Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

23 Ocak 2017 Pazartesi

Aile Fotoğrafı ve Donovan



Aile Fotoğrafı, Kerem Görkem'in ilk kitabı.

2016'nın Mayıs'ında Sel Yayıncılık etiketiyle raflara çıkmış bir roman.

Canım Sel Yayıncılık. İyi ki varsın...

Uzun süredir okunmayı bekliyordu bu kitap. Bir türlü başlayamadım, oysa hakkında olumlu sözler duymuştum.

Sonra bir gece pikaba Golden Hour of Donovan plağını koydum. Alım elime Aile Fotoğrafı'nı. Çevirdim ilk sayfayı.

Hikaye böyle başladı.

Tuhaf bir buluşma, diye düşündüm önce. Masamda uzun süredir bekleyen kitabı, bu albümün melodileri çağırmış olamazdı. Sonra plağın kapağına baktım. Puzzle parçalarından oluşmuş bir Donovan portresi. Mavi gökyüzü. Asırlık bir ağaç. Dağların önünde bir şato. Gökkuşağı. Kelebek.


Bir an kitabı kapatıp, müziğe yoğunlaştım. Donovan'ın müziğindeki sadeliğe kulak kabarttım. İkinci el plağımın, bütün o sadeliği tuhaflaştıran cızırtılarını dinledim. Donovan'ın anlattığı hikayeleri, farklı bir yere taşıyordu cızırtılar. Donovan'ın müziği sadeleştikçe, cızırtılar daha da belirginleşiyordu.

Sonra yine kitaba döndüm. Ve sayfaları çevirdikçe bu buluşmanın boşa olmadığını düşünmeye başladım.

Kerem Görkem 1994 doğumlu bir yazar. Genç bir kalem. Ama Aile Fotoğrafı, gençliğin gevezeliğinden çok uzakta bir dil dünyası kurmaya özen gösteriyor. Sessiz anlara alan açmaya da. O sessizlikler aile kurumunun içindeki cızırtıları duymamıza olanak veriyor. İkinci el plağın farklı bir anlatı kurmayı başaran çizikleri gibi.

Çerçeve hikayelerin içinde akıp giden anlatıları severim. Kimi okur, böylesi anlatıların fazlaca boşluk bıraktığını düşünür; haklı olabilirler. Bir olay örgüsünü farklı bakış açılarının anlatışlarıyla takip etmeyi de severim. Kimi okur bunu 'eski moda' bulur belki; dert değil.


Ama şu 'eski moda' olmak meselesinde iki kelâm etmek isterim: Rashomon'u ilk izlediğimde on altı yaşımdaydım. Aklım başımdan gitmişti. Toshiro Mifune'nin o delimsirek gülüşü hala aklıma düşer arada sırada. Yıllar sonra Akutagawa'yı okuduğumda da benzer bir hisse kapıldım. Amerikan sinemasının durup durup yeniden keşfettiği "çoklu anlatı/farklı bakış açısı" meselesine, akıllarına estikçe hayran olanlara sevgilerimle...

Neyse...

İlk kitaplar kimi zaman fazla "açıklar", kimi zaman da fazla "saklar". Yazar, sonraki üretimlerinde bu yollardan hangisine doğru yürüyeceğine zaman içinde karar verir. Kerem Görkem, azaltmaktan korkmayan bir yazar. En azından ilk kitabı bunu söylüyor bize. Sonrasında anlatısının nereye doğru evrileceğini zaman gösterecektir.

Plak bitti. Boşa dönmeye devam etti. Cızırtı kapladı evi.

The Ballad Of Geraldine'in melodisi hala kulaklarımda.

Kitap bitti. Şu satırlar hala zihnimde.

Hikâyelerin de ayakları kayar. Bir hikâyenin ayağının kaydığı yerden yeni bir hikâye doğar.
Hikâye, bitmez...


21 Ocak 2017 Cumartesi

Cortazar'ın Büyüyen Eller'i

Büyüyen Eller, 1937 tarihli bir öykü.

Julio Cortazar bu öyküyü yazdığında 23 yaşında.

Dünya, bir büyük savaştan çıkmış. İkinci büyük savaşa girmesine az zaman var, zemin kaygan. Babasız büyümüş bir çocuk Cortazar. Avrupa'da başlayıp Buenos Aires'te süren bir yaşam. Üstelik bu öykünün yazıldığı yılların sonrasında yeniden savrulacak coğrafyalar arasında.

Modernizm etkileri sanat üretimine iyice sarılmış durumda. Birey yeniden ayağa kalkmaya çalışıyor. Dünyanın acısıyla yüzleşebilmenin yollarından biri, büyük alegoriyi yaratmak.


"Sen ödleğin tekisin, aşağılık birisin ve üstelik kötü bir şairsin," diyen Cary'e atılan yumrukla başlıyor öykü. Daha ilk cümleden eylemin içine alıyor bizi Cortazar. Hareketin bir parçası oluyoruz. Üstelik "Bunu o başlatmamıştı," diyerek, taraf tutmamızı da istiyor. Yumruğu atan Plack'in tarafındayız artık. Onun eyleminin ortağıyız. Attığı yumrukların şiddetini ellerimizde hissedebiliyoruz.

Ama öykü denizine bir de "olta" atıyor yazar. Eylemin içinde bir "gri alan" bırakıyor. Okurun zihnini öykünün sonuna kadar yakalamaya çalışacak bir olta.

"Gri alanı" o kadar iyi kullanıyor ki Cortazar, Plack'in ellerinin tuhaf bir şekilde "büyümeye" başlaması okuru hiç şaşırtmıyor. Daha da ötesi, tıpkı yumruk atma anında olduğu gibi, büyüme anında da eylemi kendi bedenimizde hissedebiliyoruz.

Büyüyen Eller on sayfalık bir öykü. Kalan bölümünü anlatacak ya da çözümlemesine girecek değilim. Julio Cortazar'ın Ötekinin Rüyası - Bütün Öyküleri 1'e dikkat çekmek için söz ettim bu öyküden.

Ötekinin Rüyası, daha önce Cortazar'ın bir eserini okumuş olanlar için iştah açıcı bir sofra.

Okumamış olanlar için de unutulmayacak bir tanışma. 600 sayfalık mükemmel bir yolculuk. (Üstelik yolculuğa Mario Vargas Llosa'nın rehberliğinde çıkacaksınız.)

Cortazar'ın boksu çok seven bir yazardan aktardığı ve herkesin sıklıkla kullandığı benzetmeyi bilirsiniz: "Roman sayıyla kazanır, oysa öykünün nakavt etmesi gerekir."

Bir yumruklaşmayla ve nakavtla başlayan Büyüyen Eller'i okuduktan sonra, bu "benzetme" başka bir anlam kazanacak.

Sondaki çözümleme "çok tanıdık" derken, o yumruklar bir kere daha kalkacak ve...



Élodie Durand’dan Parantez: Hafızamız olmadan bir hiçiz

Bir süredir başım ağrıyor. Şehir yaşamının, ülke stresinin, bitmeyen tedirginliğin kıskacındaki çoğu kişi gibi, benim de başıma ağrı girdiği olur. Ara sıra. Bu kez süre biraz uzadı. Yirmi gündür kafamın iki yanından bastıran mengeneyle birlikte yaşıyorum. Durumu öğrenen bir arkadaşım “Hemen doktora gitmelisin,” dedi. “Çok iş var elimde, şunları bitireyim giderim,” diye geçiştirdim. Zaten doktora gitmek konusunda ağırdan alan biriyim. Ama bu kez “kaçışımın” başka bir nedeni daha vardı. Baş ağrılarımın izin verdiği anlarda okuduğum bir grafik-romanın yarattığı korku, kaya gibi oturmuştu yüreğime. Korkumun kaynağında ne olduğunu biliyordum: Hafızamı kaybetmek.

Son yıllarda en çok konuştuğumuz konulardan biri; hafıza. Dünyanın giderek daha “yaşanmaz” bir hal almasının karşısında, mucizevi bir ilaçtan medet umar gibi sarılıyoruz hafızamıza. Doğru. Çünkü Luis Buñuel’in dediği gibi “Hafızamız bütünlüğümüz, mantığımız, duygularımız ve hatta eylemimizdir, onsuz bir hiçiz...” Dünyanın giderek karanlığa gömüldüğü bir çağda, iyice “hiçleşmemek” için bireysel ve toplumsal hafızaya sahip çıkmaktan başka şansımız yok.


İşte tam da bu korkularla ve hafıza meselesiyle didiştiğim bir dönemde okudum Élodie Durand’ın Parantez isimli grafik-romanını. Kitabın arka kapak yazısından “gerçek” bir hikaye olduğunu öğrenerek başladım sayfaları çevirmeye. Anlatıcı karakter Judith’in –ki Élodie Durand’ın ta kendisi- annesine yazdığı bir mektuptan oluşan anlatı, daha ilk sayfalarında “hatırlamak, unutmak, kendine yabancılaşmak, yalnızlaşmak, ölüm ve yaşam” konularını, bir kum torbası gibi yumruklayacağını hissettiriyor. Judith/ Élodie’nin 22 yaşında geçirdiği epilepsi krizleri, ardından beyninde tespit dilen tümör ve tedavi sürecinin tümünü “içerden” anlatan metin, aslında yazar/çizerin kendi hafıza kaydını tutuşunun da hikayesi. Çünkü kızlarının yaşadıklarını anlayabilmek için ondan bu hikayeyi yazmasını ailesi istiyor. Élodie de hastalık süresince yaptığı çizimlerle yaşadıklarını kayıt altına alıyor. Kitap, bu özelliğiyle hem nörologlar hem de psikologlar için “özel bir kayıt”.

Beynindeki tümör Judith’in sıradan yaşamında büyük bir tedavi süreci parantezi açıyor. Üstelik doktorları, ailesi ve kendisi de bu parantezin ne zaman-nasıl kapanacağını bilmiyor. Hastaneler, tahliller, tetkikler, ilaçlar, kontroller ve bütün bunlarla başa çıkmaya çalışan genç bir kadın. Élodie Durand, kitap boyunca fiziksel olarak yaşadıklarına da değinmekle birlikte, hafızasını kaybetme ve yeniden kazanma sürecindeki mücadeleye ortak ediyor biz okurları.

Açıkçası kitabın ortalarına geldiğimde, Judith’in geçmiş yaşamı hakkında az bilgi verilmesi ve “mücadele süreci”nin dışına çıkmadan, neredeyse tek bir hat üstünde ilerlenmesinden rahatsız olmuştum. Ama bir yandan da “Anılarımı kabullenmem, anlamam ve yeniden keşfetmem yıllarımı aldı” cümlesinin, hikayenin kurulmasında kilit noktalardan biri olduğunu görebiliyordum. Hastalığın “ölümcül” yönünden çok “hafızasız bırakan” yönüne odaklanan bir kitapta, tek hatta ilerlemekten başka seçenek kalmıyor.


Parantez’in kolay bir kitap olduğunu söyleyemem. Ama çekiciliği ve kalıcılığı da, zor bir konuyu deşmedeki kararlılığında zaten. Élodie Durand, grafik-romanı kurgularken, hem klasik karelemeden yararlanmış hem de farklı paneller oluşturmuş. Çizimlerin içinde en çarpıcı olanlar 1995-1998 yılları arasında epilepsi krizleri, ilaç tedavileri ve hafıza yiyici canavar hastalıkla uğraştığı zamanlarda yaptığı desenler. Bir tümörün kemirdiği beynin, dışavurumunu takip etmek gerçekten sarsıcı bir deneyim.

Desen Yayınları, karakalemi iyi taşıyan, ince çizimleri kayıpsız aktaran güzel bir baskıyla raflara taşımış kitabı. Damla Kellecioğlu’nun çevirisinin katkısı da büyük.  Kitabın hem içseslerine hem de uzmanlık gerektiren alanlarına hakim bir çeviriyle dilimize kazandırılması önemli. Tebrik ederim. Dünyaca ünlü Angoulême Uluslararası Çizgi Roman Festivali'nden ödülle dönmüş olan Parantez, Élodie Durand’ın ilk yetişkin kitabı. Hafızasıyla yüzleşmekten korkmayanların kaçırmaması gerekiyor.

Bir süredir başım ağrıyor. Aslında sorun sadece benim yaşadığım bir sorun değil. Bir bütün toplum, hafızamızı kaybetmek üzereyiz. Kendimizle yüzleşeceğimiz bir kitap, hatırlamak konusunda ısrarcı olmak ve bir bardak demli çay hepimize iyi gelecek...


27 Aralık 2016 Salı

Berfin'in Gözyaşları

Berfin Aksu.

Klasik müzik dünyasının büyük yeteneklerinden biri. Hayran bırakan tekniğiyle alkışlanan bir solist kemancı.

"Hayatımda böyle bir deneyim yaşamadım," diyor. Henüz sekiz yaşındayken orkestra eşliğinde konser vermiş bir solist Berfin. On yıldır sahnelerde; genç yaşına rağmen farklı orkestralar, farklı şeflerle çalışmış durumda. Ama o inanılmaz gece sonrasında, gözleri ağlamaktan kızarmış bir halde tebrikleri kabul ederken "Bu eserin her bir notası yüreğimde titriyor," diyor.

Sözünü ettiği eser Fazıl Say imzalı "Nâzım Oratoryosu".


Nâzım'ın her bir dizesi harflerin buluşmasıyla müzik ve resim sanatını devreye sokar. Onun kalemi, hem bir fırça hem de bir müzik enstrümanıdır. Onun şiirindeki bu kaynakları, benzersiz bir algıyla vücuda getiren Fazıl Say, bu coğrafyanın sedasını dünyayla buluşturan bir eser yaratmıştır "Nâzım Oratoryosu"nda. Halk müziğimizin bütün renkleriyle bütünlemiştir eserini. Piyanosunun her köşesi, senfonik orkestranın zenginlikleri, koronun bütün sesleri, solistlerinin şiiri çoğaltan söyleyişleri ve Genco Erkal'ın dinleyenin zihnini özgürlük coğrafyasına taşıyan anlatımıyla görkemli bir eser yaratmıştır.

İbrahim Yazıcı yönetimindeki orkestra ve koro ile eserin bütün notalarını damarlarında hisseder dinleyenler. Serenad Bağcan ve Güvenç Dağüstün'ün sesinde canlanır dizeler. Her iki solist de, Nâzım'ın dizelerini, kanlı canlı birer insana dönüştürürler şarkılarında. Gencecik bir kemancının, Gökçe Çatakoğlu'nun, bütün saflığıyla seslendirdiği "Hiroşima" ile savaşın yıkımı salona dolar.

Ve Genco Erkal. Nâzım Hikmet'in portresini öyle bir çizer ki, memleketin bütün insan manzaralarına bir anda ortak oluruz. İnsan olmaya dair ne varsa, Genco Erkal'ın sesinde can bulur.

Fazıl Say, bütün bu elementleri buluşturan bir simyacı. Sadece bu memleketin değil, dünyanın kalbine dokunan en güzel eller onun elleri.


"Nâzım Oratoryosu" 25 ve 26 Aralık günlerinde, İstanbul Volkswagen Arena'da üç kere sahnelendi. 5000 kişilik salon, üç kere doldu. 15000 kişi, dakikalar boyu ayakta alkışladı eseri. Finalde şef, solistler, koro ve orkestra ile birlikte 15000 kişi "Yiğidim Aslanım" şarkısını birlikte söyledi.

Nâzım, bizi bir kere daha buluşturdu. Tarihe yazılsın.

Dönelim Berfin Aksu'ya...

Berfin, genel prova ve üç temsil boyunca ağladı. Evet, gencecik bir Türk kadını, klasik müzik sahnesinin dünya yıldızı Berfin Aksu, her notası yüreğinde titreyen eseri çalarken üç gün boyunca ağladı.

Hanımlar, beyler; sahnedeki icracıları ağlatan bir eserden söz ediyoruz burada. Tarihe yazılsın.

"Tutamıyorum kendimi," diyor Berfin, "gözyaşlarım kemanın ahşabına düşmesin diye çabalıyorum, olmuyor. Her bir notada, her bir dizede içimden kocaman bir şeyler kopuyor."

Orkestra arkadaşları da ağlıyor onunla birlikte. Kimi viyolonselinin arkasına saklanıyor, kimi kemanın sapını ısırıyor kendini tutabilmek için. Ama olmuyor. Nâzım'in dizeleri, yürek seli oluyor, boşalıyor.

Onlarla birlikte biz seyirciler de ağlıyoruz. Savaşlara, ölümlere, haksızlıklara, iktidar hırsının yok ettiği canlara, katliamlara, nefret dolu kara yüreklerin baskılarına, birlikte yaşayabileceğimiz dünyayı kaplayan ayrımcılığa, güzel bir yarın umudunun elimizden alınmaya çalışılmasına...

Berfin'in gözyaşları kucağına düşüyor. Bizim yüreğimiz yerlere düşüyor.

Fazıl Say piyanosuyla tarihe not düşüyor.

Genco Erkal sesiyle, bedeniyle tarihe not düşüyor.

Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt
           hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
                            ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ. 


Memleketi bu kadar sevmek vatan hainliğiyse, her birimiz vatan hainiyiz.

Bilinsin ki hanımlar beyler; gözyaşlarımız vatan hainliğine devam ediyor.

Hâlâ.




25 Aralık 2016 Pazar

Mor ve Ötesi 20 yaşında


Böyle günlerin içinde ayakta durmak kolay değil. Sabırlı olmak kolay değil. Anlamak için zaman gerekiyor. Ama zaman iyileştirici özelliğini çoktan yitirdi.

Çocukluğundan söz ediyor çoğu insan. Gençliğinden. Ömrünün umutla dolu günlerinden. Farklı disiplinlerde kalem oynatanlara bakıyorum, cümlelerde bir "geçmiş özlemi" saklı. Belki de geçmişe özlemden değil, yarının belirsizliğiyle doğan bir korkudan kaynaklanıyor bu. Sarılacak bir şeyler arıyor herkes. Geçmişinden daha yakında bir cankurtaran simidi bulamıyor belki de.

Bugünün sert cümleleriyle duvarın arkasını görmeye çalışana da tahammülü yok kimsenin. Duvarın arkasında ne olduğu duvarın neresinde olduğuna göre değişir, bunu hepimiz biliyoruz. Ama tahammülsüzlerin istediği duvarın arkasını anlamaya çalışmak değil. Duvarları öfke harcıyla daha da sertleştirme derdinde onlar.

Toz duman içinde, hala ayakta durabildiğimizi gördüğümüz anlar da var. Öfke duvarlarının yıkılabileceğini hissettiğimiz anlar. Duvarın neresinde olduğumuzu düşünmeden, öte tarafı anlayabileceğimizi anladığımız anlar.

23 Aralık Cuma gecesi, Mor ve Ötesi'nin 20.yıl konserinde, öyle anlardan birinde olduğumuzu hissettim. Konseri birlikte izlediğim dostlara baktım. Şarkılara eşlik ederken sarıldım onlara. Hayatımızın özellikle son beş yılında savrulduğumuz köşelerden çıkıp, kimi yirmi yıllık şarkıların notalarında buluştuk. Herkesin birbirine sorduğu ilk sorunun "Nasılsın, iyi misin?" olmasının derdine takılmadık. Herkesin birbirinin öncelikle ve sadece "iyi" olmasını istediği günlerde olmamıza dertlenmedik. Sadece "iyi" olmak... O kadar zor mu?

Belki de bir anda fark ettik: "Başka bir hayat yok ki..."

Konserle ilgili yazacak çok şey var. Yazıldı zaten. Bu yirmi yıllık tarihle ilgili söylenecek çok söz var. Söylendi zaten. Mor ve Ötesi'nin kendi varoluşları dışında, bu coğrafyanın müzik tarihine kattıklarıyla ilgili tutulacak kayıtlar tutuldu zaten.

Duygusal cümlelere esir etmeyeceğim yazıyı. Kişisel notlar bunlar. Kimi yirmi yıldan daha eskiye dayanan, kimi genç, kimi yorgun, kimi buruk dostlukların içinde, 3000 kişiyle birlikte "Daha Mutlu Olamam" diye bağırıp zıplarken aklıma takılanları yazıyorum sadece.

Mor ve Ötesi, bize o duvarların arkasına bakmayı öğretti. arkadakinin ruhuna dokununca duvarların kendiliğinden yıkılacağını öğretti. Mutlulukları paylaşmayı, hataları sırtlanmayı öğretti. 

Konser sonrasında, kuliste öyle çok kişiye sarıldım ki... 

Bana hala sarılacağım bu kadar insan olduğunu hatırlattıkları için bir kez daha teşekkür ederim.

40.yıl konserinde görüşürüz beyler...



26 Kasım 2016 Cumartesi

Fidel Castro


Bugün Comandante Castro'nun ölüm haberiyle uyandık güne.

Ayağa kalkmazsan koşmaya başlayamazsın.
Sen bütün dünyaya ayağa kalkmayı öğretenlerdendin.

Twitter'a böyle yazdım. Böyle ölümler karşısında hisli bir şeyler söylemek istiyor insan. Aklıma Rosa Luxemburg'un bir sözü geldi. O zincirlerden kurtulmak diyordu, ben ayağa kalkmak dedim. Aslında bütün sözler, noktalama işaretlerini silip, sonsuza uzanmak istiyordu. Diyeceğim o ki, ölümünün ardından söylenenler de devrimciydi.

Tam burada duralım. Çünkü uzun uzun Fidel Castro'dan söz etmeyeceğim burada. Bilen zaten biliyor, bilmeyene anlatmak da benim haddime değil.

Sosyal medyada bir yumruğu havada slogan atanlar da vardı, "Dünya bir teröristten daha kurtuldu," diyenler de... "Elin diktatörünü ne övüyorsunuz lan!" diyenler de vardı, "Kendi ülkesinde Ahmet Türk için tek söz etmeyenler, bir anda Küba Devrimi'ne yoldaş oldu," diyenler de... Şiir yazan da oldu, küfür icat eden de...

Doğladır. Büyük olaylarda herkes büyük sözler etmek ister. Kimileri "turnusol kağıdı" etkisi yaratır bu sözlerin.

Kimileri de büyük sözleri "yapar". Fidel Castro yaptı.

Ben kendi sözümle, kendi tarihime bir not düşeyim: Ölümünle de ayağa kalkmanın değerini hatırlattın Fidel Castro. Yaşarken attığın adımlar için teşekkür ederim.

11 Kasım 2016 Cuma

Cohen: Dünyanın en güzel kaybedeni

Sahnede izledim.

Yetmez.

Bütün şarkılarını dinledim. Defalarca. Farklı yaşlarımda, farklı ortamlarda.

Yetmez.

Yazdıklarını okudum. Hakkında yazılanları.

Yetmez.

Bütün bu yaptıklarım Leonard Cohen'in "bana" iyi gelmesi için yaptıklarım. Ama o "dünyaya" iyi gelen bir ozan. O iyiliğin nedenlerini, kaynaklarını anlayabilmek zor. İşte o nedenle, yetmez.


Kısa süre önce, son albümünü tamamladıktan sonra "Ölmeye hazırım" demişti. Büyütmeden, altını çizmeden söylemişti bunu. Hatta sonrasında rahatsız olmuş, o söyleşinin ve albümle iligili görüşlerin bu cümleyle sınırlı kalmasını sevmemiş ve cümlesinin biraz yanlış anlaşıldığını söylemişti. Yanlış anlaşılacak bir şey yoktu üstelik. Öylesine doğallıkla ve bilgelikle söylemişti ki bunu. "Tamam," demişti, "tamam, üretmeye devam edeceğim, daha yapacaklarım var ama bir yandan da hazırım. Yeter ki fazla sıkıntı yaratmasın bu ölüm, ne bana ne de dünyaya..."

İlk duyduğum andan beri bu cümleyi düşünüyorum. Bu cümlenin söyleniş anını. Duygusunu. O sabah nasıl uyandığını, tam o anda zihninde neler olduğunu... Ölümü bu kadar normal, zamanı kontrol edilebilir görmesinin ve göstermesinin ardında yatanları.

İlk duyduğum andan beri, defterime not ettiğim andan beri aklımda bu cümle. Bu sabah aldığım haberle daha da yer etti içime. Ceket cebimde taşıyacağım bir cümle oldu. Samimiyetle söylüyorum. Cohen'in bilgeliğine erişmem mümkün değil. Ancak kopya çekerim ondan. Günü gelince bu cümleyi, ondan kopya çekerek defterime yazdığım bu cümleyi fısıldayacağım ben de. "Tamam, artık ölmeye hazırım."


Ankara'da dinlerdim. Kanada'nın kışı kadar soğuk gecelerde. Neden bilmem ama coğrafyaları da, yalnızlıklarımızı da benzetirdim. Belki de o zaman başlamıştım ondan kopya çekmeye. Gitarla şarkılarını çıkarmaya çalışırdım. O zamanlar şarkı "kulaktan" çıkarılırdı, nota bulmak olanaksızdı. Birkaç şarkısının notalarını bulup fotokopi çektirdiğim günü hatırlıyorum. Bir gün uzun uzun yazarım belki, Cohen şarkılarıyla maceramı. O macerada aşklar da var, acılar da...

Leonard Cohen, bugün dünyadan ayrıldı. 82 yaşındaydı.

Dünyanın en güzel kaybedeniydi.

Çivisi çıkmış dünyayı güzelleştiren isimlerden biri daha gitti.

Eksildik biraz daha.

Elveda.


10 Kasım 2016 Perşembe

Uydur uydur ipe diz...

"Sakın Oraya Gitme" yayınlandı. Artık kitap okura ait.

Bu romantik tanımlama, dürüst bir önermeyle oluşuyor. Ama tuhaflıkları da beraberinde getiriyor. Az önce bir gazetenin internet sayfasında, bir tanıtım yazısı okudum. Evet, kitap için yazılmış bir tanıtım yazısı. Yazan kişinin kitabı okumadığı kesin. Arka kapak yazısını bile -tam anlamıyla- okuduğunu sanmıyorum. Öyküleri onun sesiyle duyacaksınız, diyor bir yerde. Ama  "Jim Carrey-Sylvseter-Sid" diyerek. Şaşırtıcı değil. Üstelik yaptığım bir işle anılmakta da sakınca yok. Ama manasız. Bir başka cümleyi aynen alıyorum buraya: "Yazmak onun o kadar vazgeçilmezi oldu ki, tiyatro metni bile yazdı." Tiyatro metni bile? O ne demek yahu? "Bile" vurgusu niye? Bu yazıya göre, yazmak benim için ilk altı kitabımdan sonra oluşmuş, bunu nereden çıkarıyor acaba? Manasız. Yazık.

Böyle yazıların üstünde durmuyorum elbette. Ancak bu kadar da görmezden gelmemeli. Bütün üretim alanlarının vasatın gücüne teslim edildiği bir evrende, bazı alanları korumak ve emek verenelere teslim etmek gerekiyor.

Önüne gelen kültür-sanat yayıncılığı, haberciliği, programcılığı, gazeteciliği yapmasın. 
Lütfen. 

9 Kasım 2016 Çarşamba

Jazz Semai: Müziğin kilometre taşı


Erol Pekcan, babamın arkadaşıydı. Birkaç kere ailece akşam oturmasına geldiklerini hatırlıyorum. Kibar ve şıktı. Ama beni daha çok ilgilendiren bir "davulcu" olmasıydı. Evdekiler "baterist" derdi. Muhteşem caz bateristi Erol Pekcan.

Tuna Ötenel adı ise bana gençlik yıllarımda gittiğim konserleri, kimi zaman kaçak girdiğim klüpleri hatırlatır. Ama daha çok Berrin Abla'yı. Seslendirme stüdyolarının bana tanıttığı en güzel insanlardan biridir Berrin Ötenel. Aradan yıllar geçti. Sağlık sorunları yüreğimizin üstüne bir fil gibi oturdu. Ama duygusal hiç kopmadık Tuna-Berrin Ötenel çiftiyle.

Kudret Öztoprak ile tanışmadım. Ama Türkiye'de caz müziğinin gelişmesi için yaptıklarını biliyorum.

Bu iç ismi buluşturan efsane bir albüm "Jazz Semai" plak formatında yayınlandı. Rainbow 45 Records'un müzik dünyamıza yaptığı katkılar bitmiyor anlayacağınız. Arkadaşım Afşin Akın bu kahramanlığa devam ettikçe, ona destek vereceğim. Bu desteğin nedeni arkadaşım olması değil, yaptığı işe inanmam. Kim yayınlar ki Jazz Semai gibi bir albümü? Ancak müziğe gerçekten inanan biri yapar bunu... Teşekkürler Afşin.

Plak çıkınca twitter'a şöyle yazdım. Tekrar edeyim:

Bu plağı dinlemek, müziğin kilometre taşında oturup fotoğraf çektirmek gibi.

6 Kasım 2016 Pazar

Birbirimizi nefesle beslemeliyiz

"Sakın Oraya Gitme" raflarda artık...
Radikal Kitap Eki'nin 4 Kasım 2016 tarihli sayısı için, Adalet Çavdar ile bir söyleşi yaptık.

Öyküleriniz kelimeleri ve anlamlarını dert ediniyor. En çok da özgürlük kavramını galiba. Bunun nedeni dünyanın, ülkenin bu haline tercüman olacak bir dil arayışı mı?

İlk kitabımdan bu yana, bütün yazı hayatım boyunca hesaplaşmak ve sorular sormak istediğim bazı meseleler var. Bunlardan biri iktidar kavramı; kimi zaman baba-oğul ilişkisinden, kimi zaman aile içi ilişkilerden, kimi zaman da daha üst bir iktidar anlayışından tartışmaya, sorular sormaya, hesaplaşmaya çalışıyorum. Bu kitabın yazılma sürecinde bu meseleye başka bir noktadan bakmak istedim; o nokta da özgürlüklerimiz noktasıydı. Zor zamanlardan geçiyoruz, zor bir coğrafyada yaşıyoruz. Bu zor zamanlar aslında gün içinde bile ruh halimizi, varlığımızı, ilişkilerimizi, dünyaya dokunuş halimizi sürekli olarak değiştiriyor. Bazen yüksek sesle hesaplaştığımız, bazen hesaplaşmaktan korktuğumuz ya da korkutulduğumuz, bazen de hesaplaşmaksızın normalmiş gibi kabul ettiğimiz şeylerden biri de özgürlük alanlarımıza yapılan müdahaleler. Bu müdahalelerin kimi artık normalimiz haline geldi, kimini artık hissetmiyoruz bile. Bunlarla yüzleşmek, hesaplaşmak, tartışmak ihtiyacı duymuyoruz. Bazen “Artık bu kadarı da olmaz” dediğimiz noktaya geliyoruz, yoruluyoruz, umutsuzluğa düşüyoruz, kırılıyoruz, bir sonraki güne uyanacak gücü bulamıyoruz. Bütün bunlardan uzaklaşabilmek için öncelikle hesaplaşma cesareti ve ihtiyacı içinde olduğumuzu düşünüyorum. Çünkü hepimiz ikiyüzlü olmaya başladık ve bu ikiyüzlülük siyasetten, reel politikadan, sokağın sesinden bağımsız bir şekilde varlığımız haline gelmeye başladı. En kabul görmeyecek olayda bile ‘ama’ diye başlayan cümleler kuruyoruz. Kendimize karşı bile ikiyüzlü oluyoruz. Kendimizle hesaplaşacak cesaretimiz kalmamış durumda. Edebiyatın ve aslında tümüyle sanatın bu cesareti yeniden görünür kılmak zorunda olduğunu hissediyorum.

Haklısınız, sürekli bir onu yapma, bunu söyleme, onu yazma diyoruz.

Bu kitabın adı tam da buradan geliyor aslında. “Sakın oraya gitme” evreninde yaşamaya başladık... Özellikle dört, beş yıldır gündelik hayatımıza yerleşmiş, kimilerinin bir rica olarak söylediği, kimilerinin de parmak sallayarak emrettiği bir cümle “Sakın oraya gitme.” Orada başına kötü şeyler gelebilir, orada bombalar patlıyor, orası çok kalabalık, şehrin o bölgesi artık çok değişti ve eskisi gibi değil, o konulara girme, o konular çok tehlikeli, o konularda yazı yazarsan başına iş gelebilir… Bu “sakın oraya gitme” hali artık birbirimizi korumak için kullandığımız bir cümleye, hatta çok gündelik bir şeye, içselleştirdiğimiz bir şeye dönüşmeye başladı. Oralara gitmekten, o konularda yazı yazmaktan, oraları düşünmekten, o konularda ses çıkarmaktan, o duygularla, o kişilerle, o bakış açılarıyla ve öylesi iktidarlarla hesaplaşmaktan korkar olduk. Yarını umut edebilmek için en azından bu korkuyla, bu korkuya neden olan ikiyüzlülüğümüzle yüzleşebilmemiz ve bu yüzleşmenin sonucunda bir hesaplaşma yaşamamız gerektiğini düşünüyorum.

‘Ev Hali’ öykünüzde bir yazarın hikâyesini anlatıyorsunuz. Bu yazar ve diğerleri, yazdıkları iktidarın düşüncelerine ters olmasın, kafa karıştırmasın diye kontrol altına alınıyorlar. Yine de bir dil kurabilir miyiz derdine düşüyorlar. Bu dönemde yazmanın, üretimin sizin için önemi nedir?

Şu anda çok sayıda yazar, gazeteci ya tutuklu ya da baskı altında. Çok sayıda gazeteci, düşünür, akademisyen işsiz bırakılmış durumda. Elbette düşüncenin, sözün, sesin ve çok sesliliğin sıkıştırıldığı böylesi dönemlerde daha fazla üretmek gerekiyor. Üretim alanınız her ne olursa olsun o alanda hesaplaşarak yeni cümleler söylemeniz gerekiyor. Daha fazla üretmekten başka şansımız yok. Ben yazmak, yazarak sesimi çıkarmak ve edebiyatın soru soran alanında okurla buluşmak istiyorum. Bir cevap bulamaz edebiyat, ama soru sorar ve bu sorular her okurun zihninde farklı cevaplar ortaya çıkaracaktır. O cevaplar topluca bir uyanışı, bir yukarı bakışı ve bir yarın umudunu yaratacaktır. En azından benim umudum o. O soruları sorabilmek, okurla o sorularda buluşmak için yazmam gerekiyor. Gerçekçi olayım, bazen öyle kötü haberlere uyanıyorsunuz ki bunu yapabilecek gücü bulamıyorsunuz. Daha çok ses çıkarmak, farklı seslere daha çok kulak vermek gereken bir dönemde olduğunuzu biliyorsunuz ama kimi zaman o sesi çıkaracak nefesiniz kalmıyor. Farklı sanat disiplinleri birbirlerine o nefesi üfleyecektir ama; tiyatro sinemaya, sinema edebiyata, edebiyat resme... Birbirimizi o nefesle beslemek zorundayız.

‘Cesur Geyikler’ öykünüzde de var ya bir hücrenin içerisinde anlatma ihtiyacı. Galiba bu hasbihalden uzaklaştık ya da uzaklaştırıldık. Zor dönemlerde anlatmak her zamankinden daha çok ihtiyaç değil mi oysa?

Bunun olmasını içselleştirdik, normal olduğuna inanmaya başladık. Bu coğrafya, gelmiş geçmiş bütün dilleri ve dinleriyle olağanüstü hikâye anlatıcılarına sahip. Biz birbirimize hikâye anlatmayı çok severdik, birbirimizin hikâyelerine kulak vermeyi çok severdik. Birbirimizin hikâyelerini dinlemekten uzaklaşır olduk, oysa bizi biz yapan hikâyeler, yaşanan anları tekrar anlatabilme yeteneği. Yaşanan an gelip geçer, zamanın içerisinde erir yok olur. Yaşanan anı ancak biri tarafından sözlü ya da yazılı edebiyat olarak anlatıldığında kalıcılaştırabilirsiniz. Ancak bu şekilde onun üzerine düşünülebilecek bir alan oluşturabilirsiniz. Bu coğrafya bu alanın oluşturabileceği en güzel şeye sahip; hikâye etme, hikâyeyi anlatma ve dinleme yeteneğine. Bizim özelliklerimizden biridir bu, birbirimizin hikâyesini dinlemek oturup beraber çay içmek, kahve içmek. Oysa birbirimizin umutlarını, mutluluklarını, mutsuzluklarını, heyecanlarını ya da dünya görüşlerini dinlemekten tümüyle uzaklaştık. Bunun yerine nefret etmeye, sevmemeye, ötekileştirmeye, itmeye başka mahallere hapsetmeye, birbirimizden ‘o, onlar, bu, bunlar’ diye bahsetmeye başladık. Oysa en çaresiz zamanımızda bile, ‘Cesur Geyikler’ öyküsünde olduğu gibi, bir hücredeyken ya da dünya üstümüze bir hücre gibi kapanmışken bile yapabileceğimiz ve birbirimizi anlayabileceğimiz tek şey yeniden hikâyeler anlatabilmek.

Öyküleriniz arkadaşlıklardan, dostluklardan ve kayıplardan söz ediyor. Beni en çok etkileyense ‘Bisiklet’ öykünüzdeki o son mektup. Bu, neresinden tutulsa bambaşka anlatılabilir bir hikâye. En çok arkadaşlığa ihtiyaç duyduğumuz bir devir mi bu yaşadığımız?

Arkadaşlık birini sevmek, birini özlemek, merak etmek, biriyle bir şeyler paylaşıyor olma hali ‘Sakın Oraya Gitme’ öykülerinde çokça karşımıza çıkıyor. Sakın oraya gitme, başta da söylediğim gibi artık bizim birbirimizi korumak için kullandığımız bir cümle olmaya başladı. Ben seni koruyorum. İki kişi var o cümlede. Biri diğerine söylüyor. O iki kişiden biri bir sevgili, bir anne, bir baba veya bir arkadaş. Son dört-beş senede çok arkadaşımızı kaybettik; bazılarını hiç tanımıyorduk. Hiç tanımadığımız insanların hikâyelerini, nasıl öldüklerini gazetelerden okuduk, ölüm haberlerini gördük, o ölümlerin takipçisi olduk. O ölümlere dair davaların tarafı olduk. Çünkü onları dost belledik. Tanıdığımız bazı dostlardan da uzaklaştık. Farklı yerlere gittik. Son dört, beş sene arkadaşlıklarımızın azaldığı, arkadaşlık coğrafyasının çoraklaştığı bir dönem oldu. ‘Sakın Oraya Gitme’de anlattığım ve bu söyleşide de size söylediğim gibi birbirimize hikâyeler anlatmamız lazım ve bir hikâye anlatabilmek için hep bir ikinci kişiye ihtiyacımız var.

İnsanın kendi bloguna kendi fotoğrafını koyması saçma, biliyorum. Ben olsam kıl olurdum bu duruma. Ama Muhsin Akgün ile bu fotoğrafı çekmek için İstiklal'in arka sokaklarında yaptığımız yürüyüşün anısına koymak istedim. Dilerim kimse kızmaz. Kızan olursa da özür dilerim. Muhsin'e teşekkürlerimle.