Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

29 Mart 2015 Pazar

Bir kez daha Vonnegut

Kurt Vonnegut…

Türkiye'de de hatırı sayılır bir okur kitlesi olan yazar.

Kafası güzel insanlardan.

2007'de göçtü gitti bu dünyadan. Ama kitaplarını okuyunca, ne kadar "zamansız" bir yazar olduğunu anlıyor insan. Daha doğrusu, "tüm zamanları kapsayan" bir yazar.


Mavi Sakal/Bluebeard, Şubat ayında Handan Balkara'nın çevirisiyle, Can Yayınları'ndan çıktı.

Müthiş bir kurgusal otobiyografi bu. Şampiyonların Kahvaltısı romanında okurun karşısına çıkan dışavurumcu ressam Rabo Karabekian'ın hayat hikayesi.

Kısa bölümler, zaman içinde gidiş-gelişler ve hayat hikayesinin zeminine yerleştirilmiş bir Amerika ve Amerikan sanat algısı eleştirisi. Üstelik geçen yüzyılın en kaypak yıllarının bir fotoğrafı.

Rabo Karabekian'ın bir Ermeni olarak 1915 hakkında söyleyecekleri de var elbette. Çünkü anne ve babası Rabo'nun tanımlamasıyla 'soykırımın ve katliamın' tam ortasına düşmüş durumda. Romanın birinci bölümünde, ilk döt-beş sayfasına yerleşmiş olan bu hikaye, imparatorluklar devrinden ve soykırımdan söz ediyor.

Mavi Sakal, kara mizahtan örülmüş bir kazak giydiriyor okuruna. Ama bu kazağın desenleri sadece mülteci olmaktan, sanat dünyasından ve felaketlerin dünyasında insan kalmaya çalışmaktan oluşmuyor. Vonnegut'un sürekli okurları nasıl bir olaylar sarmalıyla buluşacaklarını biliyor, sürprizi kaçırmayayım.

Aklıma gelmişken, Kurt Vonnegut daha önce Gece Ana ile Fil Uçuşu'na konuk olmuştu.

Mavi Sakal okunmalı. Vonnegut buldum mu kaçırmam diyenlerdenseniz, tavsiyedir.

25 Mart 2015 Çarşamba

Emma Peel: "Özgürlük"


Emma Peel: Rüzgarların adını öğrenmiştim çocukken. Hala aklımdadır. Gündoğusu, keşişleme, yıldız… Karayel estiğinde burnumun içi ısınır. Poyraz dudakların çatlaması, lodos bitmeyen baş ağrısı demektir. Bulutlara bakınca fısıldarım rüzgarın adını. Ama bunca yılda sonra, şu çivisi çıkmış dünyada anladım ki, iş rüzgarın adını bilmek değil, adını bilmediğin rüzgarın akışına kendini bırakabilmek. Kendin yapamıyorsan doğa yardım ediyor sana. Sanma ki şu atın üstünde ondan daha özgürüm. O beni nereye götürürse ancak o kadar özgürüm…

18 Mart 2015 Çarşamba

Tuğrul Tülek: Teldeki Adam

Cem Yılmaz'ın son filmi "Pek Yakında"nın DVD'si çıkmış. Aldım, izledim. Ama yazı bu filmle ilgili değil.

Filmdeki bir oyuncudan söz etmek istiyorum; Tuğrul Tülek.

Cem Yılmaz'ın bildik-tanıdık kadrosunun dışında bir oyuncu Tuğrul Tülek. Ama filmde yer aldığı sahnelere öyle etkili bir dokunuşu var ki, senaryo gereği "sihirli" olan rolünü, benzersiz bir şekilde gerçek kılıyor.

M.Caner Alper-Mehmet Binay imzalı "Çekmeceler"de de, Tülek filmin bir bölümünü avcunun içine alıyor ve izleyenleri 'deyim yerindeyse' duvara çakıyor. Ece Dizdar'la 'paslaştıkları' sahne filmin hafızalara kazınan sahnelerinden biri oluyor böylece.


Aslında tiyatro severler Tuğrul Tülek için kaleme alınmış bir yazının, sinema penceresinden başlamasına şaşıracaktır. Çünkü o, özellikle İstanbul seyircisi için ve özellikle DOT seyircisi için, "oynasa da izlesek" denilecek isimler arasındaki sağlam yerini çoktan almış durumda.

Benim de Tuğrul Tülek'le tanışmam -herbir oyuncusuna ayrı övgü yazılması gereken- DOT sayesinde oldu. Seyrettiğim ilk oyundan başlayarak, her seferinde beni bir kez daha şaşırtmayı ve sarsmayı başarmış bir isim. Hiç unutmam, benzersiz performanslarından birinin ardından, kulis kapısında tebrik etmek için beklerken, içeriden çıkan mütevazı adama bakıp "Nasıl oluyor yahu, az önce sahnede başka bir dünyanın mümkün olduğuna bizi inandıran adam, sırtına çantasını atmış sakince tebrikleri kabul eden bu adam olabilir mi?" demiştim.

Ama oluyor işte. 'İyi oyuncu' sıfatı da burada yerleşiveriyor ismin önüne.

Daha sonra Tuğrul'u, bir oyunun provası sürecinde gözlemleme şansım da oldu. 'İyi oyunculuğun' sadece kendisine 'çalışan' bir şey olmadığını orada öğrendim. Tuğrul, sadece kendi varlığına değil, oyunun ruhuna katkı sağlayacak her yere nüfuz etmeyi başarıyor. Onunla sahnesi olan oyuncular, bir adım önde başlıyor oyuna. DOT'un hala oynamakta olduğu "Midsummer/İki Kişilik Yaz" ile ilgili bir yazı yazmış ve Gizem Erdem'in başarısından söz etmiştim daha önce. Bu başarıda elbette bütün DOT ailesinin, Murat Daltaban'ın, oyunun yönetmeni Serkan Salihoğlu'nun büyük katkısı var. Ama alkışın önemli bir bölümünün Tuğrul Tülek'e gideceğini de söyleyebilirim. 'İyi oyunculuğun' kendini göstereceği belki de en önemli alanda, yani iki kişinin sırtlandığı bir oyunda, öylesine ustaca bir dengeyi kurmak kolay iş değil. Tuğrul gibi usta bir oyuncunun, partnerine alan açan ve dengeyi bir an bozmayan 'oyunculuk algısı' burada devreye giriyor işte.

Aylar önce izledim bu oyunu. Fırsat bulduğumda gidip yine gideceğim. Henüz izlemediyseniz, aman kaçırmayın.

Dedim ya, yıllar içinde çokça oyunda izledim Tuğrul Tülek'i. Her seferinde kafamda bir alana oturtmak istedim. Sonunda çok sevdiğim bir belgesel olan 2008 tarihli "Man on Wire/Teldeki Adam" çaldı kapımı. Üstünde yürüyeceği teli hep daha yükseğe, daha ulaşılmaza, daha tehlikeliye, daha akıl almaza gerip ölümcül yürüyüşünü orada yapan Phillipe Petit geliyor aklıma Tuğrul'u izlerken. Her oyunda daha yükseğe geriyor telini. Ona inan tiyatrocu arkadaşlarıyla birlikte, o tehlikeli yürüyüşü tamamlamanın benzersiz hazzını yaşamak istiyor. En güzeli de, bunu seyirciyle paylaşarak, onları da yürüyüşün bir parçası haline getirerek atıyor adımlarını.

O benim için tiyatronun teldeki adamı.

Gelelim sinema penceresinden başlama meselesine. Sinemamızın Tuğrul Tülek gibi bir oyuncuya, önümüzdeki yıllarda daha çok alan açması gerektiğine ve açacağına inanıyorum.

Tiyatroda ve sinemada yürüyüşüne devam edecek Tuğrul. Bizlere de o tehlikeli yükseklikte yapacaklarını izlemek kalıyor.

Bir seyirci başka ne ister ki?


15 Mart 2015 Pazar

Batman iyi biri mi?

Dün ilginç bir soruyla karşılaştım: Batman iyi biri mi?

Tanımadığım bir edebiyatsever, ayaküstü sordu soruyu. Hatta bulunduğumuz ortam, fısıltıyla konuşmaya bile izin vermediği için, ders sırasında kaynatan lise öğrencileri gibi notlar ilettik birbirimize.

Kendimce soruyu netleştirmeye çalışan cevaplar vermem, adını bile bilmediğim arkadaşımı mutlu etmedi tabii ki. Gidip gelen notlarda ben konudan kaçan adam oldum. Hatta son noktada "Politik cevaplar bunlar," dedi edebiyatsever arkadaş.

Aslında sorunum biraz tanımlamalarla. Ya da bağlamlarla. Örneğin son yorumunda haklıydı, cevap politikti. Elbette o "kaçamak, arkasından dolanan" anlamında kullandı. Çünkü 'politik' kelimesi günlük dilde hep bu bağlam içinde kullanılıyor.

Soruyu da net, ayağı yere basan bir bağlama oturtmaya çalıştım ama not gidiş-gelişinde başarmadık bunu.

Belki bu yazıyı okuyan birileri, benim "arkasından dolandığım" soruya, "üstüne giderek" net bir cevap verebilir.

Batman (Yarasa Adam) iyi biri mi?


Fazıl Say: Müzik 'benim göğe bakma durağı'm


1970ler Ankara’sı. Tavukçu Lokantası. Yedi-sekiz yaşlarındasın. Baban Ahmet Say ve onun şair arkadaşlarıyla aynı masadasın. Cemal Süreya, Metin Altıok ve daha nice büyük isim. O yıllar, o masalar sende nasıl anılar bıraktı?

Annemle babam ben beş yaşındayken ayrıldı. Annem İstanbul’a gittiğinden babamla yaşıyordum. Piyanoya yeni başlamıştım. 1976’da babam, “Türkiye Yazıları” dergisini çıkarttı. Tirajı 8000-9000 civarındaydı, bugüne göre muazzamdı. Ankara- Kızılay’da, Sakarya’da derginin dört metrekarelik bir ofisi vardı. Yazarlar içeri sığamadıkları için kapı hep açıktı. Ofisin hemen yakınında Tavukçu Lokantası vardı, hala var. Her akşam gidilirdi. Cemal Süreya, Metin Altıok, Turgut Uyar, onların eşleri ve çocuklar… Zeynep Altıok, ben…  Çoğu zaman sandalyelerde uyutulurduk, bazen bağrış çağrış olurdu aralarında. Anlamasak da çok zevkli şeyler dinlerdik. Yaşar Kemal o yıllarda Ankara’ya geldiği zamanlar bizde kalırdı. Çok uzun yıllardır tanıyorum. Benim son 15- 20 yıllık serüvenimi de yakından takip etti. En son Zorlu Center’da ‘Sait Faik’ konserime geldi. ‘Mezopotamya Senfonisi’nin önsözünü yazmıştı. ‘Akdamar Efsanesi’ için de bir şeyler yapmayı konuşmuştuk ama sağlığı el vermedi. Bazı insanların kendisi gökyüzü ve memlekettir. O’nun hayatta olup olmaması önem taşımıyor çünkü eserleri yaşıyor. Son eserleri de çok güzeldi. O, hala koşmaya devam ediyor…

Peki ileride Yaşar Kemal’le ilgili bir proje yapmayı düşünür müsün?

Tabii ki, ilerde O’nunla ilgili bir şey yapmayı düşünürüm.

İlk Şarkılar, çok başarılı bir albüm oldu. Bu albümün seni, sadece gazete haberlerinden takip eden ama hiç dinlememiş olan bir dinleyici kitlesiyle de buluşturduğunu düşünüyor musun?

Tabii ki. Türk halkı sözlü müziğe aşık. Klasik enstrümantal müziği dinleyen kitle çok az, bu bir gerçek. Bizim kültürümüz bu. ‘İlk Şarkılar’ geçen yıl ortaya çıktı ama yirmi yıl önce bestelenmiş şarkılardı. Bunlar benim şiirle tanışmama da vesile oldu. Şiirin hayatımdaki yeri ilginçtir. Madımak olayları sırasında Berlin’de yaşıyordum. Olayları radyodan takip ettim. Düşünsene Almanca bir anonsla, tanıdığın yazarların-şairlerin öldüğünü öğreniyorsun. Hepsinden imzalı kitaplarım vardı. O güne kadar şiir sevmez, okumazdım. “Metaforlar, imgeler, kafiyeler ne ki?” derdim. Bence şiir erken yaşların işi değil. Madımak’tan sonra oturdum, o amcam gibi olan insanların şiirlerini okudum. Şiirler melodileriyle gelmeye başladı, besteler doğdu. O güne kadar hiç sözlü müzik bestelememiştim. Sonra başka şairlere atladım. Orhan Veli, Can Yücel, Pir Sultan... O yıllarda Berlin’de bu bestelerimi birkaç kere seslendirdik. Üzerinden yıllar geçti, şarkılar sesini arıyordu.

O ses Serenad Bağcan’mış demek ki...

Evet. Serenad Bağcan, ‘Nazım Oratoryosu’ sırasında prova yapıyordu. Bizim solistimiz gelmemişti. Nazım’ın Memleketim’ini Serenad Hanım söylesin, dendi. Bir deneme yaptık. Şarkı bittiğinde koro sekiz- on dakika alkışladı. O ünlü solist inşallah bir daha gelmez dedik… Daha sonra, Zeynep Altıok’un babası için hazırladığı “Düşerim” ve “Bu Kekre Dünyada”yı Serenad ile kaydettik. Duruluğu ve her kelimeyi yaşaması çok hoşuma gitti. Böylece “İlk Şarkılar”a kadar geldik. Böyle bir başarıyı beklemiyorduk, iddiamız yoktu. Yaptığım işin çok satması, listelere girmesi falan beni hiç ilgilendirmemiştir. Ama müthiş bir ilgi oldu. O şarkıların yazılmasından bu yana yirmi yıl geçti. Üstüne altmış eser eklendi. Yani “Yeni Şarkılar”da bütün bu geçen yılların damıtılmışlığını hissedeceksin.

Şarkılara şiirlerin değil şairlerin adını vermişsin. O zaman biz de şairlerin adlarıyla ilerleyelim. Edip Cansever?

“Şey şey şey ve şeylerden” şiiri ile başlıyor albüm. Metaforların uçuştuğu bir şiir.
Benim şarkım da denizden geliyor, denize gidiyor. Ama başka bir gezegenin denizine... Alışılmışın dışında bir kurgu yaptım. Şarkıda farklı enstrümanlar var.

Turgut Uyar?

“Göğe Bakma Durağı”… İkinci Yeni’nin ve Uyar’ın baş yapıtlarından biri. Çok mert bir tavırla yazılmıştır bu şiir. Ben de şaire ve şiire acımasızca davrandım ve o tavırla devam ettirdim. “Göğe Bakma Durağı”nı basit bir aşk şiiri zannedenler yanılıyor. Büyük bir ayrılık acısı ve travması var. “Senin bu ellerinde ne var, tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum” diyor. Acıları çok mertçe açığa çıkarmış bir şiir. Serenad Bağcan da dişlerini sıkarak okudu şarkıyı. O travmanın aktarılmasında hem benim hem de yorumcunun büyük katkısı var.

Senin göğe bakma durağın var mı?

Benim göğe bakma durağım, müziğim.

Cemal Süreya?

“Bu Bizimki” yıkıcı, hain, yasa dışı bir aşkın şiiri. On yıl önce temelini attığım, evirip çevirdiğim bir şarkı. Konserde aynısını çalamayacağımız bir kayıt çalışması yaptık. Serenad birinci vokali verdikten sonra ikinci vokale geçiyor ve sonra şarkı, on iki kişilik bir operaya dönüşüyor.

Nazım Hikmet?

“İlk Şarkılar”da ben ve Serenad vardık fakat “Yeni Şarkılar”da koro ve Türk Sanat Müziği enstrümanları dahil olmak üzere çok kalabalık bir orkestra var. Türkiye’nin tanınmış müzisyenleri albüme ses ve emek verdi. Nazım’ın “Masalların Masalı” şiiri de böyle bir şarkıyla geliyor. Felsefî ve benim de en sevdiğim şiirlerinden biridir. Orkestralı bir parça. Kediyi kanun, güneşi ney simgeliyor. Yirmi neyi üst üste kaydettik. Müzikte, fizikte ve sosyolojide ‘cluster’ diye bir kelime vardır. Sıkışmış demek. Seslerin sıkışması ve hepsinin toplamının bir sarı ışık yaratması. Bunu en iyi ney verir diye düşündüm. “Masalların Masalı” şarkısı benim bu albümdeki özellerimden biri...

Ve elbette Hayyam. Dünyanın bugünüyle yine Hayyam aracılığıyla hesaplaşıyorsun...

“Ey Kör”ün bir dizesinde “Şu kurulup dağılan evrende…” diyor Hayyam.  11.yy’ın teknolojisi ile düşünürsen Hayyam’ın ne kadar iyi bir bilim adamı olduğunu görürüz. Bugün de evrenin kurulup dağılması fikrini tartışıyoruz. Ama Hayyam bunları 11.yy’da, o zamanın bilimsel bakışıyla, astrofiziğiyle söylemiş.

Her zaman yeni sesler arayan bir besteci oldun. Yeni Şarkılar’da da farklı enstrümanlara önemli roller veriyorsun. Hatta, seni dinleyenleri şaşırtacak bir enstrüman da var; elektro gitar. Nasıl karar verdin buna?

Sadece elektro gitar değil bas da var. Bu parçayı ben öyle duydum, öyle kurguladım. Bir rock parçası değil. Konsept içinde ramazan davulu da var klasik müzik korosu da köy meydanı da... Gitarı Okan Ersan, bası Eylem Pelit çalıyor.
Parçaya farklı esintiler koyduk. Neden? Ben, cazda da hep akustik enstrümanlarla çaldım. Ama Hayyam’ın şiirinde tüm enstrümanların birlikteliği olduğuna inanıyorum. Böylesi bir ‘birlik’ Hayyam’a yakışırdı.

Uzay senin için ne ifade ediyor, merak ediyorum. “Universe” bu dünyanın dışındaki sesleri arayışının bir göstergesiydi. Yeni Şarkılar’da da sesleri hep yeryüzünden uzaya fırlattığını söylüyorsun. Müzikte ve hayatta bu dünyanın çıkardığı sesler sana yetmiyor mu artık?

Kaçıyor musun dertlerden diyorsun yani? Kaçılması gerekenlerden kaçmak zorundayız, doğru. En zor savaş, kendimle olan. Kültür savaşları falan daha kolaydır. Kendime savaş açtığım an, o en zorudur. Çoğumuz için de öyle. Sanatçılar bazen en uzağa kaçmayı ister.

Savaşıyor musun kendinle, kaçmak istiyor musun?

Kendimle çok savaştım ama barışta kendimi daha rahat hissediyorum.
Kendimle olan savaşım çok sert oldu ve çok uzun zaman aldı. Şimdi barış zamanı.

Barışa dair cümlelerin karşılığını buluyor mu peki? Örneğin 2014’ün Ekim ayında Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası konserlerinin bakanlık tarafından programdan çıkarılmasıyla ilgili hükümete mektup yazdın. Bu mektuba bir cevap geldi mi?

Hayır, cevap gelmedi. Senfoni çalınacaktı. Çalınmadı, sansürlendi. Bakan “Sansür yok ,” diyor. Sansürden anladığı ne bilmiyorum. “Su” diye bir eserim de çalınacaktı Mayıs’ta, ondan da haber gelmedi. Ben bu eseri zaten dünyanın her yerinde çaldım. Benim için kayıp değil. Ben onlara bir sanatçıyı sansürlemenin çözüm olmadığını anlatmaya çalışıyorum.

“Barış ve umut” diyorsun hep. Neyin umudu bu?

Aydınlık bir dünyada yaşamanın umudu. Kendimi Nazım’ın, Hayyam’ın öğrencisi, akrabası gibi hissediyorum. Ben aydınlanmacı dünyanın taraftarıyım. Bildiğim ve sevdiğim şey bu, diğer tarafı da pek bilmem. Ama bu tarafta olup günümüz Türkiye’sinde dertli olmamak mümkün değil.

Bu kadar çok ve yüksek değerde üretirken kendini ülkende yalnız hissediyor musun?

Bizim durumumuzda çok insan var, çünkü üzerimizde bir baskı var. Onlardan olmayanın bertaraf edildiği bir durum. Siyasi konulara pek girmek istemiyorum aslında. Önce Yeni Şarkılar dinleyiciye ulaşsın istiyorum. Biz bu albümü altı yedi kişilik bir stüdyoda yaptık. Bu durumda da üretim yapabiliyoruz, önemli olan bu.

Şarkı” yapmana popçular, rockçılardan destek var mı?

Yok.  Herkes işini yapıyor.

Bir de “Mozart Maratonu” var. Yorumculuğuna yeniden bir vurgu sanki...

Doğru. Yorumcu Fazıl Say ne yapıyor? Benim 1,5 yıldır kafamda dönen, hayatımın en büyük projelerinden biri bu. Müthiş bir emek ve çalışma sonucundan oluşmuş, toplamda 6 CD’ye yayılmış altmış track’lik bir eser. Dört konsere bölerek Salzburg’da, Berlin’de, dünyanın farklı yerlerinde Mozart günleri yapıyordum. Uzun yıllardır yapan olamamıştı bunu. İKSV’nin projeye ilgi duyması bizi neşelendirdi. İlginç bir konsept oluşturduk. İstanbul’un dört ayrı mekanında Heybeliada, Süreyya Operası, Lütfi Kırdar Kongre Merkezi ve Boğaziçi Üniversitesi’nde çalacağız. Yani, dört ayrı konser dört ayrı İstanbul mekanı. Dinlemek isteyenler aynı zamanda İstanbul’un mekanlarına da bir ziyaret yapmış olacak.

“İlk Şarkılar” sahneden de dinleyiciye ulaştı. Peki “Yeni Şarkılar” için teknik zorluklar olabilir mi? Konser olacak mı?

Olacak. Parçaları piyanoya uyarlanmış, diğer enstrümanlardan yoksun, duru bir haliyle sunacağız. Orkestranın tamamını toplamak büyük bütçe, büyük organizasyon gerektirir. Günümüz Türkiye’sinde zor görünüyor.


“Fazıl’ın eli kolaya gitmiyor!”
Serenad Bağcan, Fazıl Say’la çalışmanın zorluklarını anlatıyor

“Yeni Şarkılar”daki besteler önüne geldiğinde ne düşündün?

Açıkçası korktum, nasıl üstesinden geleceğim diye. Hummalı bir çalışma başladı. Tabii bir de şairleri bilmek ve empati kurmak gerekiyordu. O hummalı çalışmadan sonra hafif bir depresyonla da birlikte daha da güzel çalışmaya başladık. Fazıl şiirin matematiğini çözüyor. Müziğe matematik ekliyor. Yani ben hem müziği hem matematiği çözmeye çalışıyorum. Bir de, dinleyici “bunu ben de söylerim” desin istiyorum şarkılar için. İnsanlar zorluğa odaklanmasınlar, şairin yüreğe dokunduğu noktaya odaklansınlar istiyorum..

Fazıl Say’la çalışmak zor mu?


Fazıl Say’la çalışmak çok güzel. Ama şarkıları yorumlamak çok zor. Kolaya eli gitmiyor hiç. Hatta benim bir hayalim var; 80 yaşımıza geldiğimizde ben onun bir eserini 4 nota içinde söylemek istiyorum… 80 yaşında artık diyafram kalır mı bilmiyorum ama bunu yapalım çok isterim. Bir de küçük şikâyetim var: “Ey Kör” parçasını stüdyoda oldukça sert söyledim, hatta ‘brutal’ vokaller yaptım ama Fazıl onu albüme koymadı. Belli olmaz; belki bir gün stüdyo kayıtları yayınlanır.    



7 Mart 2015 Cumartesi

Aşk yedi deniz aşar isterse!

Uzak denizlerin balıkçıları iyi bilir bu hikayeyi.

Yakışıklı kaptan dururken çelimsiz miçoya aşık olan kızın hikayesidir, kulaktan kulağa fısıldanır. Bir sır gibidir.

Çevredeki bütün kadınların yüreğini hoplatan kaptan bir türlü kabullenememiş bu durumu. Nasıl olur da böyle güzeller güzeli bir kız bana değil de şu eğri büğrü miçoya gönül verir, diye düşünmekten başka iş yapmaz olmuş. Miçoyu gemiden atmış, zihninden atamamış. Öfke yiyip bitirmiş içini. Gemisini yönetemeyen, sevilmeyen bir adama dönüşmüş. O yakışıklı denizci gitmiş, bakışlarından kötülük akan bir canavar gelmiş.

Sonunda almış miçoyu gemiye, çıkarmış en uzun seferine. Sırf kızın gözü görmesin diye, uzaklarda bir adaya bırakmış zavallıyı. Şimdi sevsinler bakalım birbirlerini, diyerek basmış kahkahayı.

Oysa bilmiyormuş ki, aşk yedi deniz aşar isterse.

Görenler anlatır kulaktan kulağa, miço ile güzel kızın kavuşma sahnesini. Kız köyünden, miço terk edildiği adadan atlamış suya. Günlerce hiç durmadan yüzmüşler birbirlerine doğru. Denizin bütün renkleri bulaşmış tenlerine. Sonunda bir gün, tam da kaptanın gemisinin önünde, biri denizin turkuazını diğeri güneşin sarısını giyinmişken dokunmuşlar birbirlerine. Son dokunuş.

Kavuştuğunda aşıklar, ölüm gelir mutlaka.

O gün bugündür, denizin derinlerinde bir yerde, mutlaka dokunurlar birbirlerine. Aşkı bilmeyenlere inat.


Uzak diyarların aşıkları iyi bilir bu hikayeyi.

Fotoğraf: Ayşegül Dinçkök