Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

11 Temmuz 2016 Pazartesi

"Gümüşlük'te kafa dinleyemezsin, Amasra'ya git!"

Gümüşlük yazıları benim için öğretici oluyor.

Neler öğrendim?

1. İlkeleri sevmiyoruz. İlkeli olmayı sevmiyoruz. İlkeler üstünden konuşmak istemiyoruz. Hemen olaya sardıralım, sağlı-sollu girişelim, yüksek perdeden cümleler sallayalım istiyoruz. Gümüşlük'te yaşamakla ilgili müşterekler yaratmak pek umurumuzda değil. Hemen 'vukuata' gelelim istiyoruz. "İyi yazmışsın, hoş demişsin ama falanca restorandaki hesap rezaletini yazsaydın daha iyi olurdu," durumu heyecan veriyor bize.

2. Vurkaç yapmayı seviyoruz. Özellikle bayram günlerinde 'can acıtıcı' hesaplar ödendiğini biliyorum. Bayramdan iki gün önce adam başı 80-90 liraya masadan kalkılan balıkçının, aynı yemek-içki miktarına bayramda 100-120 lira aldığını duydum. Üzücü olan şu; bu duyduğumun gerçekliğine inanıyorum. Oysa "Köyümüzün esnafı yapmaz öyle şey," diyip, sağlam bir defans hattı oluşturmak isterdim. "Bayramda kime ne kadar geçirsek kardır," diyen esnafın nesini savunayım? Kötü giden turizm sezonunun acısını, bir haftalık bayram tatilinde çıkarmaya çalışan ama bu arada Gümüşlük'ün ticari ve turistik marka değerini yerle yeksan eden tüccarın nesini savunayım? Yahu ticaret bu; bu işin önümüzdeki yılı da var. Hay ben senin aklına...

3. Okumayı sevmiyoruz. Fil Uçuşu'nda Gümüşlük üstüne iki yazı yazdım. Bu yazıları okuyanlar, yorumlayanlar ve benimle de konuşanlar oldu. Bir de bu yazıları okumadan, birbirlerine aktaranlar var. "Yine yazı yazmışsın bugün, anlattılar," diyenlere saygılarımla... Üstelik buradaki yine vurgusunu da çözmek zor değil. "Sana mı kaldı be Gümüşlük'ün meselesi" tonuyla, "Yüz verdik deliye, geldi sıçtı halıya" tonu arasında bir vurgu var orada. Okumadan anlayan, anlamadan yorumlayanlara selam olsun.

4. Derdimiz var ama başkası şikayet etsin istiyoruz. "Şunu da yazsana - asıl o değil  de bunu yaz - bunu yazarsan çok okunur" korosundan şarkılar dinliyorum. "Yazalım bunu," dediğimde "Benim adımı verme ama" solosu başlıyor. Çünkü ilkeleri konuşacağımıza kavga etmek istiyoruz. Adımız kavgacıya çıkmasın diye, susmayı tercih ediyoruz. Seviyoruz Gümüşlük'ü, ama uzaktan... Seni uzaktan sevmek, aşkların en güzeli...

5. Suçu başkasına atmayı seviyoruz. Memleketin iliklerine işlemiş cümle burada da var: "Ben yapmadım, o yaptı!" Konuştuğum herkes Gümüşlük için canını vermeye hazır. Mekan sahipleri köyün bu hallerini görünce ağlayacak gibi oluyor. Tatile gelenler çok bozuldu burası, çok üzülüyoruz derdindeler. Yerli halk bayram geçse de rahatlasak ile bayramda ne kazansak kardır arasında bunalımda. Buraya yerleşenler ben de dışarıdan geldim ama ben düşünceli bir kişiyim, bu pisler gibi davranmıyorum filmini çekiyor. O yapmadı, bu yapmadı? Kim yaptı be, Miki mi yaptı? Bütün mekan sahipleri, bir yanındaki mekandan şikayetçi: Müzik olayını bilmemkim başlattı, falanca mekan az personelle servis yapıp voli vurmaya çalışıyor, öbürkünün zaten belediyede tanıdığı varmış, beriki sütten çıkma ak kaşıkmış ama o yapıyorsa ben neden yapmayacakmışım. İşte çözüm bulundu; o yapıyorsa ben de yaparım. Herkesin melek olduğu bir köyde, şeytani olayları kimin gerçekleştirdiğini bulmak zorundayız. Yaşasın Gümüşlük polisiyesi...

6. Yaşadığımız ya da ziyaret ettiğimiz yerle ilişki kurmayı sevmiyoruz. Ya da kendimiz ilişkiden ne anlıyorsak onu uyguluyoruz. Karşı tarafı dinlemekten hoşlanmayız biz, bu konuda da aynı davranıyoruz. Gümüşlük'ün bize anlatacakları olabilir ama hangimizin umurunda. Biz ne dersek odur sonuçta. Ey şanlı ülkem, ey onurlu vatandaşım, diyalog dediğin nedir ki, senin hayatın koca bir monolog!

7. En iyisini BİZ biliyoruz. İkinci bir görüşü dinlemeye ihtiyacımız yok. Bayılırım ülkemin bu özgüvenine. Mesut Süre'nin dediği gibi; Az bilgiyi yüksek özgüvenle pompala, elbet masada sana inanan biri çıkar. Örneğin ben Gümüşlük hakkında çok az şey biliyorum ve öğrenmeye çalışıyorum. Buraya yerleşmenin sonucundaki bir merak değil bu, kısa süreliğine gittiğim yerlerde de değişmez bu bakış açım. Öğrenmeye çalışırken düşüncelerimi paylaşıyorum, tartışmaya açıyorum. Karşılığında "Sen de Bizimkiler dizisinin Sabri Bey'i gibi oldun," denmesine aldırmadan. İkinci ve üçüncü şahıs anlatılarını da önemseyerek. (Bir sonraki maddede bunun örneğini göreceksiniz.)

8. Gümüşlük ve Müşterekler başlıklı yazımın altına, adını vermek istemeyen biri şu yorumu yapmış.

Türkiye'nin bir numaralı eğlence merkezi Bodrum'un bir köşesine yerleşip "aman buralar bozulmasın" demek çok saçma. Nitekim dişarıdan buraya yerleşen herkes mevcut rantı biraz daha arttırıyor ve Bodrum markasının özü de eğlence ve gece hayatı. Gençler ve yaşlanmayanlar yorulana kadar eğlenme, bayılana kadar içme ve sabahlara kadar sohbet ve muhabbet etme özgürlüğü arıyor Bodrum'da. Bundan rahatsız olanlar, erken yatıp geç kalkmak ve özellikle de kafa dinlemek isteyenler Bodrum'u tercih etmesinler ve boşuna ranta katkıda bulunmasınlar. Enfes bir deniz, tertemiz bir doğa, sakin bir ortam ve mantıklı fiyatlara rakı-balık sofrası arayanlar bunları Amasra'da da bulabilirler.

Bu kişiyle tanışıp sohbet etmek isterdim. Elbette kendi bakış açısıyla çok ama çok haklı. "Huysuz ihtiyar" olarak tanımladığı nüfusu Amasra'ya davet ediyor. Fena fikir değil aslında...Elbette Bodrum'un tarihinden, Balıkçı'dan Mavi Yolculuk'a uzanan süreçten haberi olmayabilir bu kişinin ama genel algıyı okuyabilmek için birkaç veri var yazdıklarında. Bir; Bodrum yarımadasını 'homojen' bir yapı olarak görüyor. İki; bu 'homojen' olma halinin ana maddesinin 'eğlence ve gece hayatı' olduğuna inanıyor. Üç; eğlenmek fiilinin içki-sohbet-dans-müzik vb ile oluştuğuna inanıyor. Dört; ülkeye hakim olan "Burası böyle kardeşim, beğenmiyorsan çeker gidersin" diline yenik düştüğünün farkında değil. Beş; turizm ideolojisini hiç anlamamış.

Yine de bu genç ve eğlenmeyi çok iyi bilen arkadaşım haklı. Özellikle rant konusundaki sözlerini ciddiye almalı. Eğer Gümüşlük'ü dinlemeyi başaramadığımız gibi, dinletmeyi de başaramazsak çekip Amasra'ya gitmemiz gerekiyor. "Gençler ve yaşlanmayanlar" demesi beni biraz üzdüyse de, çabuk toparlandım. Ayrıca eğlenmekten zaman bulup bana uğrarsa, bu arkadaşa da vereceğim kitaplar var. Bayılana kadar okuyabilir.

9. Bu yazı çok uzun oldu, kimse okumayacak biliyorum. Ama sabah yürüyüşünden sonra bir enerjik oluyorum ki sormayın. Üstelik dün akşam bayılana kadar içmiştim...

Gümüşlük hakkında yazmaya devam edeceğim.

9 Temmuz 2016 Cumartesi

Gümüşlük ve Müşterekler

Birsen Tezer, OffGümüşlük sahnesindeydi.

Ekip mükemmel, Birsen şahane, gece yumuşak, mekan tıklım tıklım...

Dinleyici profili iyi. Herkes 'gerçekten' müzik dinlemeye gelmiş. Hal böyle olunca Birsen Tezer'in saat 23.45'te "15 dakika sonra bırakmamız gerekiyor," demesi homurdanmalara yol açıyor. Herkes istiyor ki konser sabahlara kadar sürsün.

İşte tam bu noktada Birsen Tezer, Gümüşlük'te yüksek volümlü müziğin saat 24'te kesilmesi kuralıyla ilgili harika bir cümle kuruyor: "Aman söylenmeyin böyle bir kural var diye, iyi ki var," diyor ve ekliyor: "Bütün renkler kirlenirken, biz Gümüşlük'ün harika renklerinin kirlenmesine izin vermeyelim. Burayı sessizliği, doğallığı, samimiyeti için seviyoruz. Öyle kalması için de ne gerekiyorsa yapalım."

Harikasın Birsen. (Kanun solosunu biraz daha uzatabilirdin ama olsun, gerçekten harikasın.)

Birsen'in anlatışı önemli ve zihin açıcı. Fil Uçuşu'ndaki "Gümüşlük ve gürültü" yazımla ilgili katkı sağlayıcı cümleler duydum köyümüzün sakinlerinden. Oysa herkesin bildiği, aralarında konuştuğu konuları aktarmaktan başka bir şey yapmamıştım. Demek ki daha çok konuşulması, daha çok yazılması lazım.

Aman yanlış anlaşılmasın. Müziğe-eğlenceye düşman biri değilim. Bilenler bilir... Sadece dengede yürümeyi seviyorum. Şuna benzetirim durumu: Kimi zaman evlenen-birlikte olmaya başlayan çiftlerden biri, diğerini kendine benzetmeye çalışır. Pespaye bir şeydir bu. İster yaşam seçimi olsun, ister ticari nedenler olsun, buraya yerleşenlerin de Gümüşlük'ü "kendilerine benzetmeye" hakları yok. Hem kendin olmak hem de burayı anlamak mümkün.

Aman! Uzattım. Eğlenmekse eğleneceğiz ama Gümüşlük de Gümüşlük olarak kalacak. Bu kadar net.

Bunun için yapılması gereken müştereklere saygı duymak. (Hanımlar, beyler! Biz "Müşterekler"e saygı duymayı Gezi'de öğrenmedik mi?)

Gelelim "müşterekler" üstünden örneklere...

Gümüşlük'ün gökyüzü müştereğimizdir. Hikayeler yazdık o gökyüzüne bakarak, o yıldızların altında aşık olduk, dertlendik, eğlendik. Bu gökyüzünü "lazer ışıklarınızla" çizmeyin lütfen.

Gümüşlük sahili müştereğimizdir. Sigara izmaritinizle, bira şişenizle, çöpünüzle burayı kirletmeyin lütfen. (Gece boyunca iki meze fazla satmak için bin takla atan mekan sahipleri, sabahın erken saatlerinde dükkanlarınızın önü nasıl bir çöp yığını oluyor farkında mısınız?)

Gümüşlük mekanları müştereğimizdir. O mekanların müdavimi olalım olmayalım, gidelim gitmeyelim onlara sahip çıkmalıyız.

"Şu masayı istiyorum, rezerve olması umrumda değil, çünkü ben çok para bırakacağım," diyen tatilci! Bu yazıyı okuduğunu sanmıyorum ama okursan sana çok para vereceğim, çünkü belli ki sadece bundan anlıyorsun. Ama bil ki parayla insanlık olmuyor be delikanlı!

Masaya ne geldiyse silip süpüren, karnı doyup sıra hesap ödemeye geldiğinde "Şu lezzetli değildi, bunun servisi kötüydü, öbürünü beğenmedim," diye indirim almaya çalışan cinfikirli müşteri! İtirazın varsa ekmeği salataya şamandıra yapmadan söyle. Hesap sırasındaki "numaraların" hak arayışı değil, hak yemek oluyor. Mekan sahiplerini köşeye sıkıştırmakta arama eğlenceyi.

Çocuklu aileler "önceliklidir" ama "ayrıcalıklı" değildir. Elbette hem mekandakiler, hem de diğer müşteriler çocuğunuzun yemeğinin-içeceğinin erken gelmesine, rahat etmesine gereken özeni gösterir. Önceliktir bu. Ama çocuğunuzun mekanda dilediğince koşuşturması, başka masaları rahatsız etmesi, tabletten açtığınız çizgi filmi bangır bangır dinlemesi "ayrıcalığına" sahip değilsiniz. Hoyrat eğlence anlayışınız için çocuğunuzu kullanmayın. (Yahu bir de düşünün, o çocuklar büyüyecek ve onlardan "eşitlik" bekleyeceğiz biz.)

"Gümüşlük'e gittik, eğlencenin dibine vurduk," diyen kahkaha makinaları. Ne güzeldir eğlenmek. Ama yan masada-şezlongta kitap okuyan adamın da çok eğlendiğini unutmayınız. (İsteyene kitap verebilirim, okumak eyleminin ne kadar eğlenceli olduğuna inanamayacaksınız.)

Gümüşlük denizi müştereğimizdir. Ama pet şişeler meselesine hiç girmeyeceğim. Dünya kendini yiyip bitirirken kimse denizleri kirletecek kadar salak değildir ne de olsa!

Gümüşlük geceleri müştereğimizdir. Hem eğlenmeyi, hem sessizliğin içinde kaybolmayı başaracağımız gecelerdir onlar. İyi müziğin, kötü müziği kovacağı geceler. Hepimize ait ve hiçbirimizin tekelinde değil.

Gümüşlük sohbetleri müştereğimizdir. Dedikodudan, boş lakırdıdan ve gevezelikten uzakta.

Baktım da uzun bir yazı olmuş. Gevezelik sevilmez. Kusura bakmayın, çenem düşüyor bazen. Sahil boyunca, elleri arkasında yürüyen huysuz amcalara döndüm. Beni bu hallere düşürenler utansın!

Gümüşlük hakkında yazmaya devam edeceğim.


Not: Müştereklerimiz konusunda benzersiz bir kitap tavsiye etmek isterim. İlgilenenlere. Jay Walljasper'in derlediği "Müştereklerimiz" Metis Yayınları etiketiyle piyasaya çıkmıştı. 

7 Temmuz 2016 Perşembe

Gümüşlük ve gürültü

Gümüşlük gece 12'de sessizliğe bürünüyor.

Saat 24'te. Yani tam geceyarısı. Külkedisi benzetmesini sevenler için bulunmaz nimet.

Sessizlik.

Yani Gümüşlük'te eğlence mekanlarından, restoranlardan yükselen müzik sesine saat 24'e kadar izin veriliyor. Bu saatten sonra sokaklara taşacak kadar yüksek sese izin yok. Mekanın içinde kalan hafif bir müziğe kimsenin itirazı yok tabii.

Bir kuraldan söz ediyorum. Yasakları sevmeyen biri olarak "kural" diye tanımlamayı seçiyorum. Herkesin hemfikir olduğu, üstünde anlaşmaya vardığı bir uygulama diyelim.

Herkesin mi? Hayır.

Her tatil beldesinde olduğu gibi Gümüşlük'te de "karışık" bir nüfus var. Yerli halk, zamanla yerlileşmiş halk, yerli halkın yaşam dinamiklerini anlamış ve buna özen gösteren uzun süreli ziyaretçiler ve tatilciler.

Doğma büyüme Gümüşlüklü birinin dediği gibi, kızılderililer ve yankiler.

Bu yıl, Gümüşlük gürültülü. Ülke turizminin kafa karışıklığı, buraya da yansımış durumda. İşletme sahipleri, oldukça kötü giden turizm mevsiminde dik durmaya çabalıyor. Bu çaba, pragmatik kararları da yanında getiriyor elbette. Bayram tatilcilerinin "sabahlara kadar eğlence" isteği, ortak yaşamın kurallarını yerle bir edebiliyor. Mekanlar kısa sürede, sezona yayılan zararı aza indirgemek için kuralsız-hazırlıksız-hesapsız davranmak durumunda. Müzikse müzik, yetersiz personelse yetersiz personel, yüksek fiyatsa yüksek fiyat. Sezonu kurtarmak için ne yapılması gerekiyorsa yapma çabası.

Gümüşlük'ü bilenler, o kısa ve dar sahil şeridini de bilir. O şeritte yürümenin bile zorlaştığı dakikalarda birbirine karışan müziklerle geçiyor bayram günleri. Bütün işletmeler duruma kendi penceresinden bakıyor. Böyle bir bakışta durumu rasyonelleştirmek zor değil elbette. "Benim müşterim kafasını dinlemek istiyor," diyenler yüksek sese öfkeli, "Tatil dediğin biraz da eğlencedir, burayı kendi içine kapatmaya kimsenin hakkı yok," diyenler saat 24 kuralına karşı.

İki gece önce, sahilin bir noktasında, dört ayrı müzik tarzını aynı anda dinleyebildim. Caz gitarına darbuka sesi, Türkçe şarkılara hiphop basları karıştı durdu. Gümüşlük gürültüsü ile böylece tanışmış oldum.

Onlarca koyu ve farklı yaşamları olan Bodrum'da, Gümüşlük'ün de "birörnek eğlence anlayışına" mahkum edilmeye çalışıldığını görmek -kişisel olarak- hüzün verici. "Tonla para harcadık, basları gümbür gümbür bir ses sistemi kurduk, Gümüşlük'e gerçek Bodrum eğlencesini getiriyoruz," diyen bir turizm ticaretinin, bu küçük kasabayı anladığını kimse söyleyemez. Dileyen bu "gümgüm baslı" eğlenceyi Bodrum'un başka bir koyunda yaşayabilir ama Myndos'un böyle bir beklentisi yok ki...

Oysa teknik çözümleri de var bu konunun. Sesi sadece mekanda tutan, dışarından duyulmayacak ses sistemleri var. Dünyanın birçok "sakin" turizm beldesi kullanıyor bu sistemleri. İsteyen eğlenceye-müziğe doyuyor ama bir kasabanın markası haline gelmiş "sessizliğe-sakinliğe" de zarar vermiyor.

Müziğin esrikliği ile iki kadeh fazla içki satmak, zorlu turizm yılında işletmelerin hoşuna gidiyor. Saat 24 kuralının esnetebildiği kadar esnetmek istiyor mekanlar. Oysa kalıcı çözümler, bu vurkaç anlayışından çok daha etkili olacaktır.

İşin kötüsü bu durum kızılderililerle yankileri karşı karşıya da getiriyor. Kimileri elinde telefon saat 24'ü bekliyor ve hemen jandarmaya "gürültü şikayetinde" bulunuyor. Kavgacı olmadan çözemiyoruz sorunları.

Gümüşlük'ün bu sorunları özeceğine inanıyorum. Yıllar içinde çokça sorununu çözdü bu kasaba. Hem de güle oynaya. Bu yıl artan "gürültü kirliliği" de çözülecektir.

Bunun için halktan Belediye'ye, işletmelerden kısa süreliğine gelen tatilcilere, herkesin çabası ve karşılıklı anlayışı gerekiyor. (Bayram tatili çılgınlığından sonra, bu anlayışlı dilin çok daha rahat bir şekilde kurulacağına inanıyorum.)

Gümüşlük bu günlerde gürültülü.

Ama ben iyi niyetli ve sakinim. Geçecektir.

6 Temmuz 2016 Çarşamba

İlkokul öğretmenimi 'ihbar' ediyorum, bana Aziz Nesin okuttu!

İlkokulu Ankara'da Teğmen Kalmaz İlkokulu'nda okudum.

Önlüklerimiz maviydi. Sınıflarımız kalabalıktı. Her sırada üç kişi otururduk. Dörtlememiz gereken zamanlar bile olmuştu.

Sınıf öğretmenimizin adı Sabahat Yılmaz idi.

Ufak tefek, yumuşak sesli bir öğretmendi.

Kimi zaman sabrı taşar cetveli aline alırdı ama çoğunlukla sakin, anlayışlı bir öğretmendi. Ders aralarında oyunlar oynatırdı bize. Sevgisi öfkesinden fazlaydı hep.

Üçüncü sınıftayken bir kitap okutmuştu. Her gün, son derste. Çoğunlukla beni tahtaya diker, bana okuturdu. Ayrıcalık yapmamak için "Okumak isteyen var mı?" diye sorardı önce. Kimi gün başka bir arkadaşım okurdu ama çoğunlukla 'iş' bana kalırdı.

Her gün bir bölüm. İlk günden sonra, kendime güvenim artmıştı, biraz 'rol keserek' okumaya başlamıştım.

Gözümüzden yaşlar gelene kadar gülerdik. Ben okurken gülmemek için kendimi zor tutardım. Eğer zaman kaldıysa okuduğumuz bölümle ilgili yorumlarımızı dinlerdi. Öyle felsefi yorumlar değildi elbette. "Ben en çok şuna güldüm, şu lafı bir daha okuyalım mı" tadında sohbetler demek daha doğru.

Sabahat Öğretmen'in bize okuttuğu kitap Aziz Nesin imzalı bir kitaptı: Şimdiki Çocuklar Harika.


Aziz Nesin'i saygı ve özlemle andığımız bu gün, bana ilkokul üçüncü sınıfta Şimdiki Çocuklar Harika'yı okutan öğretmenimi de sevgiyle anmak istedim.

Fil Uçuşu'nda "Kitap Yasaklamak: Öğretmenler, Muhbir Vatandaşlara Karşı" başlığıyla yazdığım yazının hemen sonrasında bu anıyı hatırlamam tuhaf. Bugünün 'muhbir vatandaşı' çerçevesinden bakarsak, benim de Sabahat Öğretmenimi 'ihbar' etmem gerekiyor.

Yazın bir kenara: Sabahat Öğretmen, bana Aziz Nesin okuttu.

Bana güvendi. Benimle konuştu. Beni dinledi. Beni anladı.

Sözümü tekrar edeyim. Yarına o 'muhbir vatandaşlar' kalmayacak. Yarına Sabahat Hoca kalacak. Aziz Nesin'in her bir satırı kalacak.

Aziz Nesin'e ve Sabahat Yılmaz'a sonsuz saygı ve teşekkürlerimle...


Kitap yasaklamak: Öğretmenler, muhbir vatandaşlara karşı

Haberi okumuşsunuzdur.

Buket Uzuner'in çok okunan-çok bilinen kitabı Kumral Ada Mavi Tuna'yı öğrencilerine 'öneren' bir öğretmen hakkında soruşturma açıldı. Bu soruşturmanın nedeni, kitapta 'cinsel yönden sapkın ifadelerin yer alması'.

Kartal İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü, öğrencilerine bu kitabı okumalarını öneren öğretmenden 'savunma' istedi.

Savunma talebinde altı çizilecek yerler var: Kızlı erkekli sınıf, aile kültürü, toplumumuzun kimliği, kimliği tam oturmamış öğrenciler...

Bu savunma talebi metnini yazanların, bu noktaları açıklamasını çok isterdim. Ama mümkün değil. Her şey bir yana, bu muğlak noktaların net bir karşılığı olmadığını hepimiz biliyoruz. Sadece duruma ciddi bir bakış uydurabilmek ve metni derinlikli göstermek amacıyla bulunmuş 'kılıflar' diyebiliriz.

Yine de şu net: Bu metni hazırlayanlar kızlı erkekli sınıflardan rahatsız. Açıkça dile getiriyorlar bunu. Ayrıca lise düzeyindeki bireyleri 'kimliği tam oturmamış öğrenciler' olarak görüyorlar, tanımlıyorlar.

Peki öğretmenden savunma istenmesi noktasına nasıl geliniyor?

Öğretmenler, öğrencilerine okuma listeleri hazırlıyor, kitaplar öneriyorlar. Kimi öğrenciler bu kitapları okuyor, kimileri seviyor, kimileri sevmiyor. Kimileri öğretmenleriyle kitap üstüne tartışmak istiyor, kimileri kitapta 'sevmedikleri bölümler' üstünden öğretmenlerine cephe alıyor.

Bir de veliler var. Çocuklarının elinde gördükleri kitapla ilgilenen ve bu kitapları bir 'aile sansüründen' geçirmek isteyen veliler. Olabilir. Hiç değilse bu sayede, o veliler de kitap okumuş oluyorlar. Ama iş ' aile sansürü' ile kalmıyor. 'Sevmedikleri bölümler' üstünden bir 'yasaklama kampanyası' başlatmaya kadar götürüyorlar işi kimi zaman. Okul yönetimine şikayette bulunuyorlar.

Kitap öneren öğretmenle 'aynı görüşte' olmayan okul yöneticileri de var tabii. Kitabı ellerine alıp 'sevmedikleri bölümleri' görünce beyinlerinden vuruluyorlar. Kimliği tam oturmamış öğrencilerin bu bölümleri okuyunca birer canavara döneceğini öngörüyorlar. Muhbir öğrenci, muhbir ebeveyn, muhbir eğitmen hemen resmi kanallara başvuruyor.

Sonrasında gelsin yasaklamalar, soruşturmalar, kovuşturmalar...

Buket Uzuner ve Everest Yayınları, bu son olayda gerekli basın açıklamalarını yaptı. Konunun hukuki sürecinin takipçisi olacaklarına da eminim.

Ama olayın vehametini 'bir yazarın falanca kitabı bilmem hangi lisede yasaklandı-toplatıldı' çizgisinden daha ötede görmemiz gerektiği kesin. Bu çizginin nerelere kadar uzayabileceğini tahmin etmek zor değil. Kimin, hangi 'bölümü sevmeyeceği' ve hangi refleksle 'muhbir vatandaşa' dönüşeceğini düşünsenize...

Bir öğretmenin, öğrencilerine kitap önerme heyecanını-arzusunu yok etmenin sonuçlarını düşünsenize...

İşin bu kısmı oldukça ciddi.

O öğretmenlere sahip çıkmamız gerekiyor. Öğrencisine yeni kapılar açmaya çalışan, onların zihnine güvenen bir öğretmeni 'muhbir vatandaşın' kör karanlığına bırakmamak gerekiyor.

Bir kitabı, bir okulun 50-60 öğrencisine yasaklayabilirsiniz. Kumral Ada Mavi Tuna ya da başka kitapların içeriğinde sizi rahatsız eden bölümleri o öğrencilerin dünyasından yok ettiğinizi sanabilirsiniz. Öğretmenlerin, öğrencilerine olan güvenini soruşturmalarla sarsmaya çalışabilirsiniz.

Ama dünya tarihi muhbir vatandaşların gammazlamaları, muğlak soruşturma metinleri üstüne kurulmuyor.

O kitaplar kalacak yarına.

Ve yarını, o kitapları öğrencilerine 'öneren' öğretmenler kuracak.


3 Temmuz 2016 Pazar

"Yaz tatili için okuma listesi" meselesi

Her yaz aynı şey...

"Yaz için okunacak kitaplar listesi" meselesi...

Tembel bir dergicilik ya da gazeteciliğin her yıl tekrar eden ezberi.

Arada bir bana da soruyorlar, sağ olsunlar. İnatla şu işi mevsime göre haberleştirmeyin demeye gelecek birkaç kelime geveliyorum. Sonra da ayıp olmasın diye birkaç kitap adı veriyorum. Bazen bu listelerden affımı rica ediyorum. Bugüne kadar böylesi listeler konusunda üzdüğüm-kırdığım gazeteci arkadaşım olduysa affola...

Ama, siz de bana hak verin. Yaz kitapları ne demek bilmiyorum... Öğrenmeye de niyetim yok. Mevsimi düşünmeden kitap okuyanlardanım ben. Birkaç yayınevi fazladan haber olacak, birkaç gazete eki sayfa dolduracak diye liste uyduramıyorum. (İnanın zorladım kendimi ama yapamadım. Dedim ya, affola...)

Hemen kendimi eleştireyim. Bazı yayıncılar da der ki, "Yaz mevsimi insanların, işlerinden biraz uzaklaştığı, okumaya daha çok zaman ayırabildiği bir mevsimdir. Böyle zamanlarda listeler aracılığıyla, onların okuma heyecanını yönlendirmek herkesin hoşuna gider."

Bak böyle söyleyince, konu güzelleşiyor.

Böyle deyince, istediğimiz kitabı önerebiliriz ayrıca. "Şöyle yazlık-hafif kitaplar" takıntısı yok herhalde...

Anlayacağınız kafamın karışık olduğu -hatta biraz saçma- bir konu bu.

Şimdi bayram tatili için okuma listesi öneriyorum. Hazır mısınız?

Benim olmazsa olmazım bir seri: Patricia Highsmith'ten "Becerikli Bay Ripley" serisi...

Can Yayınları toplu halde yayınladı seriyi. Resmen hazine...

Üstelik serinin daha önce Türkçede yayınlanmamış bir kitabı da var artık elimizde.

"Ben onun filmini izlemiştim," falan demeyin. Seriyi mutlaka okuyun.

İşte yapmam dediğim şeyi yaptım ve yine bir "yaz tatili için okuma listesi" önerdim.

Budur.


Duvarseviciler

Şehrin ortasına bir duvar yaparlar bazen. Şehrin, yüreğimizin, özgürlüğümüzün, insanlığımızın...

O duvarı yıkmak için elinden geleni yapan, sesini çıkaran, düşünen, çabalayanlar cesaretle ortaya çıkarlar. Güçlerini birleştirirler. Duvarın dibine kadar gider, ellerini o kara tuğlalardan bir an olsun ayırmadan sarsarlar.

Duvarın yıkılması için ne gerekiyorsa yaparlar.

Tam da yıkılma anında altında kalırım korkusu olmadan, bu tuğlalar başıma düşer mi diye düşünmeden.

Bir de duvar yükseldiği anda ortadan kaybolanlar vardır. Yüreğini, özgürlüğünü, insanlığını tekrar kazanmak isteyenler, canları pahasına duvarı yıkmaya çalışırken, uzaktan izlerler olanları. Yeri geldiğinde "Ama duvarın işe yaradığı anlar da oluyor," derler, yeri geldiğinde "Duvar olmasa daha iyi ama madem var üstüne çiçek resimler yapalım," derler.

Zamanla daha da alışırlar duvara. Onu yıkmaya çalışanlara düşman olurlar. Duvarsevicilik iyi gelir onlara.

Ama yine de, 'günün birinde özgürlük tutkusu duvarı yıkarsa' diye, yanlarında bir sırık bulundururlar. Tam duvarın yıkılma anında, altında kalma tehlikesi olmadan, o uzun sırıkla şöyle bir dürtüp "Ben de yıkılması için ne çabalar verdim," diyebilmek için.

Duvarı yıkmak için gençliğinden, aşkından, ailesinden, canından olanların üstünden uzatıp sırıklarını, özgürlüğün gelişini de ceplerine koymaya çalışırlar. Ne tuhaftır ki, bir kısmı başarır bunu.

Benzetmeyi uzatmayacağım...

O duvarlar bir gün yıkılacak.

O gün yüreğini ortaya koyanları da göreceğiz, elinde bir sırıkla uzaktan dürtenleri de...

Duvarseviciler. Sizi tanıyoruz!

2 Temmuz 2016 Cumartesi

Unutmadık. Unutmayacağız!

Atatürk Havaalanı'ndaki patlama sonrasında, kısacık bir zaman dilimi içinde, henüz teröre kaç kişiyi kurban verdiğimizi bilmezken, henüz olay sonuçlanmamışken, henüz...henüz... anlayacağınız ölümün rezil kokusu henüz ellerimizdeyken, siyasi aklamalara-siyasi karalamalara girişti kimileri. Saniyeler, dakikalar içindeki tepkinin bu olabilmesi düşündürücü. Umutsuzluk sarıyor insanı böyle olunca.

Kabataş Yalanı'nı duyunca, o yalancıları görünce umutsuzluk sarıyor insanı.

Tecavüzcünün, çocuk tacizcisinin aklanması için cümle kurabilen insanları görünce nefesimiz kesiliyor, umutsuzluk giriyor kanımıza.

Gözümüzün içine bakarak yalan söylendiğini görünce umutsuzluk sarıyor.

Bu coğrafyada, umutsuzluğa düşmek için her türlü tuzak var. Adımını adımının önüne koyarken dikkat edenler bile kurtulamıyor o tuzaklardan. Kimi zaman nefret, kimi zaman öfke, kimi zaman da çaresizlik öyle bir hal alıyor ki, umutsuzluğa dönüşüyor.

Benimle aynı kuşaktan olanlar, bu duyguyu 2 Temmuz 1993 günü ve sonrasında en koyu haliyle yaşamıştır. Bizler o günü gördük, saniye saniye yaşadık. Madımak Oteli yakılırken, orada canlar alevler içindeyken biz insanlığımızdan utanmayı öğrendik. O günün hükmedenleri açıklamalar yaparken kanımız çekildi. O açıklamaları duyduk. O vahşilere, o katillere arka çıkanları, onları aklamak için türlü takla atanları gördük. Tıpkı bugün, o vandallardan mağdur yaratmaya çalışan zihniyeti gördüğümüz gibi...

Ne büyük bir umutsuzluk değil mi?

Hah, işte orada duralım bir kalem. Yok öyle yağma...

Umutsuzluğun ataletine sığınacak değiliz. Birilerinin yalanlarına yalan eklemesini çaresizlik içinde izleyecek değiliz. Sahte mağduriyetlere teslim olacak değiliz.

Aman yanlış anlaşılmasın, burada kullanılan "biz" öznesi, doğrudan bir siyasi duruşu falan temsil etmiyor. İnsan olmanın en basit haliyle kullanılan bir özne bu. 

Tarih bazı olayların kırılma noktası olduğunu, iyiyle kötünün ayrıştığı anların insanlık tarihini belirlediğini fısıldar.

Biz Madımak'ı unutmadık. Unutmayacağız. 

Hiç merak etmeyin, vicdanınız çatlayana kadar size de hatırlatacağız. 


27 Haziran 2016 Pazartesi

İpekli Mendil Kütüphanesi'nden Açık Davet

İpekli Mendil yolculuğunda çekilen fotoğraflardan bir sunum hazırlanmış.

Dileyen yazının sonunda paylaştığım videoyu izleyebilir. Ama baştan söyleyeyim. Bazı fotoğraflar sizi hiç ilgilendirmeyecek. Tanımadığınız öğrenciler, tanımadığınız öğretmenler... Arada yazarlar, müzisyenler göreceksiniz ama onlar da bir yere kadar çekebilir ilginizi. Antakya'da bir lisenin başından geçenler sizleri çok ilgilendirmeyebilir. Bunu gayet iyi anlarım ve hak veririm.

Ama bu macerayla ilgilenenler de olacaktır. Onlara şunu söyleyebilirim. Her bir fotoğraf karesinin bir hikayesi var. Bütün hikayelerde de öğrenciler var. Kimi okumaya meraklı kimi biraz muzip, kimi ergenliğin en delişmen çağında kimi bir gölge gibi yaşamayı seçmiş. Kiminin derdi deniz kiminin umudu. Kimi Ahmet Büke'ye sarılmış, kimi maNga üyeleriyle bir şarkının notaları olmuş. Faruk Duman'a soru sormaya hazırlanan da orada, Özgür Can Öney'le poz vermeye çalışan da. Olur da seyredersiniz, öğrencilerin yüzlerine iyi bakın derim.

Çünkü o öğrenciler, İpekli Mendil Kütüphanesi'nin asıl sahipleri. 'Uzun İnce Bir Edebiyat Öğretmeni' ile çıktıkları bu yolculukta kütüphanelerine, kitaplarına ve yarınlarına dört elle sarılan öğrencilerin hikayesi bu. Onlar, Antakya Narlıca Anadolu Lisesi Edebiyat Öğretmeni Mehmet Tutar'ın rüya takımı. Onlar, okul müdürünün de büyük desteğiyle Anadolu'da bir lisenin kütüphaneye dönüştürülmüş odasından bütün dünyaya açılmayı başarmış gençler. Onlar, sanatın 'hayranlığa kapılmak' değil, 'sorgulamak ve araştırmak' olduğunu bilen özgür ruhlu bireyler.

İpekli Mendil Kütüphanesi, okul yönetimiyle İpekli Mendil kitabının yazarı edebiyat gönüllülülerinin  ortak başarısı. Bu başarı hikayesinin tam da orta yerinde, benzersiz bir edebiyat öğretmeni duruyor; Mehmet Tutar. Mehmet Öğretmen, yine kendisi gibi edebiyat öğretmeni olan eşi Hüsne Tutar ve oğulları Onur ve Ulaş'ın desteğini de arkasına alarak yürüyor hayatta. Okulun genç ve başarılı yönetici kadrosunun ve diğer öğretmenlerin desteğini de anmak gerekiyor elbette. Mehmet Tutar, bütün bunları birleştiren bir simyacı.

İpekli Mendil kitabının yazarlarına gelince... Kitabın kapağında çok sayıda isim var. Ama dürüst olalım; bu kütüphanenin oluşmasında bu isimlerin bir kısmı özellikle anılmalı. Zaten o isimler öykü ile olan bağlarını hem İpekli Mendil adını verdikleri bloglarında, hem sosyal medya hesaplarında, hem de basılı dergilere verdikleri katkılarda gösteriyorlar. Hepsine teşekkür ediyorum.

İpekli Mendil blogunu takip etmenizi de özellikle öneririm: https://ipeklimendil.wordpress.com/category/ipekli-mendil/

Bu konuda yazacağım, söyleyeceğim çok şey var aslında. Bir gün uzun uzun Hüsne Tutar öncülüğünde açılan İpekli Mendil Öykü Bahçesi'ni anlatmalıyım. Bu girişim, başlı başına bir model oluşturuyor. Öğrencileri kitapla buluşturma ve okuma dünyası üstünden birliktelik yaratmanın benzersiz bir modeli. Açıkçası bu konularda tek çabam, kütüphane ve öykü bahçesinin bir model olarak öncü olması.

Fotoğraflara bakmak isteyenleri daha fazla bekletmeden bütün sanatçılara açık bir davetim olacak.

Yazarlar, müzisyenler, ressamlar, oyuncular ve sanatın bütün dallarındaki üreticiler! Hepinizi Antakya'ya İpekli Mendil Kütüphanesi'nde öğrencilerle buluşmaya davet ediyoruz. Gelin Antakya'ya, öğrencilerle buluşun. Deneyimlerinizi anlatın onlara, soruları cevaplayın. Kitaplarınızı imzalayın, şarkılarınızı birlikte dinleyin. Bol bol fotoğraf çektirin, bu büyük albümdeki yerinizi alın. Akşama da Antakya mutfağının harika yemeklerini tadın, sohbeti benzersiz bir masaya konuk olun. Sizler de bu hikayenin bir parçası olun.

Şimdi sıra sizde!


25 Haziran 2016 Cumartesi

Patti Smith: "People Have the Power"


Patti Smith, İstanbul'daydı.
Zorlu PSM sahnesindeydi.

İzlediğim en iyi konserler listesi yapsam, kesin yazarım bu konseri. Konserden öte bir şeydi zaten. Müzik tarihiydi, şiirdi, sevecendi, saldırgandı, ölümdü, doğumdu, barıştı, öfkeydi, anneydi, babaydı... Ayindi.

Gloria, Redondo Beach, Free Money, Birdland, When Doves Cry, Because the Night, My Generation ve çok haha fazlasıydı.

Bir pagan dansıydı, gitarın sapında tonlarca basıncı taşıyan tellerin kopuşuydu.

Bu harika fotoğraf Muhsin Akgün'ün imzasını taşıyor. Instagram hesabından aldım Fil Uçuşu'na koymak için. Muhsin'in o gece harika fotoğraflar çektiğini biliyorum. Konser sonrasında o da benim gibiydi: Büyülenmiş.

Yirmi yaşında bir gençle altmış yaşında bir gencin birlikte şarkı söylediği andı.

(Yirmilerinde bir izleyiciyle bir nevi pogo yaparken buldum kendimi)

Smith'in harika Oath şiiriyle başlayıp Van "The Man" Morrisson'un Gloria'sıyla devam eden o harika şarkının hikayesini merak edenler için şu yazıyı paylaşayım: http://www.covermesongs.com/2014/08/the-story-behind-patti-smiths-gloria.html

Müzikal açıdan rock'tan punk'a giden çizginin ne olduğunu anlatan bir ders gibiydi. Sözler 70lerden bugüne iktidarların, diktatörlerin, küresel şirketlerin, kapitalizmin, doğa talanının attığı bütün adımları hatırlamamızı sağladı. Aşk denen şeyin, insana dair bir güç olduğunu kimi zaman bir anne gibi fısıldadı Patti Smith, kimi zaman devrime birlikte yürünen bir yoldaş gibi haykırdı.

Ne yalan söyleyeyim, artık bütün konserler eskisi kadar heyecanlandırmıyor galiba. Ama arada öyle özel konserler ve olaylar yaşıyorum ki... Patti Smith konseri böyle benzersiz deneyimlerden biriydi.


Konsere girmeden önce, heyecan içinde posterin önüne geçip fotoğraf çektirdim. İyi ki de yapmışım.

Patti Smith İstanbul'daydı.