Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

21 Ağustos 2016 Pazar

Merak ettiğim filmler

Önümüzdeki altı ay içinde izlemek istediğim filmleri not edeyim dedim. Aslında, bu aralar yıllar önce izlediğim filmleri bir kez daha izlemek istiyorum. Ama bir yandan da yeni gelecek filmleri merak ediyor insan. Not almakta her zaman fayda vardır.


Julieta / Pedro Almodovar
Bu film için beni heyecanlandıran Almodovar ismi değil, yönetmenin bu filmin Alice Munro'ya dayanan bir hikayesinin olduğunu açıklaması.



The Commune / Thomas Vinterberg
Epeydir merak ettiğim bir film. Vinterberg'in en kişisel hikayesi olduğunu okudum.


Wiener-Dog / Todd Solondz
Yazan ve yöneten Todd Solondz, başrolde Greta Gerwig. Bir de Danny DeVito var. Daha ne isterim?


Born to be Blue / Robert Budreau
Seyreden çoktan seyretti. Benim gibi iflah olmaz bir Chet Baker hayranına da beklemek düştü. Bakalım Ethan Hawke, nasıl bir Baker portresi çizmiş?


Miss Peregrine's Home for Peculiar Children / Tim Burton
Tim Burton ne yapsa bir bakacağız elbette...


The Founder / John Lee Hancock
McDonald's hayatımıza nasıl hakim olmuş, görelim bakalım. Michael Keaton'ı izlemeyi severim ayrıca.


La La Land / Damien Chazelle
Whiplash'in yönetmeni, Ryan Gosling ve Emma Stone'u buluşturmuş. İzlenir.


19 Ağustos 2016 Cuma

Yakında. Çok yakında.

Dünyanın midesi bulanıyor.

Sonunda hepimizi kusacak.

Hepimizi.

Ayrım yapmadan. İnsan eli değen her yere bulaşmış kötülüğü temizlemekle uğraşmadan. Buna tahammülü yok artık. Bunca öfkeyi, bunca nefreti, bunca vahşeti taşıyacak hali kalmadı. Ağzından köpükler saçan insanlığı, o salyalarda boğacak. Öylesine yorduk ki dünyayı...

Umut var mı?

İsteyen "sevgi kelebeği" desin, isteyen salak... Bence her zaman umut var. Yaşamak hala ve her şeye rağmen güzel. Dünyanın yorgunluğunu alıp, onunla yeniden mutluluk sofrasına oturmak mümkün.

Bu umutla oturuyorum her gün defterin başına. Yeniden. Kimi zaman nefes alacak gücü bile bulamıyorum açıkçası. Ama yine de sarılıyorum kaleme. Yeniden.

Ağustos böyle bir ay oldu benim için. Bir indim bir kalktım yazının tahterevallisinde. Yeni öykülerle umut yeşertmeye çalıştım. Defterlerden taştı yıllardır birikenler. Yazdım, yazdım, yazdım...

Sonuç?

Yakında. Çok yakında.

8 Ağustos 2016 Pazartesi

İçinden yağmur geçen şarkılar

Yağmuru merkezine alan şarkıları düşündüm.

Yeni Türkü'den Şebnem Ferah'a, Anima'dan Hüsnü Arkan'a, Teoman'dan Mazhar-Fuat-Özkan'a uzanan bir liste oluştu zihnimde. Birbirleriyle yarıştıramadım şarkıları...

Ama birini öne koymam gerekse, hiç düşünmeden Bülent Ortaçgil'in "Yağmur"unu söylerim.

Bir de ricam olacak... İçinden yağmur geçen şarkıları, yorumlar aracılığıyla paylaşır mısınız lütfen?


6 Ağustos 2016 Cumartesi

Gümüşlük'ü severek öldüreceğiz!

Gümüşlük'ü herkes çok seviyor.

Bu köyün en büyük sorunu da bu zaten.

Sevgi, ikiyüzlü ve bencil bir duygu çünkü.

Köylüleri çok seviyor Gümüşlük'ü. Sonradan yerleşenler fena halde hayran. Tatile gelenler ba-yı-lı-yor!

Bu sevgi öldürecek Gümüşlük'ü. 

Yerlisi-köylüsü bir yandan gelişmesini istiyor bu küçük köyün, bir yandan da cebinin derdinde. Hem sahil şeridi bozulmasın istiyor, hem de "sezonluk kazanç" için her tür cinliğe hazır. 

Sonradan yerleşenler günlerini 'ilenmekle' geçiriyor. Tek dert, yeni gelenelere eskiden buranın ne kadar güzel olduğunu anlatmak. İnsanımızın bitmek bilmez "bir zamanlar" takıntısı burada da kendisini gösteriyor. Bugüne ya da geleceğe bakmaktansa, geçmiş zaman kipine sıkışıp kalmak bizi bitirecek.

Tatilciler, "Biz buraya sessizliğine hayran olduğumuz için geldik," diyor ama bir yandan da 'İstanbul usülü' eğlenceden uzak duramıyorlar. "Balıkçılar çok kazık olmuş" dertlenmesi ile balıkçıda çekilmiş günbatımı selfie'sini Instagram'a koymak arasında bir hayat. 

Mekan sahipleri ve özellikle bu yılın 'en derin' konusu olan 'yüksek sesli müzik' ayrı bir konu. Kimsenin iyi bir müziğe, bir başkasının yaşam alanına girmeden sürüp giden gece eğlencesine itirazı yok. Ama kimse bunun nitelikli bir şekilde gerçekleşmesi derdinde değil. İlkokulda yaramaz arkadaşlarını öğretmene şikayet eden "muhbir vatandaş" hemen parmağıyla öbürünü gösteriyor: "N'apiiim, o başlattı." Suçlu hep bir başkası. Oysa ortada suç falan yok. Doğru yönetilmeyen bir süreç var sadece... Yönetilmek mi dedim? Ses paneli, desibel ölçümü gibi konularla çözümün öncüsü olabilecek yerel yönetim nerede mi? Ben bilmiyorum, bilen varsa söylesin.

Bu kadar basit ve çözüm üretilebilecek bir konuda, ayrışmayı başarmış bir halk var burada ey insanlık! Eğlence isteyenlerle, sessizlik isteyenler birbirlerine nefretle bakıyor. Benim gibi hem müziği-eğlenmeyi, hem sessizliği-sükuneti sevenler için hayat zor. Bir kampa ait olmak zorundasın, çözüm üretmeye çalışmak boşuna. Bizim sevgimiz, ayrışmak üzerinedir a dostlar!

(Hemen bir not düşeyim; gürültü konusunda kahve köşelerinde vıdı vıdı eden amcalara döndüm. bu halimi sevmiyorum. Çözüm önerileri de içeren bir yazı yazmak istiyorum. Zamanla o da olur.)

Gümüşlük sevgisinin, ülke sevgisinden farkı yok. Severek öldürmenin eşiğindeyiz.

İkiyüzlüyüz çünkü.

(Not: Bu yazıyı Arriba'da yazıyorum. Mücahit Dinçer yanıma geldi, Gümüşlük hakkında yazdığımı görünce "Kendi çıkarımızdan başka bir şey düşünmüyoruz burada," dedi. "Bir şey çıkarımıza ters düşünce kükremeye başlıyoruz. Günümüzü kurtarabiliyorsak süt dökmüş kedi gibiyiz." Mücahit, bunları da özellikle yazmamı istedi.)

Şimdi, dileyen bu yazıdaki Gümüşlük öznesinin yerine isteyen beldenin adını koyabilir. Belde isimleri değişiyor ama çıkarcı-ikiyüzlü zihniyet değişmiyor.

Belki de beş yıl sonra anlamı olmayacak bir yazı bu. Beş yıl sonraya kalır mı bu küçük köy?


4 Ağustos 2016 Perşembe

Emma Peel: "Amaç"


Karşıdaki Adam: Nereden geliyorsun?
Emma Peel: Uzun süredir amaçsız dolaşıyorum. 
Karşıdaki Adam: Romantik ama anlamsız bir cümle. Kimse, ama kimse amaçsız dolaşamaz. Amaçsız dolaşma kararı bile, zamanla bir amaç haline gelecektir çünkü.
Emma Peel: Bir şeyin kendiliğinden oluşu ile, hesaplanarak-planlanarak oluşu arasındaki farkı görmezden geliyorsun.Gerçekten de, amaçsızca dolaşmaktan başka bir istek yoktu içimde. İstek bile değil belki, bir içgüdü... Buna amaç diyebilir misin?
Karşıdaki Adam:  Benim ne dediğim önemli değil ki. O içgüdünün neye dönüştüğü önemli. Oratada bir amaç olmadığını söyleyemezsin....
Emma Peel: Biraz yalnız kalmaya ihtiyacım vardı. Hepsi bu...
Karşıdaki Adam: ...ve bu ihtiyaç, zamanla bir amaca...
Emma Peel: Yeter! Önümden çekilir misin? Şu anda tek amacım sensiz bir gün geçirmek.

31 Temmuz 2016 Pazar

Gümüşlük ve Satsuma Sendromu

Gümüşlük'e sonradan yerleşenler, doğanın sesini dinlemek isteklerini sıklıkla dile getiriyor. Zaten, büyük şehirden "kaçmanın" bir nedeni de bu. Doğayla iç içe olmak. 

Mandalina reçeli yapmaktan mantarın mevsimini öğrenmeye, Filizkıran Fırtınası hikayelerinden içkini hangi ayda satsuma ile içebileceğini bilmeye uzanan bir "doğa bilgisi" süreci bu. 

Gelin biz bu duruma, adı Gümüşlük ile anıldığı için, Satsuma Sendromu diyelim.

Gümüşlük ya da başka bir diyar... Dileyen dilediği kasabanın-şehrin adını koyabilir... Doğal yaşama "sevgi pıtırcığı gülüşleri" ve "iyiniyet elçisi bakışlarıyla" yerleşen burjuvazi, sakaletine sandalet giydirmeyi de başarıyor. Bütün o "doğallaşma" çabaları, kolonyal gelenekten gelip vahşi dünyada belgesel çeken antropologun yaklaşımından farklı olmuyor, hal böyle olunca.

Köy yaşamının "domatesim bahçeden-yumurtam köylü komşumun kümesinden" hali, önce "satın alınan", sonrasında da hala şehir hayatında bocalayan eski dostlara "satılan" bir şeye dönüşüyor.

Oysa çoğunun (çoğumuzun) yaptığı satsumanın o akıl çelen kokusunun peşinden, celladına aşık idamlıklar gibi yürümek. O yaşamın bir parçası olmaya özen göstermiyoruz. O yaşamın "satılabilecek" kadarını "satın almak" yeterli çoğumuz için. "Bu yıl bir mandalina reçeli yaptım, parmaklarını yersin" diyebilmek için bütün çabamız. 

Yaşadığımız (yaşamaya karar verdiğimiz) coğrafyanın gerçekten bir parçası olmaya zamanımız-gücümüz yok. Belki de korkuyoruz bundan. Emek vermek, cesaret ister.

"Doğanın ve yaşadığımız coğrafyanın bir parçası olmak" derken, kişisel gelişim kitaplarındaki zıpçıktı önerilerden söz etmiyorum elbette. Kimse romantik anlamlar yüklemesin. "Kafayı kırmaktan" değil, "kafayı toplamaktan" söz ediyorum.

Unutmayalım: Bütün bu "satın alınabilir-satılabilir" özentiliğin üreticilerini, yani atadan Gümüşlüklü olanları da ayrıca yazmak gerekiyor. Çoğu zaman, kısa vadede paraya dönüştürebilecekleri bir kaynak olan "doğal yaşam teranesini" nasıl ucuzlaştırdıklarını ve aslında onların da yaşadıkları coğrafyadan çok, kasalarındaki paraların bir parçası olduğunu söylemeli. (Genellemeler yapmıyorum elbette. Durumu kabalaştırmak-karikatürleştirmek hızlıca anlatabilmenin en "kaçamak" yolu.")

Doğa, emek istiyor.

Satsumayı severim. Ama satsumanın yetiştiği toprağı, coğrafyayı daha çok seviyorum. 

30 Temmuz 2016 Cumartesi

Edebiyat, insan ayıklar

Sanatın, edebiyatın insan ayıklayan bir yanı da var sanki.

Erdal Öz'e ait bir cümle bu. 15 Eylül 1956'da yazmış. Günlüğüne. 21 yaşındayken.

Sanata ilgisiz kişilerin dostluklarını da sevmiyorum, diye başlamış o tarihteki notlarına.

Çok düşünmüşümdür bunu. Benzer bir bakış açım var dostluklarımda. Sanata ilgisiz insanlarla sohbetlerimde, dostluklarımda bir tıkanıklık olur her daim. Sıkılırım. Bir noktadan sonra ben de sıkıcı bir adam dönüşürüm. Bir tiyatro oyununa, el yapımı bir bibloya, oynak bir türküye, başucu kitabı olmuş bir romana, sokak ressamının boyadığı tabloya, anneanneden kalma bir masala tutunmadan nasıl geçer hayat, anlamam.

Hayatı maddiyet-mülkiyet olmuş insanlar varsa çevremde, anlattıklarını dinler gibi yapıyorum. Ama Erdal Öz haklı, dinler gibi yapmak bile zaman kaybı. İnsan ayıklamaktan korkmamak gerekiyor.

Hemen not düşeyim; "ayıklanan" taraf olmaktan da korkmamalı. Belki siz de, bir başka dünya algısı için sıkıcısınız. Belki bir başka dünya algısı da sizi "yük" olarak görüyor hayatında. Bitsin gitsin.

21 yaşındaki Erdal Öz'de bugüne. Yükler değişmiyor.

Sanatı, hayatın içindeki sanatı, doğanın yaratıcı sanatını konuşamadığım insanlardan uzaklaşıyorum.

Belki de yaşlanmanın-olgunlaşmanın bir adı da bu: Azalmak.


11 Temmuz 2016 Pazartesi

"Gümüşlük'te kafa dinleyemezsin, Amasra'ya git!"

Gümüşlük yazıları benim için öğretici oluyor.

Neler öğrendim?

1. İlkeleri sevmiyoruz. İlkeli olmayı sevmiyoruz. İlkeler üstünden konuşmak istemiyoruz. Hemen olaya sardıralım, sağlı-sollu girişelim, yüksek perdeden cümleler sallayalım istiyoruz. Gümüşlük'te yaşamakla ilgili müşterekler yaratmak pek umurumuzda değil. Hemen 'vukuata' gelelim istiyoruz. "İyi yazmışsın, hoş demişsin ama falanca restorandaki hesap rezaletini yazsaydın daha iyi olurdu," durumu heyecan veriyor bize.

2. Vurkaç yapmayı seviyoruz. Özellikle bayram günlerinde 'can acıtıcı' hesaplar ödendiğini biliyorum. Bayramdan iki gün önce adam başı 80-90 liraya masadan kalkılan balıkçının, aynı yemek-içki miktarına bayramda 100-120 lira aldığını duydum. Üzücü olan şu; bu duyduğumun gerçekliğine inanıyorum. Oysa "Köyümüzün esnafı yapmaz öyle şey," diyip, sağlam bir defans hattı oluşturmak isterdim. "Bayramda kime ne kadar geçirsek kardır," diyen esnafın nesini savunayım? Kötü giden turizm sezonunun acısını, bir haftalık bayram tatilinde çıkarmaya çalışan ama bu arada Gümüşlük'ün ticari ve turistik marka değerini yerle yeksan eden tüccarın nesini savunayım? Yahu ticaret bu; bu işin önümüzdeki yılı da var. Hay ben senin aklına...

3. Okumayı sevmiyoruz. Fil Uçuşu'nda Gümüşlük üstüne iki yazı yazdım. Bu yazıları okuyanlar, yorumlayanlar ve benimle de konuşanlar oldu. Bir de bu yazıları okumadan, birbirlerine aktaranlar var. "Yine yazı yazmışsın bugün, anlattılar," diyenlere saygılarımla... Üstelik buradaki yine vurgusunu da çözmek zor değil. "Sana mı kaldı be Gümüşlük'ün meselesi" tonuyla, "Yüz verdik deliye, geldi sıçtı halıya" tonu arasında bir vurgu var orada. Okumadan anlayan, anlamadan yorumlayanlara selam olsun.

4. Derdimiz var ama başkası şikayet etsin istiyoruz. "Şunu da yazsana - asıl o değil  de bunu yaz - bunu yazarsan çok okunur" korosundan şarkılar dinliyorum. "Yazalım bunu," dediğimde "Benim adımı verme ama" solosu başlıyor. Çünkü ilkeleri konuşacağımıza kavga etmek istiyoruz. Adımız kavgacıya çıkmasın diye, susmayı tercih ediyoruz. Seviyoruz Gümüşlük'ü, ama uzaktan... Seni uzaktan sevmek, aşkların en güzeli...

5. Suçu başkasına atmayı seviyoruz. Memleketin iliklerine işlemiş cümle burada da var: "Ben yapmadım, o yaptı!" Konuştuğum herkes Gümüşlük için canını vermeye hazır. Mekan sahipleri köyün bu hallerini görünce ağlayacak gibi oluyor. Tatile gelenler çok bozuldu burası, çok üzülüyoruz derdindeler. Yerli halk bayram geçse de rahatlasak ile bayramda ne kazansak kardır arasında bunalımda. Buraya yerleşenler ben de dışarıdan geldim ama ben düşünceli bir kişiyim, bu pisler gibi davranmıyorum filmini çekiyor. O yapmadı, bu yapmadı? Kim yaptı be, Miki mi yaptı? Bütün mekan sahipleri, bir yanındaki mekandan şikayetçi: Müzik olayını bilmemkim başlattı, falanca mekan az personelle servis yapıp voli vurmaya çalışıyor, öbürkünün zaten belediyede tanıdığı varmış, beriki sütten çıkma ak kaşıkmış ama o yapıyorsa ben neden yapmayacakmışım. İşte çözüm bulundu; o yapıyorsa ben de yaparım. Herkesin melek olduğu bir köyde, şeytani olayları kimin gerçekleştirdiğini bulmak zorundayız. Yaşasın Gümüşlük polisiyesi...

6. Yaşadığımız ya da ziyaret ettiğimiz yerle ilişki kurmayı sevmiyoruz. Ya da kendimiz ilişkiden ne anlıyorsak onu uyguluyoruz. Karşı tarafı dinlemekten hoşlanmayız biz, bu konuda da aynı davranıyoruz. Gümüşlük'ün bize anlatacakları olabilir ama hangimizin umurunda. Biz ne dersek odur sonuçta. Ey şanlı ülkem, ey onurlu vatandaşım, diyalog dediğin nedir ki, senin hayatın koca bir monolog!

7. En iyisini BİZ biliyoruz. İkinci bir görüşü dinlemeye ihtiyacımız yok. Bayılırım ülkemin bu özgüvenine. Mesut Süre'nin dediği gibi; Az bilgiyi yüksek özgüvenle pompala, elbet masada sana inanan biri çıkar. Örneğin ben Gümüşlük hakkında çok az şey biliyorum ve öğrenmeye çalışıyorum. Buraya yerleşmenin sonucundaki bir merak değil bu, kısa süreliğine gittiğim yerlerde de değişmez bu bakış açım. Öğrenmeye çalışırken düşüncelerimi paylaşıyorum, tartışmaya açıyorum. Karşılığında "Sen de Bizimkiler dizisinin Sabri Bey'i gibi oldun," denmesine aldırmadan. İkinci ve üçüncü şahıs anlatılarını da önemseyerek. (Bir sonraki maddede bunun örneğini göreceksiniz.)

8. Gümüşlük ve Müşterekler başlıklı yazımın altına, adını vermek istemeyen biri şu yorumu yapmış.

Türkiye'nin bir numaralı eğlence merkezi Bodrum'un bir köşesine yerleşip "aman buralar bozulmasın" demek çok saçma. Nitekim dişarıdan buraya yerleşen herkes mevcut rantı biraz daha arttırıyor ve Bodrum markasının özü de eğlence ve gece hayatı. Gençler ve yaşlanmayanlar yorulana kadar eğlenme, bayılana kadar içme ve sabahlara kadar sohbet ve muhabbet etme özgürlüğü arıyor Bodrum'da. Bundan rahatsız olanlar, erken yatıp geç kalkmak ve özellikle de kafa dinlemek isteyenler Bodrum'u tercih etmesinler ve boşuna ranta katkıda bulunmasınlar. Enfes bir deniz, tertemiz bir doğa, sakin bir ortam ve mantıklı fiyatlara rakı-balık sofrası arayanlar bunları Amasra'da da bulabilirler.

Bu kişiyle tanışıp sohbet etmek isterdim. Elbette kendi bakış açısıyla çok ama çok haklı. "Huysuz ihtiyar" olarak tanımladığı nüfusu Amasra'ya davet ediyor. Fena fikir değil aslında...Elbette Bodrum'un tarihinden, Balıkçı'dan Mavi Yolculuk'a uzanan süreçten haberi olmayabilir bu kişinin ama genel algıyı okuyabilmek için birkaç veri var yazdıklarında. Bir; Bodrum yarımadasını 'homojen' bir yapı olarak görüyor. İki; bu 'homojen' olma halinin ana maddesinin 'eğlence ve gece hayatı' olduğuna inanıyor. Üç; eğlenmek fiilinin içki-sohbet-dans-müzik vb ile oluştuğuna inanıyor. Dört; ülkeye hakim olan "Burası böyle kardeşim, beğenmiyorsan çeker gidersin" diline yenik düştüğünün farkında değil. Beş; turizm ideolojisini hiç anlamamış.

Yine de bu genç ve eğlenmeyi çok iyi bilen arkadaşım haklı. Özellikle rant konusundaki sözlerini ciddiye almalı. Eğer Gümüşlük'ü dinlemeyi başaramadığımız gibi, dinletmeyi de başaramazsak çekip Amasra'ya gitmemiz gerekiyor. "Gençler ve yaşlanmayanlar" demesi beni biraz üzdüyse de, çabuk toparlandım. Ayrıca eğlenmekten zaman bulup bana uğrarsa, bu arkadaşa da vereceğim kitaplar var. Bayılana kadar okuyabilir.

9. Bu yazı çok uzun oldu, kimse okumayacak biliyorum. Ama sabah yürüyüşünden sonra bir enerjik oluyorum ki sormayın. Üstelik dün akşam bayılana kadar içmiştim...

Gümüşlük hakkında yazmaya devam edeceğim.

9 Temmuz 2016 Cumartesi

Gümüşlük ve Müşterekler

Birsen Tezer, OffGümüşlük sahnesindeydi.

Ekip mükemmel, Birsen şahane, gece yumuşak, mekan tıklım tıklım...

Dinleyici profili iyi. Herkes 'gerçekten' müzik dinlemeye gelmiş. Hal böyle olunca Birsen Tezer'in saat 23.45'te "15 dakika sonra bırakmamız gerekiyor," demesi homurdanmalara yol açıyor. Herkes istiyor ki konser sabahlara kadar sürsün.

İşte tam bu noktada Birsen Tezer, Gümüşlük'te yüksek volümlü müziğin saat 24'te kesilmesi kuralıyla ilgili harika bir cümle kuruyor: "Aman söylenmeyin böyle bir kural var diye, iyi ki var," diyor ve ekliyor: "Bütün renkler kirlenirken, biz Gümüşlük'ün harika renklerinin kirlenmesine izin vermeyelim. Burayı sessizliği, doğallığı, samimiyeti için seviyoruz. Öyle kalması için de ne gerekiyorsa yapalım."

Harikasın Birsen. (Kanun solosunu biraz daha uzatabilirdin ama olsun, gerçekten harikasın.)

Birsen'in anlatışı önemli ve zihin açıcı. Fil Uçuşu'ndaki "Gümüşlük ve gürültü" yazımla ilgili katkı sağlayıcı cümleler duydum köyümüzün sakinlerinden. Oysa herkesin bildiği, aralarında konuştuğu konuları aktarmaktan başka bir şey yapmamıştım. Demek ki daha çok konuşulması, daha çok yazılması lazım.

Aman yanlış anlaşılmasın. Müziğe-eğlenceye düşman biri değilim. Bilenler bilir... Sadece dengede yürümeyi seviyorum. Şuna benzetirim durumu: Kimi zaman evlenen-birlikte olmaya başlayan çiftlerden biri, diğerini kendine benzetmeye çalışır. Pespaye bir şeydir bu. İster yaşam seçimi olsun, ister ticari nedenler olsun, buraya yerleşenlerin de Gümüşlük'ü "kendilerine benzetmeye" hakları yok. Hem kendin olmak hem de burayı anlamak mümkün.

Aman! Uzattım. Eğlenmekse eğleneceğiz ama Gümüşlük de Gümüşlük olarak kalacak. Bu kadar net.

Bunun için yapılması gereken müştereklere saygı duymak. (Hanımlar, beyler! Biz "Müşterekler"e saygı duymayı Gezi'de öğrenmedik mi?)

Gelelim "müşterekler" üstünden örneklere...

Gümüşlük'ün gökyüzü müştereğimizdir. Hikayeler yazdık o gökyüzüne bakarak, o yıldızların altında aşık olduk, dertlendik, eğlendik. Bu gökyüzünü "lazer ışıklarınızla" çizmeyin lütfen.

Gümüşlük sahili müştereğimizdir. Sigara izmaritinizle, bira şişenizle, çöpünüzle burayı kirletmeyin lütfen. (Gece boyunca iki meze fazla satmak için bin takla atan mekan sahipleri, sabahın erken saatlerinde dükkanlarınızın önü nasıl bir çöp yığını oluyor farkında mısınız?)

Gümüşlük mekanları müştereğimizdir. O mekanların müdavimi olalım olmayalım, gidelim gitmeyelim onlara sahip çıkmalıyız.

"Şu masayı istiyorum, rezerve olması umrumda değil, çünkü ben çok para bırakacağım," diyen tatilci! Bu yazıyı okuduğunu sanmıyorum ama okursan sana çok para vereceğim, çünkü belli ki sadece bundan anlıyorsun. Ama bil ki parayla insanlık olmuyor be delikanlı!

Masaya ne geldiyse silip süpüren, karnı doyup sıra hesap ödemeye geldiğinde "Şu lezzetli değildi, bunun servisi kötüydü, öbürünü beğenmedim," diye indirim almaya çalışan cinfikirli müşteri! İtirazın varsa ekmeği salataya şamandıra yapmadan söyle. Hesap sırasındaki "numaraların" hak arayışı değil, hak yemek oluyor. Mekan sahiplerini köşeye sıkıştırmakta arama eğlenceyi.

Çocuklu aileler "önceliklidir" ama "ayrıcalıklı" değildir. Elbette hem mekandakiler, hem de diğer müşteriler çocuğunuzun yemeğinin-içeceğinin erken gelmesine, rahat etmesine gereken özeni gösterir. Önceliktir bu. Ama çocuğunuzun mekanda dilediğince koşuşturması, başka masaları rahatsız etmesi, tabletten açtığınız çizgi filmi bangır bangır dinlemesi "ayrıcalığına" sahip değilsiniz. Hoyrat eğlence anlayışınız için çocuğunuzu kullanmayın. (Yahu bir de düşünün, o çocuklar büyüyecek ve onlardan "eşitlik" bekleyeceğiz biz.)

"Gümüşlük'e gittik, eğlencenin dibine vurduk," diyen kahkaha makinaları. Ne güzeldir eğlenmek. Ama yan masada-şezlongta kitap okuyan adamın da çok eğlendiğini unutmayınız. (İsteyene kitap verebilirim, okumak eyleminin ne kadar eğlenceli olduğuna inanamayacaksınız.)

Gümüşlük denizi müştereğimizdir. Ama pet şişeler meselesine hiç girmeyeceğim. Dünya kendini yiyip bitirirken kimse denizleri kirletecek kadar salak değildir ne de olsa!

Gümüşlük geceleri müştereğimizdir. Hem eğlenmeyi, hem sessizliğin içinde kaybolmayı başaracağımız gecelerdir onlar. İyi müziğin, kötü müziği kovacağı geceler. Hepimize ait ve hiçbirimizin tekelinde değil.

Gümüşlük sohbetleri müştereğimizdir. Dedikodudan, boş lakırdıdan ve gevezelikten uzakta.

Baktım da uzun bir yazı olmuş. Gevezelik sevilmez. Kusura bakmayın, çenem düşüyor bazen. Sahil boyunca, elleri arkasında yürüyen huysuz amcalara döndüm. Beni bu hallere düşürenler utansın!

Gümüşlük hakkında yazmaya devam edeceğim.


Not: Müştereklerimiz konusunda benzersiz bir kitap tavsiye etmek isterim. İlgilenenlere. Jay Walljasper'in derlediği "Müştereklerimiz" Metis Yayınları etiketiyle piyasaya çıkmıştı. 

7 Temmuz 2016 Perşembe

Gümüşlük ve gürültü

Gümüşlük gece 12'de sessizliğe bürünüyor.

Saat 24'te. Yani tam geceyarısı. Külkedisi benzetmesini sevenler için bulunmaz nimet.

Sessizlik.

Yani Gümüşlük'te eğlence mekanlarından, restoranlardan yükselen müzik sesine saat 24'e kadar izin veriliyor. Bu saatten sonra sokaklara taşacak kadar yüksek sese izin yok. Mekanın içinde kalan hafif bir müziğe kimsenin itirazı yok tabii.

Bir kuraldan söz ediyorum. Yasakları sevmeyen biri olarak "kural" diye tanımlamayı seçiyorum. Herkesin hemfikir olduğu, üstünde anlaşmaya vardığı bir uygulama diyelim.

Herkesin mi? Hayır.

Her tatil beldesinde olduğu gibi Gümüşlük'te de "karışık" bir nüfus var. Yerli halk, zamanla yerlileşmiş halk, yerli halkın yaşam dinamiklerini anlamış ve buna özen gösteren uzun süreli ziyaretçiler ve tatilciler.

Doğma büyüme Gümüşlüklü birinin dediği gibi, kızılderililer ve yankiler.

Bu yıl, Gümüşlük gürültülü. Ülke turizminin kafa karışıklığı, buraya da yansımış durumda. İşletme sahipleri, oldukça kötü giden turizm mevsiminde dik durmaya çabalıyor. Bu çaba, pragmatik kararları da yanında getiriyor elbette. Bayram tatilcilerinin "sabahlara kadar eğlence" isteği, ortak yaşamın kurallarını yerle bir edebiliyor. Mekanlar kısa sürede, sezona yayılan zararı aza indirgemek için kuralsız-hazırlıksız-hesapsız davranmak durumunda. Müzikse müzik, yetersiz personelse yetersiz personel, yüksek fiyatsa yüksek fiyat. Sezonu kurtarmak için ne yapılması gerekiyorsa yapma çabası.

Gümüşlük'ü bilenler, o kısa ve dar sahil şeridini de bilir. O şeritte yürümenin bile zorlaştığı dakikalarda birbirine karışan müziklerle geçiyor bayram günleri. Bütün işletmeler duruma kendi penceresinden bakıyor. Böyle bir bakışta durumu rasyonelleştirmek zor değil elbette. "Benim müşterim kafasını dinlemek istiyor," diyenler yüksek sese öfkeli, "Tatil dediğin biraz da eğlencedir, burayı kendi içine kapatmaya kimsenin hakkı yok," diyenler saat 24 kuralına karşı.

İki gece önce, sahilin bir noktasında, dört ayrı müzik tarzını aynı anda dinleyebildim. Caz gitarına darbuka sesi, Türkçe şarkılara hiphop basları karıştı durdu. Gümüşlük gürültüsü ile böylece tanışmış oldum.

Onlarca koyu ve farklı yaşamları olan Bodrum'da, Gümüşlük'ün de "birörnek eğlence anlayışına" mahkum edilmeye çalışıldığını görmek -kişisel olarak- hüzün verici. "Tonla para harcadık, basları gümbür gümbür bir ses sistemi kurduk, Gümüşlük'e gerçek Bodrum eğlencesini getiriyoruz," diyen bir turizm ticaretinin, bu küçük kasabayı anladığını kimse söyleyemez. Dileyen bu "gümgüm baslı" eğlenceyi Bodrum'un başka bir koyunda yaşayabilir ama Myndos'un böyle bir beklentisi yok ki...

Oysa teknik çözümleri de var bu konunun. Sesi sadece mekanda tutan, dışarından duyulmayacak ses sistemleri var. Dünyanın birçok "sakin" turizm beldesi kullanıyor bu sistemleri. İsteyen eğlenceye-müziğe doyuyor ama bir kasabanın markası haline gelmiş "sessizliğe-sakinliğe" de zarar vermiyor.

Müziğin esrikliği ile iki kadeh fazla içki satmak, zorlu turizm yılında işletmelerin hoşuna gidiyor. Saat 24 kuralının esnetebildiği kadar esnetmek istiyor mekanlar. Oysa kalıcı çözümler, bu vurkaç anlayışından çok daha etkili olacaktır.

İşin kötüsü bu durum kızılderililerle yankileri karşı karşıya da getiriyor. Kimileri elinde telefon saat 24'ü bekliyor ve hemen jandarmaya "gürültü şikayetinde" bulunuyor. Kavgacı olmadan çözemiyoruz sorunları.

Gümüşlük'ün bu sorunları özeceğine inanıyorum. Yıllar içinde çokça sorununu çözdü bu kasaba. Hem de güle oynaya. Bu yıl artan "gürültü kirliliği" de çözülecektir.

Bunun için halktan Belediye'ye, işletmelerden kısa süreliğine gelen tatilcilere, herkesin çabası ve karşılıklı anlayışı gerekiyor. (Bayram tatili çılgınlığından sonra, bu anlayışlı dilin çok daha rahat bir şekilde kurulacağına inanıyorum.)

Gümüşlük bu günlerde gürültülü.

Ama ben iyi niyetli ve sakinim. Geçecektir.