10 Temmuz 2017 Pazartesi

Adnan Kurt: Bir Laboratuvar Romansı

Az önce bir arama süreci karşıma harika bir kitap çıkardı. Adnan Kurt'un 2000 yılında altKitap tarafından yayımlanan kitabı Bir Laboratuvar Romansı.

altKitap, o yıl Adnan Kurt ve Murat Gülsoy ile hayata geçirdiğimiz bir projeydi. Bir "internet üstü kitap yayıncılığı" projesi. Adnan'ın kitabı da, yayınevimizin ilk kitaplarındandı. Türkiye'de e-Kitap yayıncılığı konusunda öncü olduğunu söyleyebileceğimiz bu işte, her kitabın bir editör tarafından yayına hazırlanması ilkelerimizden sadece biriydi. Adnan'ın kitabını yayına hazırlamak da benim işim olmuştu. Aslında Murat'ın tümüyle hakim olduğu konularda metinler vardı kitapta ama içeriğe tümüyle "dışarıdan" bakan bir göz olması için, dosya benim masama gelmişti.

O ilk günleri çok iyi hatırlıyorum. Daha sonra uzun bir yazı yazmalı bu konuda. En azından kişisel tarihe kayıt düşebilmek için. Faruk Ulay'dan gelen tasarıma sevinmemiz, çoğunluğunu Murat'ın yaptığı "tasarım uygulama" işinin getirdiği uykusuz geceler, elden ele dolaşan o küçük bilgisayarımız, Adnan'ın "Ben kitabın kokusunu severim, e-Kitap da neymiş?" diyenler için geliştirdiği (ve hala uygulanamamış olan) proje, yeni kitap arayışlarımız...

Bir yandan Hayalet Gemi'nin, bir yandan altZine'in yayında olduğu günlerdi. Çok çalışıyorduk ve mutluyduk. Hayalet Gemi yayın hayatına son verdi (ama internet sütünden bütün sayılarına ulaşmak mümkün). altKitap ve altZine, maharetli bir ekip tarafından hayatını sürdürüyor. Her ikisinin de takipçisi olmakta fayda var. Harika bir yayıncılık yapıyorlar.

Biz yine dönelim Bir Laboratuvar Romansı'na...

Kitap için yazdığım önsözü buldum ve Fil Uçuşu'na koymak istedim. (Kitabın tümüne altKitap'tan ulaşabilirsiniz)


İnsanı sersemletecek kadar sıcak bir havada sıkıntıdan patlayan Alice, bir ara yanında oturmakta olan ablasının okuduğu kitaba bakar. Ama bu, içinde resimlerin ve konuşmaların olmadığı bir kitaptır. “İçinde resim ve konuşmaların olmadığı bir kitap ne işe yarar ki?” diye düşünür. Tam o sırada yanlarından geçen kırmızı gözlü, beyaz tavşanın “Eyvah! Eyvah! Çok geç kalacağım!” diye söylenmesi hiç şaşırtmaz Alice’i. Ama bir şeye öylesine şaşacaktır ki, bu onun Harikalar Diyarına açılan tavşan deliğinden geçmesine neden olacaktır: Beyaz tavşanın bir cep saatine sahip olması.

Adnan Kurt’un, bilim üzerine denemeler olarak tanımlanabilecek metinlerinden oluşan kitabıyla ilgili bir yazıya, Lewis Carrol’un inanılmaz güzellikteki kitabı “Alice Harikalar Diyarında” ile başlamak bir çok açıdan doğru kanımca. Öncelikle asıl adı Charles Lutwidge Dodgson olan Carrol’un Oxford Üniversitesi matematik profesörlerinden biri olduğunu hatırlamakta fayda var. Ama bu başlangıcın asıl nedeni, okurun “Bir Laboratuvar Romansı”nı okurken, kendini bilmediği (ya da farklı bir bakış açısıyla karşılaştığı), büyülü ve her adımında, açılan her kapısında şaşırtan bir dünyanın içinde hissedecek olması. Bu kitabın, okuru çıkaracağı yolculuğun, Alice’in Harikalar Diyarındaki yolculuğundan farklı olmayacağını söylemek çok da abartılı olmayacaktır.

Yolculuk kavramı, çağrıştırdığı sürekli devinim ve sürekli değişimle bilimsel söylemin gereksindiği heyecanı oldukça güzel yansıtıyor. Adnan Kurt’un denemelerinde de farklı mekanlar, farklı kişiler ve farklı konular, kimi zaman uzun ve dinlendirici bir mola tadında, kimi zaman da gece geçilen şehirler hızında satırlarda (hatta satır aralarında) yerlerini alıyor. Tel Aviv’deki bir gün batımından, Erice’de bilim adamlarıyla birlikte yenilen rakılı bir akşam yemeğine, zamanın nesnel yadsınmasından, görsel dinamiğe ve Oppenheimer’dan Kâtip Çelebi’ye, Escher’den İsmet Özel’e uzanan ve okuru açılan her kapının ardında gördüklerinin heyecanıyla bir sonraki kapıyı açmaya yönlendiren bir yolculuk.

Kitabı okuduğum süre içinde aklıma sık sık “Charlie’nin ölümü” bilmecesi geldi: Bill bir gün eve gelir ve oturma odasına girince Charlie’nin yerde ölü yattığını görür. Tom da odadadır, yerde su ve cam parçaları vardır. Charlie nasıl ölmüştür?

Bilmeceyi sorduğunuz kişi bir edebiyatçıysa hemen bu verilerden yola çıkan kurgusal bir metin oluşturacaktır. Büyük bir olasılıkla şüphelerin yoğun olarak üstünde toplandığı Tom’u aklamaya çalışan, ortamı kusursuz bir şekilde betimleyen, Bill’in anlatıcı rolüne büründürüleceği polisiye bir metin çıkacaktır ortaya. Bilimsel nesnellikten uzak, giderek romantik bir gözlüğe sahip bir yaklaşım… Oysa bilmecenin bütün unsurlarını nesnel bir çatı altında toplamayı başaran bilim insanı için oluşturulacak metinden çok, bulunması istenen yanıt önemlidir. Öncelikle yanıtı düşünecek ve bulduğu yanıtın anlatımı sürecinde istediği metodu seçme özgürlüğünü kullanacaktır. Adnan Kurt’un metinleri de yanıtı ararken nesnel olmayı ve okuru bildiği / bilmediği dünyalara davet ederken bu süreci öznel bir şekilde kullanmayı başaran eşine az rastlanır güzellikte metinler. Belki de bu yüzden açılan her kapıda aydınlanan / aydınlatmaktan korkmayan Alice gibi hissediyoruz kendimizi. Tam anlamıyla harikalar diyarında bir gezinti.

Charlie’nin nasıl öldüğüne gelince; aslında “Bir Laboratuvar Romansı”nı okuduktan sonra bu sorunun yanıtını daha kolay vereceğinize eminim. Çünkü bu denemeler eldeki verileri farklı değerlendirmeyi öğrenemememiz konusunda bizlere çok şey kazandıracak değerdeler. Ama yine de sizleri merakta bırakmamak için bilmecenin yanıtını vereyim: Evet, yerde su ve cam parçaları vardır ve Tom hâlâ odadadır. Çünkü Kedi Tom, balık Charlie’nin akvaryumunu devirmiştir.



29 Haziran 2017 Perşembe

HBS/Hayat Bilgisi Sınavı.14: Uzak nedir?

a) Uzak, orasıdır
b) Uzak, burasıdır.
c) Uzak, sevmektir.
d) Uzak, üzmektir.
e) Uzak değildir.


Fotoğraf: Nilgün Kara
www.nilgunkara.com

27 Haziran 2017 Salı

Emma Peel: "İktidar"


Karşıdaki Adam: Neden güldüğünü öğrenebilir miyim?
Emma Peel: Haline gülüyorum...
Karşıdaki Adam: Ne varmış halimde? Hem artık verir misin şunları lütfen.
Emma Peel: Hayır. 
Karşıdaki Adam: Uzatıyorsun ama... Lütfen. Önce şapkam, sonra şemsiyem.
Emma Peel: Tam da buna gülüyordum işte. Öfkeli misin, yalvarıyor musun? İçinden saldırmak mı geliyor, alttan almak mı? Karmakarışık bir haldesin.
Karşıdaki Adam: Bak... Ama...
Emma Peel: İktidarının simgelerini kaybetmek korkunç bir şey değil mi? Bir iktidar tacı gibi taşıdığın şapkan ve yanından ayırmadığın, erkekliğini sana hatırlatan silahın, yani şemsiyen.
Karşıdaki Adam: Abartıyorsun.
Emma Peel: Elinden iktidarı alınan bütün erkekler kadar zavallısın şu anda. İzin ver de şu halini seyredeyim biraz. 
Karşıdaki Adam: Yeter!
Emma Peel: Yetmez. Yeni başlıyoruz... 

"Mecburiyet" ve "neyse ki Mehmet Öğretmen var"

Dün sosyal medyada bir kitap önerdim.

Stefan Zweig'dan Mecburiyet.


Ressam Ferdinand ve karısı Paula'nın yaklaşık iki güne sığan hikayesi, güçlü bir sivil itaatsizlik metni. Kendi hikayesine benzer bir noktadan yola çıkan Zweig, zihnindeki gel-git'i bu iki karaktere bölmüş. Böylece devlet makinesinin amaçladığı savaş ile insan olmanın arzuladığı barış arasındaki tartışmayı da aktarabilmiş. "İnsanlığın ötesinde bir vatanım, insanları öldürmek gibi bir hırsım yok ama beni ele geçirdiler, askere gitmek zorundayım" diyen ressam Ferdinand ile "İnsanın tek bilmesi gereken, insan olduğu ve öyle kalmak istediğidir, o zaman çevresindeki laflar, bugünlerde insanları uyuşturmak için söylenen o laflar, vatan, görev, kahramanlık, bütün bunlar yalnızca iğrenç kan kokan, insan kanı kokan kelimelerdir" diyen karısı Paula.

Bir tarafta vatanseverliğin ölçüsünü "o emri" yerine getirmekte arayan bir adam. Öte yanda vatanseverliğin, insan olmakla başladığını, bu yüzden de "o emri" reddetmek gerektiğini söyleyen bir kadın.

Mecburiyet, 60 sayfalık bir uzun öykü. Okuyacak olanların heyecanını kaçırmamak için daha fazla detay vermeyeceğim. Zaten söylemek istediğim de başka... Dünkü sosyal medya önerisi dakikalarına dönelim.

Stefan Zweig'dan etkileyici bir "sivil itaatsizlik" hikayesi, diyerek paylaştım kitabı.

Elbette ilk ilgilenen ve birkaç saat geçmeden aşağıdaki fotoğrafı yollayan Antakya'nın "ince, uzun öğretmeni" Mehmet Tutar oldu. "Okumamız önerildi... Mecburiyet" yazmış fotoğrafın altına. Öneriyi okur okumaz heyecanlanmış belli ki. Sabredememiş. Yazın sıcak günü olmasına aldırmadan bir kitapçıya gitmiş. Almış kitabı. İyi okur olmanın heyecanı yüzünden okunuyor.


Mehmet Tutar'ın nasıl bir öğretmen, nasıl bir okur olduğunu beni tanıyan herkes biliyor artık. Bilmeyenler de İpekli Mendil Kütüphanesi'nin hikayesini okuyarak öğrenebilir.

Mehmet Öğretmen, heyecanla kitabı satın almaya gittiği dakikalarda, bir twitter kullanıcısı da benim önerimin altına düşüncelerini yazmakla meşgulmüş.

Düşünce dediğime bakmayın. Başkasının zihninden, başkasının ağzından öfkelenen bir kişiden söz ediyorum.

Zweig'in kitabını önerirken "sivil itaatsizlik" dememe bozulmuş besbelli. "Sivil itaatsizlik diyerek subliminal mesaj verdiğinize göre siz de yerli ve milli değilsiniz" diyerek başladığı mesaj, hakaretler ve parmak sallamalarla bitiyor. Siyasetin şekillendirdiği, muktedirin yön verdiği dilin yansıması bu. Okumadığı bir kitap, tanımadığı bir kişi, bilmediği bir konu... Üstelik önerilen kitap, bu ismini bilmediğim kullanıcının, "güya" vatanseverlikle saydırdığı hakaretlerin kaynağında ne yattığını anlamasını sağlayacak bir kitap. Yazık. Çok yazık.

Sıradan faşizm, son yılların sıkça kullanılan kavramlarından. Gündelik hayatın içinden bu kadar çok örnek verebilmemiz üzücü.

Dileyen okuyabilir Zweig'ı. Dileyen okumaz. Dileyen okur ama eleştirir. Ama sonuçta, kuracağı cümleyi kitapla ilişki kurmadan sarf etmez.

Yarınlara dair bir umudumuz varsa, Mehmet Öğretmen'lere olan inançtır bunun nedeni.

23 Haziran 2017 Cuma

Telef: Bir Cumartesi Anneleri ağıdı

Attilâ Şenkon ile Ocak ayının sonunda Ankara'da sohbet ettik. CerModern'in o harika kafesinde. Bir etkinlik için oradaydım. Attilâ erkenden gelmiş, sohbet süresinden çalmak istememiş.

Hayattan, işlerden, okuduklarımızdan, yaşadıklarımızdan konuştuk. Güzel haberi de o sohbet sırasında verdi. "Yeni kitap geliyor," dedi, "İletişim'den..."

"Adı ne?" dedim.

"Telef" dedi.

Telef, sonunda raflarda.


O gün, her daim yanında ve her daim dolu olan çantasından çıkarmıştı dosyayı Attilâ. O da, benim gibi, dosyayı yayınevine mail ile göndermeyi başaramıyormuş hâlâ. "Mutlaka çıktısını alıyorum, ciltletiyorum, öbür türlüsü içime sinmiyor," dedi. Hızlıca bakmıştım dosyaya. Sanki herkesin içinde okursam büyüsü bozulur gibi. Sanki, o sıkışık zaman diliminde okursam, kelimelere ihanet edermişim gibi.

İyi ki de öyle yapmışım.

Telef, yoğunlaşılmış bir okumaya davet ediyor okurunu. Kısa ama yoğun bir okuma süreci gerektiriyor. Çünkü Attilâ Şenkon, bu kitapta hem bireylerin hem toplumun hem de dünya denen ikiyüzlünün en derindeki yaralarına sokmuş kalemini. Kanatmaktan korkmadan.

Bir Cumartesi Anneleri ağıdı bu kitap. Kalanların, gidenelere yaktığı ağıtlar. Gidenler mi? Giden yok ki. Geçmiş zaman kipiyle konuşmak yok. Umudun diliyle anlatmalı hikayeyi.

Şenkon, kitabında iki zorluğun üstesinden kolaylıkla geliyor. Anlatısını romantikleştirmiyor ve öfkesine yenik düşmüyor. Bu iki uçtan uzak dururken, "ortadan" bir anlatıcı olmayı da seçmiyor ama. Tarafı belli. Meselesi belli.

Nâzım Hikmet'in Memleketimden İnsan Manzaraları'nı düşündüm Telef'i okurken. Bir karşılaştırma yapmak ya da ilişki kurmak amacıyla değil. Sadece bu memleketin insanına yazdırdığı ağıtları, zamana yayarak düşünmek için.

Göz göre göre yaşananların ağıdı Telef.

Kalemine sağlık Attilâ.



21 Haziran 2017 Çarşamba

Engin Türkgeldi: Orada Bir Yerde

Belirsiz coğrafyalarda dolaşmayı, bu coğrafyaları "şimdiki zaman" dilinden aktarmayı çok iyi biliyor Engin Türkgeldi. Zamanı öyle ustaca kullanıyor ki, yavaşlatıp-hızlandırdığı anlar arasında okurunda geniş düşünce alanları bırakıyor. Mükemmel Bir Gülüş öyküsünde şöyle diyor: "Düşüşüm öyle yavaştı ki, bedenim hiç toprağa kavuşmayacak sandım." Bu "uzayan zaman", düşmekte olan bütün karakterlerinin-anlatıcılarının ortak yazgısı sanki. Biz okurları da, o yazgıya mecbur bırakıyor. Dünyanın hangi zamanında yaşarsak yaşayalım, bitmeyen bir düşüşün ortağıyız belki de.


Kitapların arka kapak yazıları, kimi zaman abartılı kimi zaman da klişedir. Ancak bu kez öyle değil. Faruk Duman'ın kaleminden çıktığını düşündüğüm arka kapak yazısı, kitabı abartılı bir süslemeyle değil, olduğu gibi getiriyor bize: "Engin Türkgeldi'nin Orada Bir Yerde'si, benzerine pek az rastladığımız bir öykü dünyası çıkarıyor karşımıza. Alabildiğine görsel, dünya edebiyatının tanıdık öykülerine ve atmosferine göndermelerle ilerleyen, fantastiğin kıyısında bir öykü dünyası bu."

Fantastiğin kıyısında...

Bu kitap için yerinde ve önemli bir tanımlama bu. Türkgeldi, gerçek ile hayal arasında gezinmiyor. Düşlenen ile gerçekleşen de değil meselesi. Şimdiki zamanın bütün yüzleşmelerini, zamana ve bilinen coğrafyaların ötesine yayıyor. Evet, fantastik ögelerle dirsek temasını kesmiyor ama kurduğu gerçekliğin  de farkında.

Engin Türkgeldi'yi çok uzun yıllardır tanıyorum. Kimi metinlerinin ilk okuru-ilk yayıncısı oldum. Sonrasında da temasımız kesilmedi. Bir süredir yazdıklarının düzenli okuru değilim. Ama Engin'in metinlerinin demlenmesine özen gösteren bir yazar olduğunu biliyorum. Bir ilk kitap olan Orada Bir Yerde, bu özenin getirdiği olgunlukla çıkıyor okurun karşısına.


Engin Türkgeldi'nin durmayacağına, yeni öyküler yazacağına eminim. Bu yüzden rahatlıkla edebiyatımıza güçlü bir öykücünün geldiğini söyleyebilirim.

Hoş geldi, sefa geldi...

18 Haziran 2017 Pazar

Bir kitapçı buluşması



Piccadilly caddesindeki Hatchards Londra’nın en eski kitapçılarından. “Since 1797” yazıyor kapısında. Her katı başka güzellikte. Bulamayacağınız kitap yok hissi veriyor. Belki de yoktur. Örneğin dördüncü katının arka bölümü dört duvar dolusu “Bahçecilik” kitaplarıyla dolu. Varın gerisini siz düşünün. Sabah saat dokuzda açılıyor. Açılış saatinden biraz önce gidiyorum. Ama yeterince erkenci değilim, benden önce gelen biri var. 70 yaşının üstünde bir kadın. Belki de 80 vardır. Bastonuna yaslanmış bekliyor. Mesafeli bir tebessümle selamlıyoruz birbirimizi. Kısa bekleme süresince vitrindeki yeni çıkmış kitaplara bakıyoruz. Kapının açılmasıyla önce o, sonra ben giriyoruz içeri. Elimde alacaklarımın listesi var ama İngiliz kadının hangi kitabı alacağını daha çok merak ediyorum o anda. Rahatsız etmemeye özen göstererek takip ediyorum. Giriş katının arka bölümüne gidiyor. Orta tezgâhtan Hanif Kureishi’nin “The Nothing” kitabını alıyor eline. Kenardaki tahta sıralardan birine oturuyor. Cildin kırılmamasına, sayfaların kırışmamasına özen göstererek okumaya başlıyor. Her iyi kitap okuru gibi, bir başkasının okuma ritüelini izlemekten kendimi alamıyorum. Ama kitapçıda sadece ikimiz varız o anda, çevresinde dolanırsam rahatsız olacağını biliyorum. Uzaklaşıyorum. Listelediğim kitapları alıyorum, katlar arasında dolaşıyorum, yeni keşifler yapıyorum. Ama kadının zarif imgesi gitmiyor gözümün önünden. Yaklaşık bir saat sonra giriş katına indiğimde, kadını bıraktığım yerde buluyorum. Başka bir kitap var elinde, adını göremiyorum. Belli ki her kitabı almadan önce, karar verecek kadar okumak istiyor. Oturduğu sıraya yasladığı bastonunun yıpranmış sapına bakıyorum. Ödememi yapıp sokağa çıktığımda, dünyanın neresinde olursa olsun okurların birbirini anladığı düşüncesi var zihnimde. Belki biraz romantik, ama olsun. Kapısı sokağa açılan bir kitapçıdan, okurluk yolculuğu yıllara yayılmış bir kadının görüntüsünden sonra olur o kadar romantizm.


"2001 Eski Türkiye'nin Son Yılı" ve Odaklanmak

Mirgün Cabas'ın kitabı çoğu gazetecinin, çoktan unuttuğu bir olguyu "yeniden" keşfediyor: Odaklanmayı.

Habere, zamana, içeriğe odaklanmak ve bunun üstünden bir düşünce alanı yaratmak. Odaklanılan meseleyi analiz edebilmek için okuyana alan yaratmak. Bu analizi, farklı bakış açılarıyla çoğaltmak. Farklı bakış açılarının, o odaktan kaçmasına izin vermemek. Bir döneme, o dönemin aktörlerinin gözünden bakarken "zaman kayması" yaratılmasına engel olacak sorularla, doğru gazetecilik yapmak.

Sözünü ettiğim kitabı çok kişi biliyor artık: "2001 - Eski Türkiye'nin Son Yılı"


Pastaya çilek koymaya çalışmayan, içeriğini-derdini ve durduğu yeri hemen anlatan bir isim.

Mirgün, bize 2001 yılını anlatıyor. "Yeni Türkiye" diyenlerin, bu deyişi reddedenlerin ve yakın tarihi unutma konusunda kararlı olanların "Eski Türkiye" ile geçirdiği son yıl. Arada popüler kültür, spor, sanat gibi alanlara giriş çıkışlar olsa da (27 ve 28.bölümler), kitap siyaset odağında kalmayı seçiyor. Öyle net bir çizgide yürütüyor ki okurunu, düşmek olanaksız.

Bu aralar kitaplardan-kitapçılardan uzaktayım. O nedenle çıkar çıkmaz ulaşamadım bu kitaba. Oysa yazılış sürecinden haberim vardı, meraktaydım. Günübirlik bir İstanbul seyahatinde kitaba kavuştum. İstanbul'dan Bodrum'a dönerken, uçakta başladım kitaba. O kısa uçuşta 132.sayfaya gelmiştim bile. Sonra da bırakamadım. 540 sayfalık "tuğla" gibi kitap bitti.

Kitap hakkında çok konuşulacaktır. Farklı mahalleler, farklı cümleler kuracaktır. O dönemi yaşayanlar ve yadsıyanlar paragraflar dolduracaktır. Ben işin o kısmına girip "Vay vay, bu da böyle olmuş," ile "Yok yahu, onu yanlış aktarmış," uçları arasında gidip gelmeyeceğim. Böyle konuşmalar iyidir, kendiliğinden bir hesaplaşma doğurur. Kaldı ki, Mirgün'ün istediği de bu sanırım. Bir "hesaplaşma ve yüzleşme" alanı yaratabilmek.

Can Kozanoğlu'na teşekkür etmiş giriş yazısında Mirgün. Böyle kitapların editörü olmak dertli bir iş olduğundan, ben Emre Taylan'ı da tebrik edeyim. Yine harika bir kapak yaptığı için Utku Lomlu'ya şapka çıkarayım. Srıma Köksal'a selam verip, Can Öz'ü de alkışlayayım.

Bundan sonra yazılacak benzer kitaplar için önemli bir hatırlatma yapan Mirgün Cabas'a da "Yenisini bekliyoruz" diyeyim.

O hatırlatmayı tekrar etmeme gerek var mı?

Odaklanmak önemlidir.




Babalar Günü


Gittiğin günden beri çok şey değişti baba. İnsanlar daha da sevgisiz. Annem de oraya geldiğine göre, anlatmıştır sana buraları. Beni soracak olursan, günler geçip gidiyor işte. Geçenlerde sırf sen severdin diye Sayısal Loto oynadım, bir şey çıkmadı. Fenerbahçe yine şampiyon olamadı. Ülkede mazlumlara zulmeden, hatta onları zehirleyen insanlar var. Hani bir de "iki kuruş uğruna arkadaşını bile satan puştlar" diyip sinirlenirdin ya, onlardan çok var artık be baba. Ama güzel şeyler de olmuyor değil. Dün Burcu en sevdiğin yemeği yaptı; zeytinyağlı fasulye. Hem de bahçede kendi yetiştirdiği fasulyeden. Harika polisiye kitaplar okudum bu ara, tam senlik maceralar. Çevremdeki insan sayısı azaldıkça manzarayı daha iyi görebiliyorum. Manzara seyretmeye neden bayıldığını daha iyi anlıyorum. Öyle işte... Kutladığımız son Babalar Günü'nde sana ne hediye aldığımı hatırlayamadım. Zaten ne o hediyeler kalıyor geriye, ne de o günler. Kırık dökük dört harf sadece: BABA...

14 Haziran 2017 Çarşamba

Avucumda Çimen İzi



Dilek Türker, Avucumda Çimen İzi ile geldi. İlk kitap. Öyküler. Bu kitaptaki öykülerin bazılarının yazılma sürecine tanık oldum. Tanıdığım ilk gün Dilek Türker’in öyküde karar kılacağını, direteceğini ve ısrarla üstüne gideceğini anlamıştım. Bu kararlı hali son on yılda adını duyduğumuz birçok öykücüde görüyorum. Köşe başlarını romancılar tutsa da, geri adım atmaz öykünün emekçileri. Bak, kendimi tutamıyorum yine. Sloganlar falan yazmaya başladım. Öykü sevgisi kontrolü kaybettiriyor tabii.

Oysa Dilek, böyle sloganları-büyük lafları sevmez. Nereden biliyorsun, diyeceksiniz.

Az sayılmayacak bir süre aynı atölyenin havasını soluduk çünkü. O atölyeden başka kitaplar da çıktı, o masadaki yazarların öyküleri çok sayıda derginin sayfalarında yer aldı ve İpekli Mendil adını verdiğimiz öykü sözlüğü çalışmasını gerçekleştirdik. (O sözlüğün birleştiriciliği ile hayata geçen İpekli Mendil Kütüphanesi ise bambaşka bir konu).

Dilek, daha atölyenin ilk gününde sormaya-sorgulamaya başlamıştı. Tartışmıştık. Hatta, sanırım, biraz üstüne gitmiştim. Pişman değilim. Yolculuğunun bu kitaba uzanacağı belliydi.

Dilek 'in ilk kitabı HepKitap etiketiyle çıktı. Yayın yönetmeni Deniz Yüce Başarır ve bütün ekip, sıkı bir çalışma gerçekleştirdi. Kapak tasarımını çok sevdim. Bir öykü okuru olarak hepsine teşekkür ediyorum.

O masanın okur-yazarlarına özellikle teşekkür ediyorum. Birbirlerini hep desteklediler. Yazılanların ilk okuru olmayı, eleştirel bir yaklaşım gerçekleştirmeyi ve kitapların dünyasında yürümeyi öğrendiler. Bunun paylaşanı olmayı başardılar. Yolları açık olsun...

Kişisel bir teşekkür de o masayı kurmamızı sağlayan Zeynep Atakan'a. Zeynep olmasaydı, yıllara yayılan buluşmalar asla gerçekleşemezdi.

Dönelim kitaba...

Hüzün ile umudun kesiştiği bir sokaktan yazıyor Dilek. Yüksek sesle anlatmıyor meselesini. Ama o kadar kararlı bir ki, bağıran bir metinden çok daha kalıcı bir şekilde işliyor okurun içine. Yazının büyüsüne kapılmadan, azaltmayı bilerek kuruyor öyküsünü. Gelenekten beslendiğini yadsımayan, özgün bir ses oluşturuyor böylece. 

İpekli Mendil Kütüphanesi'nin açılışı için Antakya'ya gittiğimizde "Artık kitap gelmeli," demiştim Dilek'e. Şimdi de "İkinci kitap için hemen çalışmaya başlamalısın," diyorum.

Ama biliyorum ki, benim sözlerimden çok kendi sesini dinleyecektir. Çünkü o ses sayesinde, kendi yolunda yürüyecektir. O yolun bize yeni öyküler getireceğine eminim.

Hoş geldin Dilek.