Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

18 Nisan 2014 Cuma

O esnada başka bir yerde...

...arkadaşlardan biri bu dünyadan ayrılır!


Fidel ve Gabo

Gabriel Garica Marquez, hayal ve düşünce dünyamızın taşlarını yerinden oynatıp bu dünyadan göçüverdi. Dostu Fidel'i yalnız bıraktı. Ama o dostluğun rüzgarını hepimiz hissediyoruz. Belki de artık yapılacak tek şey o rügarla koşabildiğimiz kadar koşmak...

13 Nisan 2014 Pazar

Bir Tuvalet Fırçası Olarak Sanat

Berlin’de, Schaubühne’de bir oyun izliyorum. Metnin kimi kırılma anlarında, oyunculardan biri zamanında popüler olmuş şarkılardan birini söylemeye başlıyor. Oyunun sorgulayıcı akışı içinde, o popüler şarkı, zihnimizdeki algısından başka bir anlamla çıkıyor karşımıza. Bir noktadan başka bir noktaya savruluyoruz.
Ben de Berlin’den Hamburg’a savruluyorum bir anda.

Hamburg’da tuhaf işler dönüyor 21 Aralık’tan bu yana. 80’li yılların ‘işgal evi’ hareketinin Hamburg ayaklarından biri olan ve 1989 yılından bu yana solcu grupların işgalinde bulunan Rote Flora Kültür Merkezi’nin boşaltılması istenince başladı her şey. Almanya usulü kentsel dönüşümün siyasi yansımalarını ilgilenenler takip etmiştir. Rote Flora’da, Schanzen’de ve Reeperbahn’da yaşananlar, kısa sürede ülkedeki diğer ‘işgal ev’lerinin olduğun bölgelerde de gerilime ve devlet şiddetinin sorgulanmasına yol açtı. Polis kontrolleri arttı. Eylemciler bu kontrollerin, üst-baş aramaların ‘saçma’lığını göstermek için ceplerinde tuhaf şeyler taşımaya başladılar. Ve ortaya bir simge çıktı: eylemcilerden birinin arka cebinde taşıdığı bir tuvalet fırçası. Sıradan, plastik, ucuz tuvalet fırçası o gün bugündür Rote Flora direnişinin sembolü.  

4 Ocak’ta Altona, Sankt Pauli ve Sternschanze ‘tehlikeli bölge’ ilan edildi. Tehlikeli olarak nitelenen bu bölgelerde, polise herhangi bir gerekçe olmadan kişileri kontrol etme yetkisi veren uygulamaya karşı tuvalet fırçası sembolü önce sosyal medyada kullanılmaya başlandı. Ardından sokak sanatında yansımalarını buldu. Grafittilerde, sprey boyamalarda o meşhur tuvalet fırçası vardı artık. Basın toplantılarında masalarda, yürüyüşlerde pantolonların arka ceplerinde, televizyon programlarında hep o vardı. Tişörtler, eşarplar, çantalar tuvalet fırçası ile kaplandı. Bir direniş sembolünün, popüler kültürün ikonlarından birine dönüşmesine tanıklık ettik kısacası.
Benzer bir süreci, bu coğrafyada Gezi direnişi sırasında başta yakın mesafeden biber gazına maruz kalan kırmızılı kadın fotoğrafı olmak üzere çeşitli fotoğraflarda yaşadık. Bir imge, bir sembol çoğu sözden daha güçlü bir duruş sergileyerek elden ele dolaşmaya başlamıştı. Öyle ki, kırmızılı kadın Temmuz ayında geniş çaplı eylemlere tanık olan Brezilya’da bile boy gösterdi. Kültür dergisi Piauí, kapak illüstrasyonunda kullandığı kırmızılı kadının eline bir Brezilya bayrağı tutuşturup, bir imge üstünden ortak bir dil yarattı. Şimdi aynı ortak dil çabası, karşılığını bir tuvalet fırçasında buluyor.
Türkiye’den Almanya’ya dönelim tekrar. Direniş kendi sembolünü yaratıp çoğaltırken gerginlik Hamburg’dan Berlin’e sıçramıştı bile. Tuvalet fırçası, Berlin´in Kreuzberg semtindeki Oranienplatz meydanında bulunan mülteci kampı etrafında da boy gösterdi. Resmi ideolojinin “şiddete meyilli aşırı sol” olarak tanımladığı gruplarla güvenlik güçleri arasında büyük çaplı çatışmalar yaşandı. Rote Flora’da yakılan meşale, kısa sürede Almanya geneline yayıldı, eylemler daha da sürecek gibi.
Olayın, anarşist sol gruplar çerçevesinin ötesine de bakmak gerekiyor. Rote Flora, 1835 yılında yazlık bir tiyatro olarak inşa edilen bir bina. O yıllarda küçük bir parkın ortasında yer alıyormuş. Sonraki senelerde balo salonu, kır lokantası ve sinema olarak da işletilen bina 1989 yılına gelindiğinde, Hamburg'un en fakir semtlerinden birinde, uzun süredir kimsenin kullanmadığı, kamuya ait metruk bir binaymış ve solcu gençler tarafından işgal edilmiş. Kafesiyle, küçük imalathaneleriyle, dükkanlarıyla, danışma ve kültür merkeziyle alternatif bir yaşam şeklini öneren bina, o zamandan beri "Rote Flora Alternatif Kültür Merkezi" olarak anılıyor. Hamburg kentinin kültürel haritasında önemli bir yere sahip olan merkez, turistik kent turlarında "alternatif kent kültürünün bir abidesi" olarak turistlere de gösteriliyor. İşte tuvalet fırçalı eylemler ve sonrasında hükümetin tartışılan uygulamaları böyle bir yapının karşısına dikilen kentsel dönüşüm mekanizmalarının sonucunda oluşuyor.
Ama bazen bir simge, bütün bu durumu farklı bir gözle okumanın dinamiğini sağlayabiliyor. Bölgedeki kentsel dönüşüm uygulamalarının “saçma”lığını, bir tuvalet fırçasından daha iyi ne anlatabilir ki? İşte, Berlin’in en ünlü tiyatrolarından Scahubühne’de David Gieselmann’ın yazdığı ve son dönemlerin efsane tiyatro adamı Marius von Mayenburg’un yönettiği “Die Tauben/Güvercinler” adlı oyunu izlerken aklıma bunlar takılıyor. Popüler kültürün nesneleri ya da popüler kültürün içine girmiş simgeleri, o farklı okumanın cümlesi haline getiren şarkıları dinliyorum birbirinden yetenekli sekiz oyuncudan. Orta sınıf ahlakı üstüne, neşeli bir oyun “Die Tauben”. Ama can acıtan, kahkaha çivisini beynimize çakan bir oyun. Kapitalizm çarkları arasındaki ikiyüzlü ahlakı anlatan bölümler arasında müthiş şarkı performansları izliyoruz. Popüler kültürün sembollerini yapıtının bütünlüğü için yeniden üreterek, överek kullanan sanatçılar da var elbette. Örneğin bu yıl Oscar’larda adını sıkılıkla duyacağımız “American Hustle/Düzenbaz” filminde yönetmen David O.Russell, popüler şarkılara atmosfer yaratmak için sırtını yaslıyor. Oysa Schaubühne oyununda yönetmen Marius von Mayenburg, hafıza tazelemenin ve ayakta kalmanın bir dayanağı olarak değil, eleştirinin bir aracı olarak kullanıyor popüler kültürü. Oyunun sonunda, bütün o mutsuzluğun ortasında, sekiz oyuncu a capella olarak “Felicita/Mutluluk” şarkısını söylemeye başladığında, bütün izleyicilerin üstüne sinmiş ikiyüzlülüğü de bir tuvalet fırçasıyla temizliyorlar. Hayatımda duyduğum en tüyler ürpertici, en can acıtıcı ‘mutluluk’ şarkısında, dünyanın dört bir yanındaki direnişçileri düşünüyorum.
Bir sembol, bir direnişin coğrafya tanımadan yayılmasında başrol üstlenebilir. Üstelik planlanmış bir üretim sürecinden, sanatsal algının dinamikleri üstüne düşünmeden, kendiliğinden ortaya çıkmış bir simgedir. Tasarlanmamış, planlanmamış. Bir gelenek sürekliliğine gereksinim duymadan. Günün birinde, siyasi otoritenin saçma kararlarını eleştirmek isteyen biri, pantolonunun arka cebinde plastik bir tuvalet fırçası taşır ve noktayı koyar. Sanat bundan sonra ancak takipçi, tekrar edici ve yeniden üretici konumundadır. Kimileri bu yeniden üretimden nemalanmaya çalışır, kimileri ise böylelikle zihinleri yeniden bulandırmaya. Soğuk bir Berlin akşamında, akla takılan soru, tuvalet fırçasının sanatın üretim alanı içinde kendisine nasıl bir yer bulacağıdır sadece. Kimi zaman sanat bir tuvalet fırçasını kullanmak değildir belki de. Sanata bu imge üstünden bakabilmek, “Bir tuvalet fırçası olarak sanat nedir?” diye sorabilmektir.

12 Nisan 2014 Cumartesi

O esnada başka bir yerde...

...1993 yılında bugün, Türkiye internete bağlandı!


Dünyaya açılan pencereyi çok sevdik. Özellikle de kapalı bir toplum olmanın tedirgin edici nefesini üstümüzden alan uygulamaları. 
"Şimdi ve burada" sesimizi duyurabilmek hoşumuza gitti. 
Kimi zaman bocaladık, kimi zaman geveledik ama devrilmeden ilerledik. 

…ve o bağlantıdan yirmi yıl sonra, sesimizin "şimdi ve burada" olmasından rahatsızlık duyanların, tedirgin edici nefesini hissediyoruz ensemizde.
Ama o nefes kar etmez artık… bağlandık bir kere.

HBS/Hayat Bilgisi Sınavı.1: Arkadaşlık nedir?

Aşağıdakilerden hangisi doğrudur? Ya da doğru değildir?

a) Arkadaşlık, taraf tutmaktır.
b) Arkadaşlık, menfaat kollamaktır.
c) Arkadaşlık, kokulu bir sıvıdır.
d) Arkadaşlık, ip cambazlığıdır.
e) Arkadaşlık, yoktur.

7 Nisan 2014 Pazartesi

Kadın Cinayetleri: Şakası Yok!

Son iki günde gazetelerde okuduğum beş kadın cinayeti haberi. O haberlerin arasına sıkışmış, bir-iki şiddet haberiyle birlikte… Bunlar sadece benim gördüklerim. Yeni haftayla birlikte bu bilgiyi twitter üstünden paylaştığımda kadın cinayetlerinin takipçisi olan bir adresten gelen bilgi ise tüyler ürpertici. 2014'ün ilk 97 gününde 65 kadın cinayeti olmuş.

65 kadın cinayeti…

Bu ölümlü olayların yanında tehdit, şiddet, dayak, aşağılama… Bir de geride kanalar var. Anne ölünce ve baba hapse girince geride kalan çocuklar. Konu, benim burada iki satırla yazdıklarımın çok ötesinde bir ciddiyette. Neler yapıldığını takip etmek isteyenler "Kadın Cinayetleri" isimli twitter adresini takip edebilir. @KadınCinayetleri

Aklıma takılan konu başka. En az bu tablo kadar vahim. Bu cinayetlerin yazılı ve görsel basında karşılık buluş şekli de tüyler ürpertici. Üstelik bu "dil" zamanla içselleştiriliyor ve kadın cinayetleri konusu, cinfikir şakaların yapılabileceği bir alan olarak görülüyor. Sosyal medyada, haber sitelerinin yorum köşelerinde saçma sapan cümleler. Bilgilenme çabası göstermeden konuyu tüketme ve normalleştirme. Şiddeti günlük dil haline getiren bir coğrafyanın en mide bulandırıcı yansımaları.

Bu ve benzeri konular toplumun turnusol kağıdı gibi duruyor karşımızda. İçler acısı. "Biz ne zaman böyle olduk?" sorusu defalarca çıkıyor karşımıza. Ama buna dur demek de, bu dili değiştirmek de bizim elimizde.

Kadın Cinayetleri: Şakası Yok!

Unutmayalım! Bütün bu olaylar uzağımızda yaşanmıyor. Bir nefes uzaklığında. Kendimizi bu saçma dilin bir parçası haline getirmeden, anlayarak ve anlatarak dur demek zorundayız.

Hemen! Şimdi!

24 Mart 2014 Pazartesi

Ali İsmail Korkmaz Belgeseli


Öğrenci Kolektifleri'nin bir çalışması bu. Uzun süre uğraştılar ve sonunda tamamladılar.

İstanbul, Ankara ve Eskişehir'de gösterimler yaptılar. Belgeseli daha geniş kitlelere ulaştırmak istiyorlar. Hiç unutulmasın diye…

Fil Uçuşu'nda belgeselin fragmanını paylaşıyorum.

Buraya baktıkça unutmayalım diye...

20 Mart 2014 Perşembe

Bir Kadının Zihninde İki Ayrı Yazar

Roberto Bolano çok sevdiğim bir yazar. Son beş yılda kitiphanemdeki yerini almış olan yazarı sevmemde, kitaplarını Türkçeye çeviren Zeynep Heyzen Ateş'in de katkısı var elbette. Tılsım raflardaki yerini alır almaz edindim ve büyük bir iştahla okumaya başladım. Z.H.Ateş bu kez çeviride bir adım öteye gidip bir de 'kılavuz' hazırlamıştı biz okurlara. 1968 Olimpiyatları öncesindeki günlere gittiğimiz roman, yıkıcı bir tarihi gerçeklikten, benzersiz bir anlatı kurmayı başarıyor. Alcira Soust Scaffo'nun gerçek hikayesine, Bolano'nun kurmaca karakteri Auxilio'nun zihniniden ulaşıyoruz. Her adımında tedirgin eden ve faşist baskının zihindeki depremini her satırda yeniden hissettiren bir anlatı kurmayı başarıyor Bolano. Edebiyatın gücünün dilden geldiğini bir an olsun unutmadan, okura alan bırakmayı tercih eden bir kurguyla ve gerçekliği sorgulatan bir cesaretle ilerliyor. Kaçırırlmaması gereken bir kitap.

Tılsım'dan kısa süre sonra, pek sevdiğim yayınevlerinden Kolektif Kitap etiketi ve müthiş edebiyat bilgisini satırlarına aksettiren Berrak Göçer'in çevirisiyle bir kitap okumaya başladım. 1968 doğumlu Amerikalı yazar Lydia Millet imzalı Benim Mutlu Hayatım. Arka kapaktaki bir cümleye bakalım; Akıl hastalarının kaldığı metruk bir hastanede kilitli bir odada terk edilen isimsiz bir kadının öyküsü. İster istemez bu bilginin ışığında aklıma Bolano'nun kitabı geldi. Auxilio'nun Fen Edebiyat Fakültesi tuvaletine saklanarak zihninde geçirdiği günler ile isimsiz kadının zihninde geçen günler arasında bir koşutluk aradım heyecanla. Yoktu.


Yine de bu iki kitabın adını, kulvarları ve kalibreleri farklı olsa da birlikte anmak istedim. Bir kadının o baskı ve sıkışmışlık anındaki zihnine, farklı coğrafya ve cinsiyetlerden iki ayrı yazarın nasıl baktığını görmek için güzel bir deneyimdi bu. Edebiyatın bu heyecan verici buluşmalarını seviyorum. Üstelik bu heyecan verici birlikte okuma deneyimi bana daha önce tanımadığım bir yazarı da getirmiş oldu; Lydia Millet'in bu kitabını da okuma listenize alın derim. 

11 Mart 2014 Salı

Berkin!


Bütün sınır kapılarında çocuk ayakkabıları duruyor. 
Bu ülke çocuklarını öldürmeye doymuyor.

10 Mart 2014 Pazartesi

Narmanlı Han'da saat kaç?

Uzun bir süre oldu. Çoğu kişisel nedenlerle Fil Uçuşu'na yazamıyorum. Kimi zaman bir kitapla ilgili not düşmek, kimi zaman izlediğim bir filmi yazdıklarım aracılığıyla hafızama kaydetmek istiyorum; olmuyor. Emma Peel ile buluşmayı da özledim. Neyse; dilerim en kısa zamanda Fil Uçuşu yazıları eski rutinine kavuşur.

Sabah "Emek Bizim İstanbul Bizim İnsiyatifi / Cihangir Park Forumu" imzasıyla posta kutusuna düşen bir davet, Fil Uçuşu'nda olmalı diye düşündüm. Daha önce sıklıkla dile getirdiğim bir mekan için bir çağrı bu: Narmanlı Han.

Ahmet Hamdi Tanpınar'a selam olsun diyor ve daveti paylaşıyorum.



NARMANLI HAN’DA SAAT KAÇ?

İstanbul’da Kent Cinayetleri devam ediyor! 

Özellikle Beyoğlu’nda, piyasa odaklı kentleşme sürecinin en görünür ve en vahşi biçimi yaşanıyor! Turizm ve ticaret merkezli dönüşüm projesi ile Tarlabaşı gözlerimizin önünde tarumar edilirken, Taksim Meydanı shopping festin düzenleneceği bir beton yığını haline getiriliyor, Okmeydanı yeni turizm merkezi olarak yeniden tasarlanıyor. Emek Sineması, verilen onca mücadeleye ragmen gözümüzün içine baka baka yıkıldı; keza İnci Pastanesi…Ev ve iş arasına sıkıştırılmış hayatlarımızdan nefes alarak volta attığımız, istersek hiç birşey yapmadan dolandığımız, çay içip sohbet ettiğimiz Taksim, bugün yavaş yavaş büyük sermaye zincirleri ve AVM’lerde  para harcamadan var olamayacağımız bir alan haline geliyor, getiriliyor. Polis ablukası altında daha fazla alış veriş!

Şimdi sırada Narmanlı Han var! Duyduk ki birilerine satılmış.. Satın alanlar da bir otel projesi hazırlatıyorlarmış. 

Narmanlı Hanı sıradan bir yapı değil. İstiklal'deki en eski yapı, mimari özellikleri nedeniyle tarihi ve kültürel bir değer. İstanbul'da bir çok önemli sanatçıya, yazara ev sahipliği yapmış önemli bir geçmişi var. Dahası bir kaç yıl öncesine kadar yemyeşil avlusunda buluşup çay içtiğimiz, hepimize ait yaşayan bir mekan. Bu yapının otele dönüştürülmesi, aynı zamanda bu hafızanın da yok edilmesi ve kamusal kullanıma kapatılması anlamına geliyor.

Narmanlı Han’ın otel yapılarak kamusal kullanıma kapatılmasına itiraz ettiğimiz kadar burayı yok etmeyecek, inşaata açmayacak, kolektif ve bağımsız kullanım imkanları sağlayacak, şehrin kamusal hayatına katkıda bulunacak müşterek bir kullanım alanı olarak nasıl var edebileceğimizi tartışmak için 16 Mart Pazar günü saat 15:30’da Narmanlı Han’ın önünde buluşuyoruz!

Rant odaklı bir değişim yerine yapının şehrin hayatını zenginleştirecek, korunmasını sağlayacak başka kullanım imkanlarını sanat ve kültür üreticileri, tiyatro ve müzik kolektifleri ile birlikte konuşuyoruz.

Yer: Narmanlı Han Önü
Tarih: 16 Mart Pazar
Saat: 15:30

EMEK BİZİM İSTANBUL BİZİM İNİSİYATİFİ
CİHANGİR PARK FORUMU

22 Şubat 2014 Cumartesi

En neşeli öğretmenimiz Nabokov

"Edebiyat Dersleri", Nabokov’un Wellesley ve Cornell üniversitelerinde verdiği derslerin notlarından oluşuyor

Vladimir Nabokov: Bir kez çekim alanına giren okurun, bir daha uzaklaşamayacağına inandığım bir yazar. Hani deyim yerindeyse, kelebek gibi avlıyor sizi. İlk birkaç satırını okuduğunuzda, ne olup bittiğini anlamaya çalışırken, elindeki fileye düşüveriyorsunuz. Artık Nabokov’un geniş koleksiyonunda geçecek ‘kelebek okur’ ömrünüz.
 
Yıllar içinde farklı yayınevlerinden kimi iyi, kimi kötü çıkan çevirileri derleyip toparladığı, özenli yayın hazırlığı, baskılar ve önsözlerle bizlere ulaştırdığı için İletişim Yayınları’na teşekkür ederek başlayalım. “Rus Edebiyatı Dersleri” ve “Nikolay Gogol” sonrasında şimdi de Ayşe Lucie Batur ve Fatih Özgüven çevirisiyle “Edebiyat Dersleri” kitaplığımızın Nabokov kitapları rafındaki yerini aldı.
 
"Edebiyat Dersleri", Nabokov’un Wellesley ve Cornell üniversitelerinde verdiği derslerin notlarından oluşuyor. Öğrencileriyle birlikte incelediği yazarları ve kitapları sıralayalım: Jane Austen / "Mansfield Park", Charles Dickens / "Kasvetli Ev", Gustave Flaubert / "Madame Bovary", R. L. Stevenson / "Tuhaf Bir Vaka: Doktor Jekyll ve Bay Hyde", Marcel Proust / "Swann’ların Tarafı", Franz Kafka / "Değişim", James Joyce / "Ulysses". Bu kitapların çoğu hakkında binlerce sayfadan oluşan okuma notları, incelemeler, tezler olduğunu biliyoruz. Örneğin sadece "Ulysses" üstüne yazılanlar bile, bir kitaplık oluşturmaya yetecektir. Peki Nabokov’un, okuma notlarının, bu binlerce sayfadan farkı ne? "Edebiyat Dersleri"ni benzerlerinden ayıran, özelleştiren ne?
 
Roman tadında notlar
 
Kişisel deneyimle devam edelim: Charles Dickens’in “Kasvetli Ev” adlı romanını okumadım. Ve her ne kadar Nabokov, Austen’i bitirmeden Dickens’a hazır olunamayacağını söylese de, sırf bilmediğim bir romanın dinamiklerini anlamak için kitaba bu noktadan, "Kasvetli Ev" üzerine yapılan çözümlemelerden başladım. Nabokov samimi bir dilin hakim olduğu, şakalarla nefes alma alanları bırakan, sıralamalar ve maddelemelerle kolay algılanan ders notlarıyla bu hiç bilemediğim romanın sayfaları arasında hızla ve gittikçe artan bir bilinçle dolaşmamı sağladı. Dickens’a duyduğu saygıyı aralıksız hissettirdi ve bu kitaptan çok daha geniş bir okuma dünyasının anahtarını verdi. Kimi zaman her an sözlüye çağıracak bir öğretmen, kimi zaman dedikodu yapmaktan hoşlanan bir komşu gibi anlattı anlatacağını. Her zaman neşeli ve samimi.
 
Ama iş neşeli anlatımda ve dostça sohbette bitmiyor. Zaman zaman roman tadı veren kitabı - ders notlarını okuduğunuzda göreceksiniz ki, Nabokov kolaya kaçmadan, ele aldığı romanı didik didik etmekten çekinmeden, bir an için bile yoğunlaştığı metinden kopmadan anlatıyor dersini. Aslında Flaubert dersinde incelediği karşı - ses (counterpoint) tekniğinin edebi metin çözümlemedeki kullanımı söz konusu. Bir yanıyla öğrencisinin bir yanıyla da metnin karşı - sesi olmayı başarıyor Nabokov. 
 
Uyumsuz, ukala
 
Dönelim başa: 11 yaşına kadar evde eğitim alan ama bu sürede Mayne Reid’in western romanlarından "Savaş ve Barış"a muhteşem bir okuma listesini tamamlamış olan Nabokov, ilk olarak St. Petersburg’daki Tenişev Okulu’na kaydolmuş. Kısa sürede uyumsuz, ukala, gösterişçi olarak tanımlanmış. "Edebiyat Dersleri"ni okurken, ister istemez kendisini böyle bir tanımlamanın ortasında bırakan eğitim tarzına ve öğretmenlere, her zamanki alaycılığıyla ders veren bir Nabokov görüyoruz. Parmağını sallamadan ve bilgisini kibirli bir hale dönüştürmeden "Eğitim öyle değil, böyle de olabilir," diyor. Her bir sayfasında, o sınıfta ben de olmalıydım dedirtecek kadar 'neşeli' dersler bunlar. Kitabın önsözünde John Updike’ın, Nabokov’un hayatında öğrenci ve öğretmen olduğu yıllara yoğunlaşması boşa değil. Updike’ın dediği gibi Nabokov için zaten dünya sanatın ham malzemesi ve başlı başına bir sanatsal yaratı. Derslerde yaptığı da bu duyguyu çoğaltmak. Bitmeyen bir öğrencilik duygusuyla ve bitmeyen bir öğretme arzusuyla.
 
Derslerin sonuna geldiğimizde kısa bir bölümle veda ediyoruz kitaba: "Edebiyat Sanatı ve Sağduyu". Bu bölümü, edebiyatla ilgilenen herkese ama özellikle de elinde kalem önünde boş bir sayfa yazmayı bekleyenlere öneriyorum.
 
Bir öneri daha: Kitabı bitirdiğinizde, dönüp altını çizdiğiniz yerleri bir daha okuyun; yani neredeyse bütün kitabı. “İyi ki Nabokov’un öğrencisi oldum,” diyeceğinize eminim.