Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

16 Temmuz 2014 Çarşamba

Birinci Tekil Şahıs.27

Ben bir tatil yolculuğuyum, dönüş yolunu düşünmekten çevresindeki güzellikleri görmeden ilerleyen.


14 Temmuz 2014 Pazartesi

Neil Young bu yirmi şarkıyı çalacak mı?


Neil Young ve grubu Crazy Horse İstanbul'da.


Geçenlerde twitter'da en sevilen Neil Young şarkılarını sordum ve sondan başa şöyle bir liste çıktı karşıma.

20. Out On The Weekend

19. Down By The River

18. Unknown Legend

17. Thrasher

16. Ohio

15. Comes A Time

14. The Needle And The Damage Done

13. Tell Me Why

12. Cinnamon Girl

11. Southern Man

10. See The Sky About To Rain

9. Like A Hurricane

8. Helpless

7. Old Man

6. My My Hey Hey (Into The Black)

5. Only Love Can Break Your Heart

4. Harvest Moon

3. Rockin' In The Free World

2. After The Gold Rush

1. Heart Of Gold

Sonuca şaşırmadım. Elbette en çok sevilen şarkı "Heart Of Gold". Ama kişiden kişiye değişir bu liste. Ayrıca adı anılmayan şarkılar da kimilerinin olmazsa olmazıdır. Yani böylesi bir liste, mutlak değildir. Sadece akla ilk gelen şarkılardan, yani isteklerden oluşan bir listedir.

Madem bu bir "istekler listesi", öyleyse soralım: Bakalım Neil Young yarın bu yirmi şarkıdan hangilerini çalacak?

Ama Fil Uçuşu, Neil Young sevenleri üzmüyor. İşte "Heart Of Gold"


13 Temmuz 2014 Pazar

"Kastırsan roman olur!"

radikal.com.tr'de 2 Temmuz 2014 tarihinde yayımlanan yazım.

Kalemi kıvrak dostumuz Bağış Erten, Radikal Kitap’ın yeni yolculuğunun ilk sayısında, dudağa tebessüm oturtan bir yazı yazmış: “Tatile asla götürülmeyecek kitaplar”. Yıllardır bütün gazetelerin, dergilerin bıkmadan usanmadan yaptıkları “Tatile giderken hangi kitaplar götürülür?” listesine tersten bir bakış. Baştan söyleyeyim, bu soruyu da, bu listeleri de sevmem. Ne götüreceksen götür kardeşim, okumaya isteğin varsa okursun. Bağış Erten’in dediği gibi “küçük burjuva büyük tatilinde” fotoğrafında bir olmazsa olmaz olarak görüyorsan kitabı sen bilirsin. O zaman da cildi havalı, adı fiyakalı bir şey götür, at havanı olsun bitsin.

Bağış, yazısında ‘orantısız zeka’ uygulayıp pek leziz bir de liste yapmış. İtiraf edeyim, bu listedeki kitaplardan bazılarını tatilde okumuşluğum var. Ne su yuttum, ne Bephantene’lik oldum. Tavsiye ederim.

Amacım “tatile asla götürülmeyecek kitaplar” listesine ekleme yapmak. Hani listeleri sevmezdin diyen okur, yazıyı erken terk edebilir.

Derim ki, siz siz olun tatile giderken “kastırılmış-sündürülmüş-sulanmış” romanlardan uzak durun. Merak etmeyin, hemen açıklayacağım.

Edebiyatçıların bir araya geldiği bir davet. Kimileriyle önceden tanışıklığım var, kimilerini ilk kez görüyorum. Sahte bir samimiyetle akıp gidiyor gece. Neyse ki masada bu tatsız hali dağıtacak neşede bir yazar da var. Konu dönüp dolaşıp edebiyat okumalarına geldiğinde iyice rahatlamış haliyle gürlüyor: “Valla sırf bu kitap okuma seanslarında rahat edebilmek için ben de bir öykü kitabı yazacağım. Siz öykücüler ne şanslısınız, üç-beş sayfalık öykünün tümünü okuyorsunuz, dinleyenler meseleyi anlıyor. Biz romandan bir bölüm okuyunca havada kalıyor. Sonuçta alkışı da öykücü alıyor.” Manasız gülücüklerle geçiştirilen bu ‘mühim’ tirada, yıllarca öykü yazmaya çalışmış biri olarak cevap veresim geliyor. “Alkışlanmak için öykü yazmak ilginç bir düşünce. Ama daha ilginci şu üç-beş sayfa meselesi. Sayfa sayısı değil ki bu türleri ayıran. Otuz-kırk sayfalık öykülere ne diyeceksiniz?” diye soruyorum. Gözleri faltaşı gibi açılıyor, şuh bir kahkaha atıyor ve yüksek perdeden bir “Yuh!” çekiyor, “Otuz-kırk sayfa mı? O ne be? Biraz kastırsan roman olur!”

Kastırmak fiili beynimin koridorlarında koştururken bir başka yazarın sözleri geliyor aklıma. Yayımlanmadan önce okumama izin verdiği romanında, kendimce uzun bulduğum bir bölümü işaret ettiğimde “İyi de orayı çıkarırsam iki forma azalacak kitap, fiyat bayağı bir aşağı iner,” diyor, “çıkarmayı değil de biraz sündürmeyi düşünüyorum.”

Belki de öyküyü kastırarak roman yapılabileceği, romanı sündürerek daha kalın ve pahalı roman yapılabileceği düşünceleri yetmez diyorsanız, daha da tuhafını duydu bu kulaklar: “Romanın darası fazladır, bol malzeme kaldırır, o yüzden taşana kadar sulayacaksın romanı,” demişti bir başka yazar.

Kastırarak, sündürerek, sulayarak, iterek, çekerek, hallaca götürülmüş yatak gibi kabartılarak yazılan romanlar.  Kimi zaman büyük font, geniş satır aralığı çözümüyle sayfa sayısı artırılan ciltler. Plaj çantasında afili duracağı tartışılmaz gevezelikler.

“Şu kitap okunur, bu okunmaz. Şöyle yazıldıysa iyidir, böyleyse kötü,” baskıcılığından nefret ederim. İsteyen istediğini okur. İstediği gibi okur. Tatile giderken de istediğini yanında götürür. Sadece Bağış’ın keskin zekasına bir selam çakmak istediğimde aklıma “kastırmak meselesi” geldi. Hangi romanın gereğinden fazla sulanıp çürütüldüğüne, hangisinin yeterince sulanıp yeşertildiğine zaman ve okur karar verecektir sonuçta.

Tatile giderken siz valizinize hangi kitapları koyacaksınız bilemem. Seçiminiz ne olursa olsun, iyi okumalar dilerim.

Yazmak: Bir kol saati

Bir süredir Fil Uçuşu'na istediğim sıklıkta yazamıyorum.

Çeşitli nedenleri var elbette. Ama kendimi bildim bileli, öylesi nedenlerin arkasına sığınmayı sevmemişimdir. Bir konudaki 'süreklilik' sekteye uğradığında, kendimi sorgularım. Bir çeşit tembellik hali olarak değerlendiririm durumumu. Bundan kurtulmanın yolunun da daha çok çalışmak olduğuna inanırım.

Ama bir başka açısı da var bu durumun. Aklına gelen her şeyi yazan biri olmak da istemem. Bir tür yazı gevezeliğiyle, okuyanları yormaktan da korkarım açıkçası.

İşte bu tahterevallinin bir o ucunda, bir bu ucunda inip kalkıyor ruhum günlerdir. Sonuçta bana kalan hep bir yazmamak sıkıntısı oluyor. Çünkü Fil Uçuşu'nu ve buradaki özgür yazı alanını önemsiyorum.

Gelelim bu yazının yazılma nedenine. Bir dostun hayat için verdiği örneği, yazı için düşündüm bu gün. "Hayatımızda öyle şeyler var ki, kol saati gibi," dedi, "yıllardır kolumuzda olan, artık modelini, tipini, kolumuzdaki ağırlığını unuttuğumuz kol saatleri. Ne zaman baksak bize doğru zamanı gösteren, bize doğruyu ve gerekeni söyleyen kol saatleri. Varlığını unuttuğumuz, hatta önemsemediğimiz doğrucu dostlarımız. Ama günün birinde, o saati takmayı unuttuğumuzda, hayatımız karmaşıklaşır. Her şey birbirine girebilir. İşte o zaman anlarız, o varlığının değerini unuttuğumuz saatin, bize neler kattığını."

İşte bu saat örneğini düşündüm gün boyunca. Yazmak da benim için böyle. Kimi zaman kolumdaki varlığını unuttuğum saat. Fil Uçuşu'ndaki yazıları önemsememin bir nedeni de, bana o saatin varlığını sürekli anımsatması.

Yazmak güzel.

Bu hatırlatma için Mücahit Dinçer ve Oruç Aruoba'ya teşekkür ederim.

28 Haziran 2014 Cumartesi

"Yanımda yürü ve dostum ol!"

Camus'nün 100.doğum günü nedeniyle gerçekleştirilen Paris gezisi sonrasında notlar



Yaşadıkları şehirler edebiyatçıları ne kadar etkiler? Yaratılarının yolculuğunda ne kadar söz sahibidir binalar, kaldırımlar, kafeler, parklar, sokaklar? Bazen birini tanımak için önce yaşadığı şehri tanımanız gerekir.  Sokak sokak gezerek oturduğu bankları, kahvesini yudumladığı köşe başlarını, kaldığı otel odalarını ve evleri bilmelisiniz. Çünkü şehirlerin hafızaları vardır. Aradığınız bilgi başka bir zamana ait olsa da size usul usul her şeyi anlatır ve öğretir…

Paris! Işık şehri. Her daim güzel... Ama Albert Camus’nün 100.doğum gününde bu şehrin sokaklarında olmanın başka bir anlamı var. Yüz yıl önce doğup trajik ve biraz da anlaşılmaz bir kazayla hayatı alelacele terk eden, ardından gelen her kuşağı ilk günkü gibi büyüleyen, her biri kendine has bir ruha bürünmüş eserlerin yazarı Albert Camus. Biliyoruz ki, bir yazarın tüm eserlerini ezberden okusak bile, onu besleyen şehri sadece hayal etmek yeterli değil. O’nu aramak, ararken sözlerini duymak gerekiyor. Ne demişti Camus: “Arkamda yürüme, yol göstermeyebilirim. Önümde yürüme, arkandan gelmeyebilirim. Yanımda yürü ve dostum ol.”

6 Kasım sabahı uçaktan iner inmez başlıyor iz sürüş. Montmartre’a ulaşana kadar genel bir şehir turu yapılıyor. Geziye katılanların kimi önceden görmüş Paris’i, kimi ilk kez tanışıyor. Ama bu şehri edebiyatın alanı içinde tanımak, Camus’nün satırlarıyla algılamak konusunda herkes çok istekli. Serin bir hava var. Ama arada bir yüzünü gösteren güneş, geziye katılanların yüzünü güldürmeye yetiyor. Saint Germain’de Hotel Madison’a geldiğimizde, bu keyif yerini güzel bir sohbete bırakıyor.  Camus’nün burada o kadar çok anısı var ki! Benzersiz eseri “Yabancı”nın büyük bir bölümünü, henüz 28 yaşında bu otelde yazdığını biliyoruz. Hatta son noktayı burada koymuş olabilir “Bugünlerin yaşanması uzun sürüyordu, kuşkusuz, ama öylesine gevşemişlerdi ki sonunda birbirinin içine taşıyor ve orada adlarını yitiriyorlardı. Benim için anlamlı olan yalnız dün ve yarın sözcükleriydi.” O cümleler, buralarda bir yerlerde yazıldı demek…

Akşam yemeği için seçilen mekan yine özel bir sohbete götürüyor bizi. Montparnasse’daki “La Coupole”, Camus’nün Nobel Edebiyat Ödülünü almasından sonra, yakın dostlarıyla kutlama yemeğini yediği restoran. Zaten edebiyatçıların ve sanatçıların uğrak yeri olan mekanda, kutlama yemeğinin yenildiği 149 numaralı masadayız. Buranın diğer ziyaretçilerini anıyoruz; Picasso, Man Ray, Brassai, Aragon, Simenon, Josephine Baker, Breton ile başlayan sohbet daha yakın zamanlara Cohn-Bandit ve Patti Smith’e kadar uzanıyor. Bu sohbet ister istemez bizi Camus-Sartre dostluğuna ve kavgasına taşıyor. Gecenin bir vakti elimizde şarap kadehleri ve sigaralarla restoranın önüne çıkıyoruz: Sartre ve Camus’nün, dostluklarını noktalayan o tartışma buralarda bir yerde yaşanmış olabilir. Diyorum ki içimden; “Bu ağaçlardan biri tanıktır o kavgaya. Çünkü ağaçlar, her kavganın tanığıdır ve gerçek tarihi onlar yazar!”

Ertesi gün 7 Kasım. Yani Camus’nün 100.doğum günü. Gün, “Sanatçılar Tepesi”nde başlıyor. Elbette “Sacre Coeur” da geziliyor. Paris’i gezerken bir yandan kendi şehirlerimizin sanatla ilişkisini de düşüneceğimiz kesin. Çünkü burada tüm sanat eserleri, sokaklar, binalar, parklar koruma altında. Parklar mı dedim? Neyse… Eyfel Kulesi, Opera Garnier, köprüler, saraylar, parklar müzeler ilk günkü gibi, öylece ve dimdik duruyorlar. Bu süreklilik, zaman algımızı yitirmemizi de kolaylaştırıyor. Zihinlerimizde hep aynı cümle var: “Camus bir zamanlar buralardaydı. Severken, direnirken, düşünürken, yazarken bu sokaklardan geçiyordu.”

Montparnasse Mezarlığı’nda Jean Paul Sartre ve Simone de Beauvoir’ı ziyaret etmek yetmiyor hiçbirimize. Beckett, Duras, Baudelaire, Durkheim, Ionesco, Fuentes ve daha niceleri burada yatıyor. Cortazar’ın, her daim ziyaret edilen mezarının başında biraz daha uzun kalıyorum ben. Ölmüş de olsa, usta bir yazarla dertleşmek iyidir.

Direnişin efsane gazetesi Combat’ın çıkarıldığı binadan, ustanın “Veba”yı yazdığı eve kadar çoğu yaşam alanını gördüğümüz uzun yürüyüş turunun ardından efsanevi Cafe de Flores karşımıza çıkıyor. Bu yürüyüş boyunca hiçbir yerde Camus’nün afişlerine, fotoğraflarına, kitaplarına rastlamamak, büyük bir hayal kırıklığı yaratıyor bende. Kutlamalar bütün yıla yayıldığı için, heyecanlarını yitirmiş, etkinlikleri tüketmiş olabilirler ama tam da 7 Kasım günü, şehrin bu kadar ilgisiz olması üzücü. Adını andığım özel mekanlar bile, Camus ile ilgili bir şey yapmamışlar. Cafe de Flores, aynı gün bir edebiyat ödülü veriyor ve o ödül törenine kilitlenmiş durumda. “Ah, keşke bizde de edebiyat ödülleri veren kafeler olsa,” diyerek, Catherine Camus’nün “Babam Camus” metnini okumak ve gezi ekibiyle uzun bir sohbet edebilmek için başka bir kafeye geçiyoruz. Uzun günün bu durağında sohbet-kahve-tatlı üçlüsü iyi gidiyor.

Yeni gün doğduğunda ve Seine Nehri’ne vardığımızda, kıyı boyunca aristokrasinin ‘sevimli’ hatırasının hala yaşatıldığını görebiliriz. Ama bizim amacımız yakası kalkık pardösüsü, dudaklarının kenarından eksik etmediği Gitanes’ıyla Camus’yü bulmak. Çalıştığı gazeteyi, yayınevini ve efsanevi yayınevi Gallimard’ı görmek herkesi heyecanlandırıyor. Çoğumuzun elinde Can Yayınları’nın bu gezi öncesinde hazırladığı 100.doğum gününe özel baskılar var. Theatre Hebertot ve Theatre Antoine ziyaretleri, Camus’nün gerçekle yüzleşmedeki en büyük aşkını, tiyatroları konuşmamızı sağlıyor. Geziye katılanların, sadece Camus konusunda değil, dünyayı bir sanat penceresinden algılamak konusundaki istekli ve bilgili tavırları, sohbetlere ayrı bir tat katıyor. Sonuçta, hep birlikte, şehir denen yanılsamanın içinde Camus’nün gerçeğini arıyoruz. Bunun olanaksızlığını biliyoruz ama zaten amaç o gerçeği bulmak değil, o arayışı birlikte yaşamak.

Şehir kendisine bakan gözlere, aradıkları neyse onu gösterir. Fazlasını istiyorsan, fazlasını aramalı ve görmelisin, kural son derece basit. Bu, sabahın erken saatlerinde işe yetişmek için koşturarak geçtiğiniz o uzun ve eski binaların hükmettiği, güzel caddeye benzer. Öyle telaşlısınızdır ve aklınız ‘başladı başlayacak mesai’ye öyle yoğunlaşmıştır ki başınızı kaldırıp hiç bakmamışsınızdır; binalar, insanlar, olanlar ve kısacası hayat, sizin göz hizanızca sınırlandırılmıştır.

Çünkü şehir denen şey, baştan ayağa üzerinize sinendir… Yarım yamalak tanışıklığınıza aldırış etmez, hiç hissettirmeden hücrelerinize yerleşir, sizi şair de yapar, yazar da! Yeter ki o yolu yürürken başınızı kaldırın.

26 Haziran 2014 Perşembe

Emma Peel: "Şaşkınlık"


Karşıdaki Adam: Ne oldu? Neden öyle bakıyorsun?
Emma Peel: Bütün bunlar gerçek olabilir mi? 
Karşıdaki Adam: Neler? Ne oldu yine?
Emma Peel: Her dakika 'ne oldu yine' diye sorduğumuz bir dünya gerçek olabilir mi?
Karşıdaki Adam: Bunda şaşıracak ne var anlamadım. Elbette gerçek. Hayatın ta kendisi bu. Bir rüyada yaşamıyoruz, sen de biliyorsun bunu. Durumu romantikleştirmeye gerek yok.
Emma Peel: O zaman sadece şaşırma hakkımı kullanmak istiyorum. Dünya ancak bu yüz ifadesiyle bakabileceğim bir yer artık.

Tırmalıyorsam sebebi var!

Dağ tatili mi, deniz tatili mi? Canon mu, Nikon mu? PC mi, Mac mi? Rakı mı, şarap mı? Makarna mı, pilav mı? Bu ‘karşılaştırmalar listesi’ uzar gider. Akla hayale gelmeyecek şeylerin taraftarları saatlerce kapışabilir bu konularda. Ama bir konu var ki, onun tartışması asla bitmez ve bir başladı mı saatler sürebilir: Kedi mi, köpek mi? Hiç şüphesiz bu tartışmaların en bilineni, en eskisi. Taraftarlarının birbirlerine en sert cümlelerle girişmekten çekinmediği bir kavga alanı. Bütün tartışmalarda olduğu gibi bunda da sonuç elde edilemez ama taraflar ertesi gün yeni bir meydan muharebesine hazırdır.


Desmond Morris’in “Kedinizle Tanışın” kitabı, doğrudan bu tartışmanın verileriyle başlıyor. “Bir tarafta kedigillerin kendine yeterliliği ve bireyciliği, öbür taraftaysa köpekgillerin dayanışması ve iyi dostluğu,” diyerek karşılaştırmanın sınırlarını çizerken oldukça önemli bir noktayı işaret ediyor: Bu cepheleştirmeye, bu ötekileştirmeye gerek duymadan, bütün hayvanları, canlıları ve sonunda dünyayı sevmek olası. Ötekileştirme ve ayrıştırmanın sancılarını en derinden hissettiğimiz bir çağda, şu kadim tartışmaya son vermekle başlayabiliriz işe.

Bugüne kadar kedilerle ilgili çok kitap okudum. Kimileri bilineni tekrar eder, kimileri fazlasıyla taraflıdır. 1986 tarihli “Kedinizle Tanışın – Catwatching”, yeni ne söyleyecek diye merak ettim öncelikle. Ama doğruyu söylemeliyim ki, “Çıplak Maymun” ile hatırı sayılır bir ün kazanan zoolog Desmond Morris’in bu kitabını okumaya başlamamın çok daha özel bir nedeni var. Kitabı, kedilere olan aşklarıyla ünlü iki dostumun, Sevin Okyay ile Kutlukhan Kutlu’nun çevirmiş olması. (Neredeyse her sayfada, ‘canım ortağım’ Sevin ile birbirimize kedilerimizin fotoğraflarını gösterip gülüştüğümüz zamanları hatırladım. Ayrıca yeri gelmişken kapak fotoğrafına modellik yapan, kapak kedisi Cızırtı’ya da selam göndereyim.)

İnsanlarla ilişkilerinden evcilleştirme süreçlerine, tarihlerinden cinslerine kedilerle ilgili geniş bir çerçeve çizen ‘Giriş’ bölümünden sonra, tam anlamıyla bir ‘Sıkça Sorulan Sorular’ kitabı başlıyor aslında. Morris, kitabında tam elli dokuz soruya cevap veriyor. Önce soruların çoğumuzca yanlış bilinen cevabını söyleyip sonrasında bilimsel verilerle doğrusunu anlatıyor. Ve bütün bunları yaparken rahat, kolay anlaşılır, akıcı bir dil kullanıyor. Kitabın çevirisi de bu yaklaşıma hizmet edince, kedi sever bir dostunuzla sohbet eder gibi hissediyorsunuz kendinizi.

‘Kedi En Sevdiğiniz Koltuğun Kumaşını Niye Tırmıklar?’ sorusuna çoğumuzun cevabı, “Tırnaklarını bilemek için,” şeklinde olacaktır. Morris sayesinde kedinin bunu yaparken üç amacının olduğunu öğreniyoruz. Tırnaklarının üstündeki yıpranmış kılıfları sıyırıp atmak, tırnaklarını içeri çekme-dışarı çıkarma düzeneğini çalıştırıp av yeteneklerini dinamik tutmak ve belki de en ilginci koku bırakmak. Evet, kedilerimiz şu meşhur tırmalama işini yaparken aslında ön patilerinin alt tarafındaki koku bezleri sayesinde, en sevdiğimiz koltuktaki baskın kokumuzu yok etmeye ve kendi kokusunu eklemeye çalışmaktaymış. Kimi kedi sahiplerinin, bir sürü para verip aldığı tırmalama tahtalarının boşa gitmesine üzülmemesi gerekiyor demek ki.

Kediler niye dışkılarını gömerler, niye kuyruk sallarlar ya da sırtlarını kabartırlar, kulak hareketleriyle ne anlatmaya çalışırlar, kuş gördüklerinde niye dişlerini takırdatırlar,  yakaladıkları bir avı niye insan sahiplerine sunarlar, renkleri görebilirler mi, dört ayak üstüne düşmeyi nasıl başarırlar, depremleri önceden hissedebilirler mi? Bu elli dokuz sorunun cevaplarıyla, hem kedilerimizle hem de onların inanılmaz dünyaları sayesinde bütün canlılarla ilişkilerimizde bir değişim olacağı tartışılmaz. Kendimize değilse bile, kedimize bu hediyeyi vermemiz gerekiyor kanımca.

Kitabı bitirdikten sonra aldım Cambaz’ı karşıma, kısa bir konuşma yaptım. Bundan sonra, bazı davranışları konusunda daha anlayışlı olacağımı söyledim. “Takma bunları kafana, ben her şeyi idare edebilecek yetenekteyim, özellikle de seni,” dercesine baktı yüzüme, sonra da kıvrılıp uyumaya devam etti.


Cambaz

8 Haziran 2014 Pazar

2 Haziran 2014 Pazartesi

Sen de oradaydın Can Baba!


Fazıl Say’ı anlatmama gerek yok Can Baba! Senin tayfadan, bilirsin onu. Zaten öyle bir albüm yaptı ki, seni bütün dostlarınla aynı masaya oturttu. Metin Altıok da var o masada Nazım Hikmet de. Bununla da yetinmedi deli çocuk, Rilke şiirlerinin sokak sokak dolaştığı, Schiele tablolarının bedenimizin zavallılığını ezberlettiği Viyana’dan iki güzel dostuyla tanıştırdı bizi. Ferhan Önder ve Ferzan Önder kardeşler, piyanoyu öyle çalıyorlar ki, her notada bir yudum şarap almış gibi oluyorsun Can Baba! Konser bittiğinde, “içtim şarap, halim harap” vaziyetindeyiz anlayacağın. Zaten bu üç fırlama, 3F (Fazıl-Ferhan-Ferzan) almış Gezi ruhunu Viyana’nın göbeğine yerleştirmişler. Nasıl geçmezsin serden?

Ama benim diyeceğim başka Can Baba! Senin “Sardunya’ya Ağıt”ı pek güzel bir şarkı yaptı, Bağcan’lardan Serenad’a pek güzel güzel söyletti ya Fazıl. Bu kez de bizi yeni bir sesle tanıştırdı. Mezzo-soprano Senem Demircioğlu, çıktı sahneye kırmızılar içinde, verdi nefesini salona, vurdu ayağını yere, başladı senin dizelerini beynimize nakşetmeye. Sen de ne yazmışsın be baba! Fazıl abandı piyanoya, Senem yüklendi gırtlağına, salon başladı Can Baba olmaya. Şarkının finalinde “İkindiyin saat beşte!” diye kalktı eller havaya, beş parmak gösterildi dosta düşmana.

“Her yer Taksim, her yer direniş” diye inliyordu salon amma lakin, bir yanımız da biliyordu ki “Her yer Can Baba, her yer şiir!” Herkese selamını söyledim. Eyvallah!

22 Mayıs 2014 Perşembe

Beyoğlu'nda bir korsan sergi




21 Mayıs Çarşamba - 26 Mayıs Pazartesi tarihleri arasında Beyoğlu sokaklarında korsan bir sergi var. 

“Bu işlerin sahipleri TOMA’ların önünde duranlar,” diyor fotoğrafları çeken isim. Ona sadece bir fotoğrafçı demek eksiklik olacaktır. Ara Güler’in hep altını çizdiği mesleki vurguyla, o bir “fotomuhabir”.

Fil Uçuşu’nda bu sergiyi tanıtırken “Sergide kesinlikle benim ismim ön plana çıkmayacak,” demesine aldırmadan kim olduğunu söylesem mi diye düşündüm ve sonunda yazmamaya karar verdim. Öğrenen bir yerlerden öğrenir. Burada önemli olan isim değil zaten. Brezilya direnişinden esinlenerek bu sergiyi sokaklarda yapmak en doğrusu diye düşünen dostumuza selam verip, yolumuza devam edelim.

Dostumuz, işi konser afişi asmak olan profesyonel bir ekiple anlaşmış. Bu ekip her gün 100 afişi/fotoğrafı Beyoğlu’nun konser afişlerini gördüğünüz yerlerine asacaklarmış. Zabıtaların ve durumdan görev çıkaranların, her gün bunları indireceğini düşünüyorlar. Ama ertesi gün yeni fotoğraflar yine duvarlarda olacakmış.
Bu kovalamaca Gezi’nin ilk direniş görüntülerini verdiği 26 Mayıs akşamına kadar sürecekmiş.

Ve dostumuzun sizden bir ricası var; paylaşıyorum: “Sizlerden bu süre içinde Beyoğlu’nda yürürken eğer karşılaşırsanız bir fotoğraf çekip #DirenGeziParkı başlığıyla paylaşmanız. Yani bir şekilde bu işi beş gün boyunca canlı tutabilmek için tüm sosyal ortamlardan destek vermenizi isteyeceğim.”