Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

19 Mayıs 2015 Salı

O esnada başka bir yerde...

John Steinbeck, Uzun Vadi adındaki öykü derlemesine gelen eleştiriler söz konusu olunca der ki...

Eleştirmenliğin o tuhaf üçkağıtçılığını ciddiye alamıyorum. Bir kenara garip bir takım laflar istifleyip, sonra da ortaya bir kitap çıkmasını beklemekten ibaret bir iş o.


John Steinbeck
(1902-1968)

Bütün fiiller çaresiz kalır




“Bu kitap, benim kitabım değil,” diyor Sibel Oral. Bu cesur söz aslında kitabın dilinin -anlatı dünyasının da belirleyicisi bir anlamda çünkü Sibel Oral, Roboskî Katliamı gibi kanatıcı ve zorlu bir konuyu ele alırken, kitabı doğrudan kendi kitabı olmaktan uzaklaştıran bir mesafeyi yeğliyor. Zorlu bir karar bu. Tanıklığın en can acıtan hallerinde bile -olabildiğince- öznel kalmaya çalışmak. 
“Roboskî’yi ezberden anlatıyordum, boşlukta bir yerden... Hiç gitmediğim, katliamdan öncesine kadar adını bile bilmediğim bir yeri nasıl da ezberden anlatıyor, adaletin tecelli etmesini bekliyorlar, diyordum aileler için. Öyle ezberden anlattıkça suçluluk duygum da artıyordu.” “Toprağın Öptüğü Çocuklar”ın hemen başlarında yer alıyor Sibel Oral’ın bu itirafı. O andan itibaren Oral’ın, Roboskî başta olmak üzere, insanlığın nice derdine uzak olan herkesin ‘sorumluluğunu-yükünü’ omuzlayacak bir yolculuğa çıkacağını anlıyoruz. Kitabın gücü de bu bakış açısından, kendisiyle yüzleşme cesaretinden geliyor zaten.

Söz gerçek sahiplerinde
 
28 Aralık 2011. Şırnak’ın Uludere ilçesinde bir köy. Kimilerine göre Roboskî, kimilerine göre Ortasu. Bu isim farklılığı bile çok şey anlatıyor aslında. Saat 21.39 ile 22.24 arasında atılan dört bomba. Çoğu 18 yaşın altında 34 kişinin öldürülmesi. 28 aynı aileden 34 kişi. Ve katırları... Sibel Oral “Toprağın Öptüğü Çocuklar”da birçoğumuz için ‘uzaklarda yaşanan facia’ ya da ‘operasyon kazası’ olan olayı, hem siyasetin resmi dilinden hem de basının ‘rüzgara göre eğilen’ dilinden uzaklaştırıp, sözü gerçek sahiplerine bırakıyor. Üç yıldır adalet bekleyen Roboskî halkına. Toprağın öptüğü çocukların analarına, babalarına, kardeşlerine... Zorlu bir karar bu. Çünkü Sibel Oral’ın yapmak istediği (ve sonunda yaptığı), sadece halkla söyleşiler kitabı oluşturmak değil. Roboskî Katliamı’nın bütün cümlelerinden oluşan bir sivil tarih metni oluşturmak. Kitabın “Roboskî Katliamı’nın Türkiye Medyasına Yansımaları” başlıklı ikinci bölümü sadece bir toplumsal tanıklık ve sivil tarih metni olmaktan çıkıp iletişim fakültelerinde okutulacak bir metne dönüşüyor. Gazetelerin ve internet sitelerinin olayı nasıl gördüğü, hangi manşetlerle sayfalarına taşıdığı (ya da taşımadığı), nasıl fotoğraflar ve fotoğraf altı metinleri kullandıkları hem istatistiksel verilerle hem de fotoğraflı örneklerle önümüzde duruyor. Özellikle köşe yazarlarının konuyu işleyişlerini tek tek ve arka arkaya okuduğumuzda sadece Roboskî’yle değil, medyanın günümüzdeki haliyle de hesaplaşıyoruz. Bu hesaplaşmadan umutlu çıkmadığımız da bir gerçek. Kitap sadece bu bölüm için bile, herkesin kütüphanesinde bir ‘yüzleşme belgesi’ olarak yerini almalı kanımca.
 
"Elmayı çok severdi"
 
Sibel Oral’ın ailelerle konuştuğu birinci bölüme gelince... Çaresizlik fiilinin sıklıkla geçtiği, bütün fiillerin çaresiz kaldığı bir metin bu. Abisinin ölümünden sonra aklını yitiren D.’nin hikayesini okurken, kanı çekiliyor insanın. O ruh haliyle saçlarını kesiyor genç kız, dertli anneye o saçları buruşuk bir poşette saklamak düşüyor. Saçlara kıyıyor, akla kıyıyor yaşanan öfke...
 
Sibel Oral’ın “Ne okumak istiyorsun?” sorusuna, “Eskiden hemşirelik okumak isterdim ama şimdi ‘adalet’ okuyacağım,” diyen bir başka kız, sadece bu olaydaki değil Türkiye’deki hukuksuzluğu yüzümüze çarpıyor. ‘Adalet okumak’... Daha ne denir ki?
 
Evladını toprağa vermiş bir annenin “En çok ne severdi oğlunuz?” sorusuna verdiği cevap ise, siyasetin öfkeli, aldatıcı ve çıkarcı dilinden çok daha gerçek ve acı bir tokat: “Elma, elmayı çok severdi...”
 
Kitap, kurduğu dil ve dengeyle, kapağındaki ‘İnceleme’ tanımından çok daha fazlasını veriyor. Kimi yerlerde sarsıcı bir roman, kimi yerlerde bir medya eleştirisi... Yazarın, ince bir ipin üstünde elinde öznel -nesnel denge çubuğunu tutarak düşmeden yürümeyi başarmasıyla, son yılların en katkı sağlayıcı ‘kitap’larından birini okumuş oluyoruz.
 
Tuhaf bir benzetme olacak belki ama “Toprağın Öptüğü Çocuklar” bir büyüme öyküsü sanki. Hiç büyüyemeyecek çocukların hikayelerini takip eden okurların büyüme öyküsü. Okuduğumuz her bir satır, bizi bir cümle daha büyütüyor. Yüzleşmeden ve hesaplaşmadan büyüyemeyecek bir toplumun sorumluluğunu yüklenen Sibel Oral sayesinde, korunaklı dünyamızdan çıkıp büyümeye başlıyoruz. İşte bu yüzden “Toprağın Öptüğü Çocuklar” herkesin okumasını istediğim bir kitap. Suça ortak olmak istemeyen, o vicdan yükünü sadece yazarın taşımasına izin vermeyecek herkesin... Şimdilik geride bir cümle var: Roboskî hâlâ adalet bekliyor.


Allessandra Lolita Oswaldo'dan "Alo Fatih"e...

Resmi tarihin sayfalarına girmeyen bilgiler hepimizin ilgisini çeker.

Telefonu açtığımızda "Alo" diyoruz. Ezbere söylediğimiz, kaynağını düşünmediğimiz bir kelime. Hatta bir sesleniş.

Bu seslenişin ucundaki isim Allesandra Lolita Oswaldo.

Allessandra Lolita Oswaldo, telefonu icat eden Graham Bell’in sevgilisinin adıydı. Atölyesinde çalışırken her telefon çaldığında, tek bağlantısı onunla olduğu için, arayanı biliyor ve telefonu açınca da adını ve soyadını söylüyordu. Daha sonra bu uzun addan vazgeçip, “Ale Lolos” demeye başladı. İşte onun, telefonu her açtığında söylediği bu söz, daha da kısaltılarak “Alo”ya dönüştü.

Sivil tarih "Alo" ile ilgili olarak böyle bir kayıt düşmüş. Dedikoduysa bilemem. Ama hoş bir hikaye.

Tuhaf olan zavallı Allesandra'nın adının yaşadığı yolculuk. Kim bilir ne telefon konuşmalarının başında söylendi. Hüzünler, sevinçler. Hatta gün geldi, yandaş olmanın tanımında bir sıfata dönüştü. Bugün Türkiye'de kime "Alo Fatih" deseniz, kimin ve kimlerin tanımlandığını bilir.

Tarih Allesandra'nın hikayedeki yerini unutmuş olabilir. Dilerim bizler bu ülkede kimlerin "Alo Fatih"lik yaptığını unutmayız.

14 Mayıs 2015 Perşembe

Pati


içimde bir kedi
patileri kağıt kesiği

Ümit Alan: "Türkiye'de gazetecilik hep masal mı anlatacak?"

Ne yalan söyleyeyim Ümit Alan'ın böyle bir kitap hazırlamakta olduğunu bilmiyordum. Daha da öteye gideyim, kitabı elime aldığımda bile içeriğinden haberim yoktu. Ümit Alan'ın 2009'dan beri BirGün'de yazdığı yazıları derleyip toparladığını yani bir "köşe yazısı kitabı" yaptığını sanıyordum.

Bu cehaletim bana büyük bir sürpriz ve mutluluk olarak döndü.

Çünkü Türkiye'de Gazetecilik Masalı bütün bu beklentilerin üstünde, harika bir kitap.


Yanlış anlaşılmasın; Ümit Alan'ın köşe yazılarına da meftunum. Kalemine, muradını doğrudan anlatma becerisine, mizahına, samimiyetine ve elbette durduğu yere… Yani köşe yazılarını derleyip toparlamış olsaydı da keyifle okurdum. Ama elimizdeki kitap bize çok daha fazlasını vaat ediyor.

Okumaya dün gece -hatta biraz da yorgun bir halde- başladım. Birkaç sayfa okur, genel ruhunu anlar ve uyurum diye düşünüyordum. Olmadı, kitap beni bırakmadı. Nefes nefese okudum. Heyecanı bol bir polisiyenin sayfa çevirtme yeteneğine sahip kitapla sabahladım. Değer.

Ümit Alan üst başlığı "Saray'dan Saray'a" olan bu inceleme kitabında Türkiye'de gazetecilik tarihinin izini sürüyor. Resmi kayıtları sivil tanıklıklarla karşılaştırarak. Bugünü dünle ilişkilendirerek. Dünü bugünün dinamikleriyle anlamaya çalışarak. Bu konuda önceden yazılmış kitaplarla-yazılarla ilişkisini kesmeden ama onların gölgesinde kalmayarak. Bu konuda yeni cümleler kurmanın, günümüzü otopsi masasına yatırmakla mümkün olduğunu bilerek.

Eğri oturup doğru konuşalım. Bölümlendirme ve kitabın okunma temposu konusunda editör Emre Taylan'a da teşekkür etmek lazım belli ki. Böyle kitaplarda yazar-gazetecinin çalışma alanını doğru belirleyen bütün editörlere alkış lazım.

İçerikle ilgili yazılacak çok şey var. O cümleleri gazetecilere bırakayım.

Türkiye'de gazetecilik -gerçek anlamda, hayallerimizdeki gibi bir gazetecilik- mümkün mü? Her dönemde gizli bir gündemi oldu mu gazetecilerin? Kapalı kapıların en çok devrede olduğu meslek grubu mu var karşımızda? İktidar-basın ilişkisi hangi dinamiklerle oluşuyor? Görevi 'göstermek' olan gazeteciler neden 'örter'?

Samimiyet ve dürüstlük çeşmesinden su içmek çok mu zordur gazeteci için?

Hep bir 'masal' olarak mı kalacak bu meslek?

Bundan böyle bana gazeteci olmak istediğini söyleyen ya da mesleğe bir yerinden girmiş ve kendisine bir gelecek belirlemek isteyen bütün gençlere önce bu kitabı okumalarını önereceğim. Hatta kendimi kaptırmışken daha da öteye geçeyim; üniversitede basın-yayın, iletişim, sosyal bilim okuyan herkese önereceğim. Kim tutar beni?

Masalları severim. Yerinde anlatıldığında. Ama basında gerçeklere ihtiyacımız var. O gerçeklerle yüzleşmek isteyen herkese Türkiye'de Gazetecilik Masalı'nı öneriyorum.


13 Mayıs 2015 Çarşamba

İş Cinayetleri Almanağı 2014: "O tekmeyi unutma…"

O tekmeyi unutmayacağız.

Bugün Soma dedik gün boyunca. Unutmayacağız, unutturmayacağız dedik.

Kimimiz o tekmeyi, kimimiz sedye kirlenmesin diye dertlenen işçiyi, kimimiz medyanın ikiyüzlülüğünü, kimimiz siyasetin yıkanmakla çıkmayacak karasını hatırladı, hatırlattı.

Gerçekten bir hafıza oluşturmak istiyorsak süreklilik ve büyük resme bakmak gerekiyor.

İşte bu yüzden, tam da bugün kitapçılara ulaşan İŞ CİNAYETLERİ ALMANAĞI 2014 çok önemli.


Adalet Arayana Destek Grubu, Almanağı bizlere sunarken birkaç cümle paylaşmışlar. Ben de o cümleleri sizlerle paylaşıyorum. 
Türkiye’de 2014’te en az 1886 işçi çalışırken hayatını kaybetti. Her gün 5 ila 8 işçi çalışırken hayatını kaybediyor. Türkiye bir işçi mezarlığına dönerken 1. yıldönümü yaklaşan 301 işçinin hayatını kaybettiği Soma katliamı bile ne yazık ki unutulmaya başladı.
İş cinayetlerinde yakınlarını kaybedenlerin ve yaralanarak kurtulanların oluşturduğu Adalet Arayan İşçi Aileleri, Davutpaşa’dan Ostim ve İvedik patlamalarına, Esenyurt çadır yangınından Kozlu’ya, Van/Bayram Otel’den Milas/Güllük’e, Arka Sıradakiler dizi setinden BEDAŞ’a ve Doğa Hastanesi’nden Soma’ya iş cinayetlerinde en çok canı yananlar, iş cinayetlerini unutturmamak için, “başka canlar yanmasın” diyerek adalet mücadelelerini sabır ve sebatla sürdürüyor.
Birlikte ceza davalarını takip ediyor, her ayın ilk pazar günü Galatasaray Meydanı’nda Vicdan ve Adalet Nöbeti tutuyor, başka iş cinayetleri olmasın diye aslında konunun muhatabı olan hepimizi mücadele etmeye çağırıyorlar. Birçok ülkede olduğu gibi 28 Nisan’ın ülkemizde de İş Cinayetlerinde Hayatını Kaybedenleri Anma ve Yas Günü ilan edilmesi talebiyle başlattıkları imza kampanyasını (www.iscinayetlerinunutma.org) sürdürüyorlar.
Sizlerin de değerli katkılarıyla iş cinayetlerini ülkenin gündemine almanağımızla da taşımak istiyoruz. Duyarlılığınızı ve emeğinizi esiremeyeceğinizi umuyoruz.
Bu almanak herkesin kütüphanesinde, içindekiler herkesin hafızasında olmalı. 
İşte ondan sonra daha güçlü bir şekilde "O tekmeyi unutmayacağız," diyeceğiz.

12 Mayıs 2015 Salı

11 Mayıs 2015 Pazartesi

Yayıncılar şimdiden "kitapçı" hayali kurmalı

Abu Dhabi'deyim.

Kitap Fuarı'nda yapacağım iki konuşma için geldim buraya. Konuşmalardan biri elektronik yayıncılık üstündeydi. Konuşmamın içeriğini daha sonra yazarım. Öncelikle bir diğer konuşmacının, İzlandalı Egill Johansson'un bir görüşünü paylaşmak istedim.

Egill, öncelikle bir yayıncı. Aynı zamanda Reykjavik'te bir kitapçısı da varmış.

Yayıncılık dünyasının yeni dinamikleri içinde "şehir kitapçılarının" öneminin altını çizdi konuşmasında. Market-kitapçılar ve internet üstü satışların, bu kitapçıların önemini artırmaya başladığını söyledi.

Katılıyorum.

Zamanın ruhuyla market-kitapçılar ve internet güçlü görünüyor. Ama "insandan insana" olan ve kültürel bir paylaşım anı yaşatan kitapçılar, kısa süre içinde daha büyük önem taşıyacaklar.

Günümüzde dağıtım tekellerinin ve büyük sermaye gruplarının gölgesinde küçülmeye-kapanmaya mahkum edilen kitapçılar, önümüzdeki yıllarda daha büyük önem kazanacaklar.

Bu konuda daha uzun bir yazı yazmalı.

Şimdilik bir öneriyle bitireyim: Kitap dünyasında büyük aktör olmak isteyen bütün yayıncılar, kendilerine ait bir küçük bir kitapçı dükkanının hayalini kurmaya şimdiden başlamalı.

Benden söylemesi.
10 Mayıs 2015. Abu Dhabi Kitap Fuarı
Egill Johansson ve ben, gelen bir soruyu dinlerken…

6 Mayıs 2015 Çarşamba

Yazarken "soğukkanlı" olabilmek…

Yazıyla olan ilişkim üstünden günlük hayatımı nasıl düzenlediğim sorulduğunda sadece defterlerden ve kalemlerden söz etmem garip gelebilir. Ama oturduğum yerden, yazdığım an’a bakınca, sahne ışıklarının en çok onları aydınlattığını görüyorum. “Sabahları erken kalkar, hafif bir kahvaltının ardından, günlük gazeteleri okur, yürüyüşe çıkar sonrasında da…” diyemem; yok böyle bir şey. Ya da “Gecenin geç zamana kadar yazar, gün ağarırken…” diyemem; bu da tam anlamıyla doğru olmaz. Yazmanın zamanı yok benim için. (Evet, geceleri tercih ederim ama bu değişmez bir kural değildir.)

Kimi zaman sabah erken başlayıp işe gidene kadar, kimi zaman iş dönüşü masaya oturup, yemeği bile unutarak geç vakte kadar… Çalışma masamın başında olmayı severim; yazma anlarında da, benim için “çalışma”nın en keyifli zamanı diyebileceğim okuma anlarında da. Defterlerle çalışırken kahve, bilgisayarın başındayken sigara. (Kahve-sigara konusu, defter-kalem konusundan daha uzun tartışılabilir, belki başka bir yazıda…)

“İlham geldiğinde, gözlem yaparken, çevreyi hissederek,” sözlerine inanmam. Yazma eyleminin romantikleştirilmesi gereksiz gelir bana. Bu sözler bir başladı mı ipin ucu kaçabilir ve “yaşamı duyumsamak, yaşanmışlıkların izdüşümlerinde kaybolmak,” gibi noktalara kadar uzar. Ben kaybolmadan çalışmayı sevenlerdenim. Kabul ediyorum; yazıyla ilişkide mutlaka romantik bir yön var, ama bunu düşünerek yazmakla, yazma anında bunu düşünmeden yaşamak arasında bir fark olmalı. Yazarın yazdıklarıyla arasındaki ilişki soğukkanlı değil midir yoksa? 

Nabokov arabasında çalışırken…


3 Mayıs 2015 Pazar

Gabo: Büyülü Bir Yaşamın Hatıraları

Zamanı evirip çeviren, şimdiki zamanla geçmiş zamanı aynı cümle içinde harmanlayan bir usta.

14 Nisan 2014'te bu dünyadan ayrılıp göğe yükselen Gabriel García Marquez.


1965 yılında, ailesiyle Acapulco yolunda olduğu bir gün, "Macondo" fikrinin kafasında şimşek gibi çakması ve bunun sonunda dünya edebiyatının en önemli eserlerinden "Yüzyıllık Yalnızlık"ın ortaya çıkışı.

Marquez'in hayat hikayesini anlatan grafik-roman "Gabo - Büyülü Bir Yaşamın Hatıraları" geçen ay raflara çıktı. Desen Kitap, kitabı bizlere özenli bir baskıyla ulaştırmış.

Óscar Pantoja'nın yazdığı ve farklı bölümleri üç ayrı çizerin (Miguel Bustos, Felipe Camarago, Tatiana Córdoba) çizdiği "Gabo" merkezine o meşhur Acapulco yolculuğunu almış. Karısı Mercedes ve çocuklarıyla tatile giden Gabo'nun bir aydınlanma yaşadığı, beyaz Opel'ini yol kenarına çekip yıllardır aklında olan düşünceyi nasıl kurgulayacağını düşündüğü yolculuk.

Sonrasında da -tıpkı Marquez'in romanlarında olduğu gibi- zaman içinde gidiş gelişlerle hikayeleri tamamlamaya ve bir bütün hayatı anlatmaya soyunmuş Pantoja ve arkadaşları. Bunu başarıyorlar da. Ama o büyülü an'ı merkeze aldıktan sonra, kimi bölümlerde fazlasıyla didaktik oluyor senaryo.

Kalın hatlı-tonsuz-grafik çizgi tercihi de bu algıyı, yani didaktik bir anlatı algısını güçlendiriyor. Bu çizgi anlayışının günümüzde çok farklı alanlarda kullanıldığını ve sevildiğini biliyorum. Ama "Gabo"da bu çizgiyle hikayenin buluşması iyi olmamış.


Bunun bir nedeni de, üç çizerin de aynı üslup çevresinde dolaşması. Keskin bir farklılığı anlardım ama 'benzerlikte farklılık' beni rahatsız etti. Sanki kitap, Marquez'in ölümünün birinci yılına yetişsin diye hızlandırılmış bir ekip çalışması yapılmış gibi.

Ama bu konudaki muhalefetim, kitabı okumanıza engel olmasın. Müthiş bir hayat hikayesi Gabo'nunki. Tanışmayanları davet eden, tanışanları kitaplarını yeniden okumaya çağıran.