak bir izlenimi paylaşabilirim. Yarışma filmlerinden "Queen of the Desert", kırmızı halı geçişi de konuşulacak filmlerden biri elbette. Ne de olsa oyuncu kadrosunda Nicole Kidman, James Franco, Robert Pattinson gibi isimler var. Ve bu isimlerin hepsi Berlin'de.

Tarihçi, yazar ve casus Gertrude Bell'in hikayesine odaklanan filmi izleyemedim henüz. Ama basın toplantısında, onca Hollywood yıldızına rağmen, soruların çoğunun yönetmen Werner Herzog'a gitmesi şık oldu doğrusu. Gerçi bu basın toplantılarında hem uluslararası basın mensupları hem de moderatörler, soru-cevap dengesini çok iyi ayarlar ama yine de Herzog'un keyfinin yüzünden okunduğunu söylemeliyim.

Bizim cephede ne haberler var peki?

Biliyorsunuz Emine Emel Balcı'nın ilk uzun metraj sinema filmi “Nefesim Kesilene Kadar” festivalin Forum bölümüne ve Faruk Hacıhafızoğlu'nun ilk uzun metraj sinema filmi “Kar Korsanları” festivalin Generation bölümüne seçildi. Bir de festivalin Generation 14Plus Bölümünde gösterilecek olan, Derya Durmaz’ın ikinci kısa filmi "Gri Bölge" var.

İlk günün, zorlu internet bağlantısı içinde aktarabileceklerim bu kadar.