Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

21 Aralık 2014 Pazar

Marguerite Duras: Askıya Alınmış Tutku

Duras, "Askıya Alınmış Tutku"da bir sohbette keskin, net ve hesapsız olmanın dersini veriyor.


Leopoldina Pallotta Della Torre'nin yaptığı söyleşi, Birsel Uzma çevirisiyle Can Yayınları tarafından yayımlandı. Söyleşi dizisinden çıkan kitap, hem yazmaya hem de yakın tarihe meraklı herkesin ilgisini çekecektir. Fransız siyasi tarihinden, edebiyatın 'kendini beğenmiş' havalarına kadar çok yere dokunuyor söyleşi. Duras, gerçekten müthiş cevaplar veriyor.

Kitaptan bir alıntı yapacağım. Benim için önemli… Elli ikinci sayfada altını çizdiğim bir bölüm. "Bir kitabınız çıkacağı zaman ne hissediyorsunuz?" sorusuna Duras'ın verdiği cevap, çoğu yazarın ortak duygusunu yansıtıyor sanırım.

Bir kitap gün yüzüne çıkmadığı sürece, doğmaktan, dışarı çıkmaktan korkan biçimsiz bir şeydir. İnsanın içinde taşıdığı, yorgunluktan, sessizlikten, yalnızlıktan, yavşaklıktan şikayet eden bir varlık gibi. Fakat bir kez dışarı çıktı mı, bir şimşek çakması gibi diğer her şey ortadan yok olur. Herkese ait hale gelir, onu eline alıp kendine uyarlamak isteyen herkese. Kitabı, yazının kafesinden kurtarmak, canlı, ortalıkta dolaşabilir, insanlara hayaller kurdurabilir hale gelir.

Dedim ya… Müthiş bir cevap. Yazarından çıkan her satırın, artık okura ait olduğunu anlatmanın en doğrudan yolu.

Kitabı, edebiyatın arka sokaklarında dolaşmayı sevenlere tavsiye ediyorum.


Eski bir okurdan kısa bir mektup

Filiz Elmas'ın "İki Şiirin Arasında"dan yola çıkarak yazdığı yazıyı/mektubu daha yeni okudum. Kitaplarla ilgili çıkan yazıları bir süredir Fil Uçuşu'nda paylaşmıyorum ancak bu mektup için bir ayrıcalık yapmak istedim. 
Orijinalini buradan okuyabileceğiniz yazıyı olduğu gibi aldım.
Filiz Elmas'a teşekkürlerimle

Yekta Kopan'la tanışmamız Radikal'de yer alan kültür sanat sayfasındaki köşe arkadaşlığımızdan öncesine dayanır. Yazar Yekta Kopan'la ilk karşılaşmam, Bir de Baktım Yoksun adlı kitabıyla aldığı ödüller sonrasında olmuştur. Kitabı merak edip almış, öykülerini beğendiğim için diğer kitaplarını da  okumuştum. Bu nedenle yeni öykü kitabı İki Şiirin Arasında için yazmak istediğim bu yazı, eski bir okurun kısa bir mektubu olarak algılanmalıdır.
Yekta Kopan 1968 yılında doğdu, Hacettepe Üniversitesi İşletme Bölümünü bitirdi.  Daha önce yayımlanan Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri kitabı ile 2002 Sait Faik Hikaye Armağanı, Karbon Kopya ile Dünya Kitap Yılın Telif Kitabı Ödülü, Bir de Baktım Yoksun ile 2010 Yunus Nadi Öykü Ödülü ve 2010 Haldun Taner Öykü Ödülü aldı.
Yekta Kopan öykülerinde biçem olarak beni etkileyen unsurlardan biri, bazı  öykülerde sonun kesin bir finalle bitmemesi, aslında sonların yazar tarafından özellikle açık uçlu bırakılmasıydı. Bu tercih, yazılı metne hem yeni bir katman kazandırmakta hem de okurun yeni tanıdığı ve farklı olan bir dünya ile ilgili düş gücünü kullanmasına olanak vermekteydi. Böylece okur, yaşamın her şeye rağmen devam ettiği, akıp gittiği duygusunu yaşamaktaydı. Fildişi Karası'nda yazar bu tercihini şu cümlelerle ifade eder: "Belki gerçekten de bazı şeyler hızla sonuna ilerlemeden, yarım kaldığında güzeldir."

Bir de Baktım Yoksun kitabında her bir öykünün isimleri altında yer alan kısa tümceler, Kopan öykülerinde biçem açısından dikkat çekici diğer bir özelliktir. Bu cümleler, yazarın öyküleri için düştüğü dipnotlar ya da edebi olarak yapılmış güzel tasvirler olarak adlandırılabilir. Sarmaşık ve bu öykü için düşülen "aynı ormanın ağacıymışım, yokluğunla budanan" notu ölmüş bir baba ile oğlun karşılaşması ve hesaplaşmasını hatırlatmaktadır.
Biçem açısından diğer bir zenginlik ise Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri kitabında olduğu gibi öykü kahramanın ilk cümlesi ile başlayan olaylar dizisinin yine aynı cümle ile sonuçlanmasıdır. Böylece yazar öykü hakkında okura bir önseme sağlamış ve finalde katlanan bir yineleme ile metni daha da zenginleştirmiştir. Maskeli Süvari öyküsünü okumanızı isterim, böylece öykünün başında yer alan "kırmızı düğmeye basarsan her şey silinir" ifadesinin olaylar dizisi açısından önemini ve sürprizini siz de anlayabilirsiniz.
Yekta Kopan kitaplarında, her okur için olduğu gibi benim için de bazı öznel paylaşımlar olmuştur. Yazarın öykülerinde yer alan kediler onun kedi dünyasına ilişkin ayrıntılı gözlemlerini yansıtır. Bu her hayvansever ya da kedisever için güzel bir paylaşımdır. Benim kedi beslemedim ama Fildişi Karası kitabında Taammüden Cinayet öyküsünde üniversite yıllarımda sokak kedileri ile kurduğum iletişim karşıma çıktığında oldukça şaşırmıştım: "Üniversite yıllarımda,  okulla ev arasındaki uzun mesafeyi kısaltmak için bulduğum en keyifli oyundu kedi davranışlarını incelemek. Hangi yazarların kedi düşkünü olduğunu iyi bilirdim, ne garip şu anda birini bile hatırlamıyorum."
Her gözlüklü insan için gözlükle yaşamanın bazı zorlukları ve farklılıkları vardır. Bu nedenle öykülerde yer alan gözlüklü kahramanlar aracılığıyla, uyurken gözlük için bir yer aramak, yağmurda yürürken ıslanan gözlük camları ne demek anlaşılabilir. Aile Çay Bahçesi romanında Müzeyyen aynada gözlüksüz yüzünü şöyle tanımlar: "Gözüm karanlığa iyice alışmıştı. Bir umutla aynaya baktım. Bulanık , dağınık, ıslak bir kadın. Gözlüksüz ancak bu kadar görebildim. "

Yazarın tanımıyla Yekta Kopan için öykü kahramanları, yaşamda "figüranlık" yapmış insanlar ve öykülerde "figüranların replikleri" gibidir. Aile Çay Bahçesi'nde bu düşünce şu cümlelerle ifade edilir: "Figüranın repliği söylemesi zordur. Saatlerce durur sahnede, ustalarının tiratlarını dinlerken kendi sesini bile unutmuştur. Başrolün hayranlık uyandıran oyununa devam etmesini sağlayacak küçük bir cümle... Figüranın tek bir şansı vardır, beş-altı saniye sürecek bir replik. O yüzden bil ki ben her oyunun sonunda sadece figüranları alkışlarım. Asıl zoru onlar başarmıştır çünkü." Öykülerde yaşama figüran olan kahramanlar, genellikle terk edilmiş bireylerdir. Bu insanlar bazen bir havaalanının bekleme salonunda, bazen işyerinde, bazen bir hastane odasında ya da bir tren kompartımanında öykülerini anlatırlar. Her birinin öyküsü farklıdır. Kimi yanı başındaki sevgilisi ile konuşamaz, kimi yaşama veda etmeden sevdiğini son kez görmek için ölmeyi bekler, kimi uzak ülkelere gönderdiği aşkına havaalanından kartlar yazmaya çalışır.
Öyküler yaşam ve ölüm arasındaki ince çizgide yaşanır, o anda ben olsam, yaşam ve ölüm arasında beklesem ne yapardım sorusuna yanıt aranır. Bu an bir kaza sonrasında hastane odasında, herkesin başında beklediği ancak senin hiç kimse ile konuşamadığın bir kaç saniye olabilir. Deprem sonrası yıkılmış duvarların arasında ışığa doğru ilerlediğin harabeye dönmüş evin ya da uyku ile ölüm arasındaki bilinmez bir süreç olabilir: "Tatlı bir uyku çağırdı kucağına Bol Kepçe Cemal Usta'yı. Rüyasında ne gördüğünü kimse bilemeyecekti." (Fildişi Karası, Cemal Usta'nın Meşhur Tarhanası.)
İki Şiirin Arasında kitabında öyküler Biraz Konuşabilir Miyiz? ve Daha Önce Tanışmış Mıydık? adlı iki bölümden oluşmaktadır. Kopan kitabın sonunda yer alan teşekkür yazısında, birkaç öykünün daha önce yayımlandığını, ancak bu kitap için öyküleri yeniden gözden geçirdiğini ifade ediyor. Sobalı evlerde, şehirlerarası otobüs terminallerinde çocukluk arkadaşlarımızla, öğrencileri için yaşayan öğretmenlerimizle işkence yapılan yıllarda geçmiş yaşamlar, pek çoğumuz için tanıdık mekânların, tanıdık insanların ve tanıdık zamanların anlatısıdır.
Öykülerde 1980'lerde büyümüş farklı insanların yaşam kesitleri aktarılmaktadır ve genellikle de terk edilmiş ya da sevdiklerini kaybetmiş erkeklerin dünyasına bir kapı aralanmaktadır. Babalarının ya da eşlerinin ölüm acılarını yaşayan, sevdikleri tarafından terk edilen ve yalnızlık duygusu ile başa çıkmaya çalışan erkeklerin, erkek dünyasında mahkûm oldukları susuşları, "erkek adamın hüznünü yutması gerektiğine inanan arkadaşların gizli dili" arkasına sakladıkları acıları ile yüzleşmeleri insani bir payda da irdelenir. Kitabın ismi bu açıdan da oldukça anlamlıdır, kitapta "iki şiirin arasında kalan" yaşamlar anlatılmaktadır.  "Konuşurken kendi içindeki engelleri aşamayan", "bildiği her dilde mutsuz" olan kahramanlar, öykülerde belli bir eşikten geçmekte, aslında bir kırılma noktası yaşayarak acıları, terk edilmişlikleri ile yüzleşmektedirler.
İki Şiirin Arasında kitabında da rastlandığı gibi Kopan'ın  öykü kahramanları,  sanırım yazarın kendisi gibi, çok okuyan, edebiyat düşkünü ve not defteri tutma alışkanlığı olan bireylerdir. Öykülerin umutlu yanı ise kitapların sunduğu yeni dünyalarda, yeniden yaşayan  insanların olmasıdır: " Okuyunca aklım başımdan gitti.... Demek ki ben de bir kitabın içinde yaşıyordum. O günden sonra kitapların içinden asla çıkmamaya karar verdim. Orada dövüştüm, orada seviştim, orda evlendim, orda baba oldum, orada yaşlanacağım".
Mektubuma burada son verirken, Yekta Kopan'a sevgi ve teşekkürlerimi iletiyor,  sizlere de Yekta Kopan'la tanışmanızı, öykülerini okumanızı tavsiye ediyorum.  Satırlarımı İki Şiirin Arasında ile bitirmek istiyorum: "İşte yine tahterevallideyim. Ne yukarıda olmak istiyorum, ne de aşağıda. En zorunun bu olduğunu biliyorum ama dengede olmayı seviyorum. Dengede durabilmek için cesaretle korkularımın aynı olması gerektiğini öğrendim."
* İki Şiirin Arasında’dan alıntılanmıştır.

Ebru Çapa imzasıyla "The Sevin Okyay"

Sevin Okyay'ın hayatımda ayrı bir yeri var. Kısa süren radyo programcılığımızda birbirimizin suç ortağı olduğumuz günlerle sınırlı değil ilişkimiz. Tanıyan herkes gibi ben de onun ışığına uçanlardanım.

Çeviri Derneği'nin Onur Ödülü benim canım ortağıma verilmiş. Aldığı ödüllere şaşıracak değilim, almadığı ödüllere üzülürüm ancak.

Bu vesileyle Ebru Çapa'nın yazısını (yazının bir kısmını) ziyaret edeyim dedim. Fil Uçuşu'nda Ebru Çapa cümleleri görmek de ayrı bir güzellik. Kaleminin ve zihninin hastası olduğum iki insan, bu sayede bir yazıda buluşacak.

İşte fotoğraflar eşliğinde, Ebru Çapa imzasıyla "The Sevin Okyay" yazısından tadımlık. Gerisini kendiniz bulup okuyun. Çünkü kaçmaz.


Bilen bilir; Sevin Okyay’ın yumuşak karnına ulaşmak, ona telefonla ulaşmaktan daha kolay iştir. Evin telesekreterine mesaj bırakmışım, şanslı günümde olsam gerek, kısa zamanda geri dönmüş. Ne yaptığını soruyorum; bir arkadaşıyla bilgisayar başındaymışlar; arkadaşı ona blog açıyormuş. Fakat çakma bir yazılım olduğu için, ismi ve yazı başlığı arasında tire yerine virgül çıkıyormuş sayfada; ona takılmış kafası... Fıtık olmuştur; tahmin ederim... Tashihli ismini protesto etmek için İddaa oynamayı reddeden birinden söz ediyoruz neticede!


Röportaj için aradığımı söylerken, bir yandan da nasıl bir topa girdiğimi düşünüyorum. Zor... Sevin Okyay, Büyük Dekatloncu’dur çünkü: Sinema, caz, spor, edebiyat yazarlığı ayrı, öykü-deneme yazarlığı ayrı, tiyatro ve oyun yazarlığı ayrı, çevirmenliği ayrı, radyoculuğu ayrı, televizyonculuğu ayrı... Mükemmel bir kalemle, bir eliyle çeviri yaparken, öbür eliyle ansiklopedi fasikülü yazabilir ve bunu takdirden öte hayrete şayan bir şıpınişi rahatlığında, üstelik akıllara ziyan bir tevazu içinde becerir.


Bu kadar insan olmasa, ne var ne yok, diye sorulduğunda, sistemi çöküp parçalarına ayrılması gereken bir bilgisayar olduğundan bile şüphelenilebilir. Etten kemikten bir fani her konuya bu denli hakim olabilir mi?

20 Aralık 2014 Cumartesi

Gölgesini Şeytana Satan Adam

Aydınlanma Çağının edebiyattaki izlerini sürmek için mutlaka okunması gereken kitaplar var. Yeni bilgiye kapılarını açan, değişmez kabul edilenlerle hesaplaşmayı kendine görev belleyen bir dönemin tüm dinamiklerini yansıtan bu metinlerden biri de, Adelbert Von Chamisso’nun “Peter Schlemihl’in Olağanüstü Öyküsü” isimli kısa anlatısı.



1781’de Fransa’da doğan ve on beş yaşında Almanya’ya yerleşen bir edebiyat ve bilim insanı Adelbert Von Chamisso. Özellikle 1815-1818 yılları arasında bir Rus kontunun himayesinde yaptığı dünya gezisi notları ve Pasifik adalarında yaptığı botanik çalışmalarıyla bilim dünyasında da özel bir yeri var. “Peter Schlemihl’in Olağanüstü Öyküsü” de, bu yıllar arasında, 1814 yılında kaleme aldığı bir metin.

Bir romanı, yazarının hayatıyla paralel okumaktan kaçarım çoğunlukla. Ama Adelbert Von Chamisso’nun hayatındaki bazı noktaları bilmek, sonsuz bir servet uğruna gölgesini Şeytan’a satan Peter Schlemihl’in yolculuğunu anlayabilmemize yardımcı olacaktır.

Adelbert Von Chamisso’nun 1781’deki doğumundan kısa süre sonra Fransız Devrimi gerçekleşir. Ailesi Almanya’ya kaçar ve sonunda Berlin’e yerleşir. Prusya ordusunda teğmenlik rütbesine ulaşır. Kendisini sürekli olarak “öteki/yabancı” hissetmesinin kimi dinamiklerini bu dönemde bulmak mümkün. Fransa’da doğup, Almanya’da büyüyüp, Prusya ordusunda dışlanıp, savaşta Fransızlara esir düşmüş bir adamın ruh haline “yurtsuzluk” kavramının sinmemesi mümkün değil elbette.


Kolektif Kitap tarafından Murat Özbank çevirisiyle yayımlanan kitabın arka kapağında Thomas Mann’ın bir cümlesi var: “Damgalanmış ve dışlanmış bir adamın çektiği ıstırapların derin bir tasviri.” Masalsı bir gerçeküstücülükle,  içseslerin çağladığı bir romantizmin kesiştiği anlatıyı, bir cümleyle özetleyivermiş Thomas Mann. Cebinde tavsiye mektubuyla iş peşinde koşan Peter Schlemihl’in, her elini attığında kendisine altın sunan bir “talih kesesi” karşılığında gölgesini Şeytan’a satmasıyla başlayan yolculuğu, günümüzün bir okumasını da sunuyor okurlara.

Bir insanın gölgesiyle kurduğu ilişkiyi, bu ilişki üstünden çevresinin ikiyüzlülüğünü, toplum psikolojisini ve ötekileştirmeyi vurucu sahneler ve heyecanlı bir olay örgüsünün içine yerleştiriyor Adelbert Von Chamisso. Bunu yaparken, kendisiyle-yaşadıklarıyla, içinde bulunduğu yüzyılla hesaplaşmak konusunda da olabildiğince dürüst ve cesur davranıyor. Üstelik anlatısını kurarken, sırtını yasladığı masalsı anlatım sayesinde sınırları olmayan bir kurmaca dünyası yaratmayı da başarıyor. Bütün romanı Schlemihl’in, Chamisso’ya yazdığı bir mektup olarak kurgulaması da, post-modern anlatı hakkında fikir yürütmek isteyen okurlar için ayrı bir cazibe alanı oluşturuyor. Gölgesiz kalmanın çaresizliği içinde karanlığa, geceye, yalana sığınan çaresiz adamın hikayesi, bir yönüyle günümüzün, satılık ruhlarıyla hesaplaşmak için de rehber niteliğinde.

Tempolu, sayfa çevirten, sonraki sahneyi merak ettiren bir anlatı “Peter Schlemihl’in Olağanüstü Öyküsü”. Günümüzün ruhsuzlaşan, gölgesini çoktan Şeytan’a satmış insanı için çıkış yolunu da gösteriyor. Pozitif bilimlerin ve doğanın gücüne inanan bir aydınlanmacının, farklı bir çıkış yolu sunması da beklenemez elbette. Bilinmezin yerine bilinci koyan yazar, okurla birlikte ilerlediği hesaplaşmasını da böylece noktalamış oluyor.

“Peter Schlemihl’in Olağanüstü Öyküsü”, tazeliğini koruyan benzersiz bir uzun öykü. Edebiyatseverlerin kaçırmaması gereken bir hazine.



18 Aralık 2014 Perşembe

Bir kitabın ilk sayfalarını okuyup gerisini koparmak…

Jules Renard'ın günlükleri, sadece edebiyat dünyasının değil, felsefe dünyasının da merceği altına aldığı günlükler.

Sel Yayınları, bu günlüklerden yazma işi, yazma eylemi ve yazarlık üstüne seçmelerden oluşan bir derlemeyi Orçun Türkay çevirisiyle 'Geceyarısı Kitapları' dizisinden yayımladı. Yazmakla ilgilenen herkes için başucu cümleleri var kitapta. Kimine katılırsınız, kimine katılmazsınız, size bağlı. Ama sonuçta her bir cümle, dakikalarca düşünmenize neden olacak.

Bu kitaptan çok sayıda alıntı yapabilir, hatta ben de seçemlerden oluşan kitaptan bir seçme liste çıkarabilirdim. Ama ilk okuyuşta insanı çarpan kimi cümlelerden farklı bri cümle ile yola devam edelim.

1908 yılında (yani kırk dört yaşındayken ve ölümünden iki yıl önce) günlüğüne şöyle bir not düşüyor Renard:

"Kitaplar. İlk elli sayfayı okuyup gerisini koparmak yeter."

Uzun uzun düşündüm bu konuyu. Hiç ilk elli sayfasından, hatta ilk yirmi sayfasından sonrasını okumak istemediğim ama o ilk sayfalara da hayranlık duyduğum kitaplar oldu mu?

Elbette oldu. Bunun aksini söyleyecek az okur vardır diye düşünüyorum. Yanılıyor olabilirim elbette.

Yanılıp yanılmadığımı anlamanın bir yolu var, sormak:

İlk elli sayfasını okuyup gerisini koparmak istediğiniz kitaplar oldu mu?

Jules Renard
(1864 - 1910)

Siyasetin huzurunda diz çökenler korosu

Nuri Bilge Ceylan, “Kış Uykusu” ile Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülünü ve yumruğunu havaya kaldırdı. Dünya sinemasının en önemli ödüllerinden biri. Belki de en önemlisi.

NBC ödülünü gururla kucakladığında, Türkiye basını yanında değildi. Birkaç isim, kişisel çabasıyla dünyanın merceği altındaki haberi izlerken, basınımız konuyu “yeterince popüler” bulmamış olsa gerek, uzaktan izlemeyi yeğledi. “Yalnız ve güzel ülkenin” ayakta alkışlanan yönetmenini “yalnız” bıraktık.

“Bu konuda sınıfta kaldık, orada olmalıydık,” diyen basına en güzel cevaplardan birini filmin başrol oyuncusu Haluk Bilginer verdi: “Siz zaten Gezi’de de yoktunuz!”

Birçoğumuzun göğsünü kabartan bu başarı için “Nuri Bilge’nin Cannes lobisiyle arası iyi olmasaydı, gelmezdi o ödül,” diyenler de çıktı.

Fazıl Say, müthiş eserlerle dinleyicisinin karşısına çıktı bu yıl. Hermias efsanesinden esinlendiği “Yunus Sırtındaki Çocuk”, “Sait Faik’i Hatırlamak”, Serenad Bağcan ile “İlk Şarkılar” ve dahası...

Günümüzün en önemli bestecilerinden biri olarak kabul gören Fazıl Say, böylesine verimli olduğu bir yılda, Antalya Piyano Festivali’ndeki genel sanat yönetmenliğinin elinden alınması ve eserlerinin CSO programından çıkarılması ile anıldı.

Doğudan batıya bütün dünyanın kucakladığı sanatçımıza bizim hediyemiz yasaklar ve sansür oldu.

Say’ın ve sanatının yanında duranlar çoktu ama “Bu Fazıl Say da çok konuşuyor yahu,” korosu bir köşede şarkısını söylemeye devam etti.

Orhan Pamuk, altı yıl aradan sonra “Kafamda Bir Tuhaflık” romanıyla okurlarıyla buluştu. Yakın tarihimiz üstüne derinlikli bir okuma olanağı veren kitap, aynı zamanda roman sanatının dinamiklerini sarsan yapısıyla da dikkat çekti.

Kitap çıktıktan sonra Orhan Pamuk, romanın içeriğinden çok verdiği-vermediği siyasi mesajlarıyla gündeme getirilmek istendi. “Orhan Pamuk romanlarını bize değil, batıya yazıyor,” cümleleri kitabı sevenlerin bile ağzından düşmedi.

Kime kimseyi sevmek, sanatsal üretimini alkışlamak zorunda değil. Sağlıklı bir eleştiri kurumu sanatın ve sanatçının da istediği bir şey. Ama böylesi söylenmeler, kültür-sanat ortamını karartmak, kültür-sanat haberciliğini popülist bir cendereye sokmak isteyenlerin ekmeğine yağ sürüyor sadece. Akademik değerlendirmelere, nitelikli ve nesnel eleştiri kurumuna, yargılamadan soru soran kültür-sanat haberciliğine ihtiyacımız var. Yoksa dedikodu kazanında, gittikçe koyulaşan bir bulamacın içinde boğulup gideceğiz.

Kaan Müjdeci, ilk uzun metraj filmi “Sivas” ile Venedik Film Festivali’nden Jüri Özel Ödülü ile döndüğünde “Aslında sinemacı değilmiş,” yaygarası koparanlar, filmden çok yönetmenin ve eleştirmenler özel ödülü alan başrol oyuncusu Doğan İzci’nin kişisel hikayelerine odaklanmayı seçtiler.

Lars Von Trier imzalı “Nymphomainac (İtiraf)” sansüre uğradığında, “Bu Lars Von Trier denen ırkçı, işi iyice pornoya vurdu,” diyenler, sansür karşıtlığının ilkesel bir duruş olduğunu hiçe saymaktan çekinmediler.

Miro sergisi için söylenecek söz önceden hazırdı zaten. Picasso’dan Rodin’e bütün sergilerin ezber cümlesi devreye girdi hemen: “Önemli eserlerini getirtememişler, sıradan bir sergi işte...”

Rock müziğin efsanesi Neil Young unutulmaz bir konser verdiğinde “Adam iyi de, sürekli seyirciye arkasını dönüp çaldı,” takımı tezahürata başlamıştı. İstanbul için bir şarkı yazan Morrisey için söyleyecek söz bulamayanlar “Yahu baba çok kilo almış be!” diyerek sıyrıldılar işin içinden.

Bu coğrafyaya “saydırmak” yeterli gelmeyince dünyaya da uzandı diller. Yıllar sonra, Rick Wright hayattayken yaptıkları stüdyo kayıtlarından bir albüm oluşturduklarını dürüstçe söyleyen Pink Floyd bile nasibini aldı: “Bu ne be, babalar resmen asansör müziği yapmışlar!”

Altın Portakal Film Festivali sansür fırtınasıyla savrulurken, Şinasi ve Akün sahneleri satılırken, Şehir Tiyatroları Genel Müdürlüğü’ne güreş hakemi, zabıta müdürü ve İETT yöneticisi Şevket Demirkaya atanırken, Devlet Tiyatroları oyuncularına Yunus Emre, Mevlana, Tolstoy, Puşkin kıyafetlerinin özel bir davet için giydirilmesine kurumdan “Karışmayın işimize,” açıklamaları gelirken bile detone notalar duyuldu ama neyse ki bu konularda daha net bir ses birliği sağlanabildi.

Elbette, kültür-sanat olaylarında teksesli bir şarkı beklemiyor kimse. Farklı görüşler, farklı sesler olacak. Olmalı. Bu sesler, birbirlerini dinleyecek. Ancak farklı sesler ile kültür-sanatı karanlığa hapseden, yalnızlaştırmak isteyen ve siyasi iktidara biat eden sesleri birbirine karıştırmamak gerekiyor.


Siyasetin önünde diz çöken seslerin, özgürlükçü bir kültür-sanat ortamının şarkısında yeri yok.

Tiyatroadam kararlı yürüyor: 5.Frank

Geçen yıl Berlin Schaubühne'de David Gieselmann'ın yazdığı ve Marius Von Mayenburg'un sahnelediği "The Pigeons" isimli oyunu izlerken iki şeyi sıklıkla düşünmüştüm. Günümüz tiyatrosunda grotesk nerede duruyor ve bugünün dünyası ile dünün anlatısını buluşturmanın yolları nelerdir?

İlk bakışta pek görkemli gibi görünen ama aslında pek sıradan iki soru. Biliyorum.

Oyunu izlerken bunları düşünemem neden olan sadece metinden ya da sahnelenişten kaynaklanan şeyler değildi. Bugünün oyuncularının, düne ait-miş gibi duran bir kolektif sergilemeleri, vücutlarını ve yüzlerini zamansız kılmayı başarmaları ama günün sonunda tümüyle "şimdi"ye ait olmaları.

Ankara yıllarında AST oyunlarıyla coşan bir izleyicinin düşünceleri işte. "Küçük Adam Ne Oldu Sana"dan "Mefisto"ya uzanan, "Sakıncalı Piyade"den güç alıp "Galileo"ya uzanan bir listenin özetiyim demek ki…

Bütün bunları düşündüğüm bir gecenin notlarıyla devam edeceğim.


Geçen yıl Brecht'in "ArturoUi'nin Önelenebilir Tırmanışı" ile alkışları ve ödülleri toplayan Tiyatroadam'ın yeni oyunu Fatih Koyunoğlu rejisiyle geldi: Dürrenmatt'tan "5.Frank"

1. 5.Frank'ı sahnede izlediğim dakikalarda, yani tam da o yolsuzluklarla, o kanlı para hırsıyla sarsıldığımız dakikalarda 17 Aralık soruşturması Adliye'nin koridorlarında geri gelmeyecek bir gölgeye dönüşüyormuş. Dürrenmatt'ın eserini yazdığı yıllarda Avrupa'nın ruhunu kemiren kapitalizm faresi, sırtına cübbe geçirmiş dosya kemiriyormuş meğer. Ama vicdan unutmaz!

2. Fatih Koyunoğlu, ouyncusunu seven bir yönetmen belli ki. Herkesin güçlü "antre" almasını sağlayan bir matematik kuruyor. Rahat uyu Brecht.

3. Tiyatroadam denince hep vurgulanan bir şey: "Oyunun müziklerini oyuncular sahnede 'canlı' olarak yapıyor." Ben şunu anlıyorum bundan. Tiyatroadam oyuncuları olması gerekeni yapıyor, çalışıyor, hazırlanıyor. Kolaycı zihniyet şaşırmaya devam ediyor sadece.

4. Kimi vokaller ve kimi enstrümanlar detone miydi peki? Tam da istediğim gibi öyleydi. Bıktım bu plastik güzelliklerden. İçlerinden geldiği gibi çalıp söylediler. Budur.

5. Ortaköy Afife Jale Sahnesi ile ilgili söyleyecek çok şey var. Beşiktaş Belediyesi, bir ara gidip baksın binaya. Bu kadar mı zor iyi bir bakım yapmak? Değil.

6. Oyunun günümüz siyasetiyle ilgili sözleri üstüne ahkam kesecek değilim. Gidin ve izleyin. Herkesin ahkamı kendisine olsun.

7. Oyunlara gidip "Ay bir güldük, bir güldük," diyen izleyici hiç kaçırmasın bu oyunu. Gidin, gülün. Güldüğünüz her repliğin insanlığın sonu olduğunu unutmadan.

8. Oyunun sonunda ayağa kalkacaksınız. İki nedenle… Bir; oyun ve oyuncular çok iyi. İki; oyuncular ve oyun çok iyi.

9. Her oyundan sonra bir ismi öne çıkarmak ve ödüllere yakın durduğunu söylemek havalı bir şeydir. Böylesi bir ekip çalışması karşısında hava atacak değilim. Ayıptır. Zaten aralarında çok sayıda oyunda yer almış, ödüller kazanmış isimler var. O yüzden ben yolun başındaki bir isme selam vereyim. Zaten ekip de bunu isterdi herhalde: Hivda Zizan Alp'in şahsında bütün ekibi alkışlıyo ve teşekkür ediyorum.

10. Bir de oyunun sahnede görünmeyen kahramanlarına şapka çıkaralım. Ödülleri toplarlar.



15 Aralık 2014 Pazartesi

HBS/Hayat Bilgisi Sınavı.6: Aldatmak nedir?

Aşağıdakilerden hangisi doğrudur? Ya da doğru değildir?

a) Aldatmak, kendinle konuşabilme yeteneğidir.
b) Aldatmak, sessiz kalabilme yeteneğidir.
c) Aldatmak, aynaya arkanı dönebilmektir.
d) Aldatmak, aynaya bakıp duvarı görebilmektir.
e) Aldatmak, en az üç bilinmeyenli bir denklemdir.

14 Aralık 2014 Pazar

Pamuk Prenses'e gıcık olmak…

Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler'i bilmeyen yoktur.

Doğrusunun "Yedi Cüce" olması gerekiyor, haklısınız. Ama tıpkı "Üç Silahşörler" gibi, bu kitabın-masalın-filmin adı da dilimize böyle yerleşivermiş bir kere.


"Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler" deyince, Zeynep Değirmencioğlu'nun prenses rolünde oynadığı, 1970 yılında Ertem Göreç tarafından çekilen filmi hatırlayan kuşaktanım. Aslında bence bütün dünya, bu filmle hatırlamalıdır bu masalı. Çünkü Ertem Göreç uyarlamasında (-ki uyarlamada prensesin annesi rolüyle perdeye gelen Belgin Doruk'un çokça katkısı olduğu söyenir) o güne kadar yapılmış bütün Pamuk Prenses uyarlamalarının, sağlam bir karışımı-karmaşası vardır. Görsel referanslarını Walt Disney çizgi filminden alan uyarlama, olabildiğince "yerli" hale de getirilmiştir.

Neyse…

Derdim bir "Pamuk Prenses" incelemesi yapmak değil. İşin o kısmını uzmanlara bırakayım. Pedagoglardan has sinema eleştirmenlerine uzanan bir değerlendirme komitesi yapar çalıştayını, bize de raporu okumak düşer.

Benim derdim kendime. Kişisel bir mesele. Çocukluğumdan beri, bu hikayedeki bütün kahramanları fazlasıyla sahte bulmuşumdur, özellikle de cüceleri. Ormandaki eve gider gitmez, kendine klişeleşmiş-ahlakçı ve erkek-egemen temizlikçi rolünü biçen Pamuk'tan tutun da, Hıristiyan çocuklarının yedi temel günahla hesaplaşması için karşımıza dikilen cücelere kadar. Ayna klişesi, elma klişesi… Of  of of! Bir öpücüğüyle prensesi hayata döndüren ukala prens de cabası.

Bütün o sevimsizliğin içinde bana gerçek gelen, filmde -yanlış hatırlamıyorsam- Hüseyin Baradan tarafından canlandırılan Avcı'dır. Hani kötü kalpli kraliçenin, "Bu kızı öldür, yüreğini de bana getir," emrini dinlemeyip, Pamuk Prenses'i ormana salan ve Kraliçe'ye bir ceylanın yüreğini götürerek yalan söyleyen Avcı. (Bir başka canlıyı öldürme çözümünü tartışmayacağım. Kendince bir çözüm bulması, gözümde sahici kılar onu.)

Diyeceksiniz ki, "Masal bu yahu, ne sahiciliği arıyorsun?"

Haklısınız.

Belki de ben genel olarak gıcık oluyorum Pamuk Prenses'le yedi cücesine…

O zaman siz söyleyin; en çok hangi karakteri seversiniz bu masalda?


Osmanlıca sınavından bütünlemeye kalmak

Dil konusuna pek meraklı olan rahmetli dedemin Osmanlıca yazıyı yirmi derste öğretmek üzere hazırladığı bir program var. Yirmi ders –yani yirmi saat- sonunda yazıp-okumaya başlıyorsunuz. Elbette, sadece alfabeye yönelik bir program bu. Bir dilin yalnızca harflerden oluşmadığını iyi bilen dedem, önsözünde bunu da belirtmiş zaten.

Sonrası size kalmış. Kelime haznesini doldurmak ve anlamlarını öğrenebilmek için yapmanız gereken bol bol kitap okumak ve sözlük karıştırmak. Bunun için eski eserlerin bulunduğu kütüphanelere üye olmanız gerekebilir. Çünkü az sayıda esere ulaşmak için, fazlaca kaynak bulamayacaksınız. Ama bir dilin, kelimelerden oluşmadığını bilir herkes.

Demek ki dedemin formülünün işe yaraması için önce dilbilimciler ile siyasiler arasında Osmanlıcanın bir dil mi, yazı mı olduğu sorusunun cevaplanması gerekiyor. Zaten pozitif bilimlerle tartılmadan, dilbilimcilerin nesnel yorumları alınmadan adım atılmaz ülkemizde. Aksi bir uygulamanın rövanşist olacağını bilmeyen yok. Ama bu sorunun da kısa sürede çözüleceğine eminim.

Milli Eğitim Şurası’nın tarihimize damga vuracak kararı, eminim sadece öneriyi uygulamaya çevirecek olan Milli Eğitim Bakanlığı’nda ve hükümet cephesinde değil, yurt genelinde coşkuyla karşılanmıştır.

Şura’nın bir dil sürçmesiyle “zorunlu” olarak tanımladığı dersler, şimdi eminim ki Bakanlık yetkililerince “seçmeli” olarak ele alınacaktır. Aksi bir kararın ideolojik olacağını onlar bizden daha iyi bilir ne de olsa. Tarihsel eleştirilerinin çatısını oluşturan “tek parti dönemi” damarından hareket etmek istemezler herhalde. Olmayacak şeydir, bir insanın/siyasi hareketin kendini yalancı çıkarması.

Bu konuda anlaştık; Osmanlıca dersi, olsa olsa “seçmeli” bir ders olur. Arzu eden öğrenciler, güle oynaya koşar sınıflara.

Ama bu konuda Milli Eğitim Bakanlığı’nı bekleyen çok sayıda zorluk olduğunu unutmamalıyız. Şöyle bir bakalım, ne gibi zorluklar var:

Osmanlıca eğitim verecek yeterli sayıda öğretmen var mıdır? Bu öğretmenlere eğitim verecek yeterli sayıda akademisyen var mıdır? Eğer bu konuda sıkıntı varsa, rahmetli dedemin “20 Derste Osmanlıca” programı için görüşebiliriz.

Öğrencilerin önüne sereceğiniz “Seçmeli Dil Dersi Seçenekleri” listesi, öğrenmeye aç gençlerimizin kafasını karıştıracak mıdır? O listede elbette Kürtçe olacak. Kürt gençleri ana dilde eğitimlerini alacaklar zaten, ona şüphemiz yok. Ama belki Kürt olmadığı halde, kendi coğrafyasında konuşulan bu dili öğrenmek isteyen, bu dili seçmek isteyenler de çıkacaktır. Tıpkı Ermeniceyi seçmek isteyenler olacağı gibi.

Her iki dilin de hala yaşamakta/yazılmakta olan edebi eserlerini okumayı hangi genç istemez. Hani başımız sıkıştıkça “hepimiz kardeşiz” deriz ya, kim kardeşinin dilini bilmek, onunla aynı dilden konuşmak istemez. Elbette seçmeli dersler listesinde sadece Kürtçe ve Ermenice olmayacak. Her seçim döneminde kardeş olmakla övündüğümüz bütün halkların dilleri olacak o listede. Milli Eğitim Bakanlığı’nın aksini uygulaması düşünülemez bile. Dayatmacı olmayan bir iktidar anlayışında, bunun dışında bir uygulama ancak “beyin yıkama” olarak adlandırılacaktır çünkü. Olmaz öyle şey.

Bitmedi...

Milli Eğitim Şurası’nın önerilerini, bir adım değil, bin adım öteye taşıyacaktır Bakanlık. Örneğin işitme engellilerle iletişim kurabilmek için bilmemiz gereken dilin eğitimini de verecektir. Böylece sadece seçim zamanı oy istenen bireyler olmaktan çıkacaktır engelli vatandaşlarımız. Kör alfabesini öğrenmek isteyen de çıkacaktır elbette. Heyecandan yerimde duramıyorum, Bakanlık kim bilir daha hangi dillerin derslerini koyacaktır? Gördünüz mü, Osmanlıca diye çıktığımız yolda nerelere geldik?

Seçmeli Ders denen şeyin mantığı budur, hayat pratiğinde kullanabileceği dersi seçip, daha faydalı vatandaş olmanın yollarını arar insan. Bakanlık bunu bilmiyor mu sanıyorsunuz? Bu yaklaşımla, bu coğrafyada konuşulan/yaşayan/geçmişte yaşamış olan bütün dillere eşit mesafede yaklaşacak, hepsine gereken değeri verecek, hiçbir dayatmada bulunmadan isteyen gencin istediği dili seçmesine olanak tanıyacaktır.

Milli Eğitim’in okul öncesinde ve ilköğretim çağında ideolojik değil pedagojik bir yaklaşımla yarınlara hazırladığı zihinler, lise döneminden itibaren istedikleri seçmeli dil dersinin sınıfında kendilerini geliştireceklerdir. O çok sözü edilen “Değerlerimiz” dersi olsa olsa kardeşliği, eşitliği, özgürlüğü, paylaşımı, yalan söylememeyi, ötekileştirmemeyi, çevre bilincini ve bunlara benzer daha nice konuyu aşıladığından, bakın o sınıflar her dilde söylenen ne güzel türkülerle dolup taşacaktır.

Elbette aramızdan bazı münafıklar “Böyle şeyler olmayacak, okul öncesinde başlayan bir din eğitimi söz konusu, Osmanlıca zorunlu olarak ilkokuldan başlayarak öğretilecek, bütün bu kararların arkasında toplumu muhafazakarlıktan da öte, daha radikal bir bakışla yeniden düzenleme arzusu var, ideolojik bir baskı çağına girdik,” diye söylenecektir. Ama koskoca Milli Eğitim Bakanlığı, koskoca hükümet hiç yapar mı böyle şeyler?

Yapar.

Yapıyor.

“İstesek de istemesek de” yapacak.

Hem de en rövanşist cümlelerle, en baskıcı haykırışlarla, en kibirli tanımlamalarla, ideolojik yaklaşımlarla yapıyor, yapacak.

Milli Eğitim Şurası’nda bütün bunların, bu dayatmacı ruh haliyle konuşulmuş olması çok üzücü. Korkutucu. Neredeyse bütün komisyonların, önceden anlaşmış gibi, benzer konulara doğru manipüle edilmesinin sonuçlarını göreceğiz. İnanın göreceğimiz şeyler, muhafazakar/mütedeyyin bir bireyi bile üzecektir. Aydınlanmadan-dünyadan-bugünden kopuk bir “ben” duygusuyla kurgulanan eğitim, kimi üzmez ki?

Bu kararı uygulamak isteyenler, alkışlayanlar, anlamlı göstermeye çalışanlar daha şimdiden sınıfta çakmıştır, Osmanlıca dersinden bütünlemeye kalmıştır.

Böyle giderse “istesek de istemesek de” yakacağız diplomayı.